Hüzünlü Adalar

Adalar’da gezinmek o evlere bakıp o yaşamları hatırlama imkanı veriyor bizlere. Evet doğası güzel, araba gürültüsü yok, havası temiz, denizi hoş. Ama kim ne derse desin bence Adalar’a olan tutkumuz onun o eski zamanları temsil etme gücünden kaynaklanıyor.

Yazın ada vapurları tıklım tıkış olur. Hele ki hafta sonları... İstanbul’un her kesimden insanını kendine çeken en gözde sayfiye yeri burası. Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada… bu dört adanın ortak bir ismi de var: Prens Adaları. Ama İstanbullular değil turistler kullanır bu ismi. Bizler için burası Adalar’dır. Denizin de ormanın da, güzel evlerin de olduğu bir yer. Tabiatının bir çekiciliği var, kabul ediyorum; yazın buraya çoğunluk genç insanlar belki de denize girmek, ağaçların gölgesinde vakit geçirmek için geliyor. Ama Adalar’ın bu kadar sevilmesinde kültürel bir sebep var bence. O da hüzne ve nostaljiye olan meylimiz. Adalar işte tam da bunun yeri, geçmiş ve gelmeyecek zamanları hatırlamanın ve onlar için üzülmenin…

Adalar Bizans’tan beri yerleşim yeri. Keşişler, balıkçılar yaşamış buralarda. Kentin bir parçası olması için Boğaziçi’nin uzak köylerinde olduğu gibi düzenli vapur seferlerinin başlaması gerekiyor. Bundan sonra Adalar’da İstanbul’un varlıklı aileleri yazlarını geçirecekleri evler yaptırmaya başlıyor ve nüfus zamanla artıyor. Dört ada içinde tabii ki en çok nüfusu çeken gerçekten de diğerlerinden çok daha geniş bir alanı olan Baüyükada. Aslında şehre en yakın olan Kınalı ise içlerinde en son popüler olanı. 19. Yüzyılda Adalar’da epeyce hareketli bir sosyal hayat kendini gösteriyor.

Bu hareketlilik, 20. Yüzyılın ilk yarısında da Osmanlı İstanbulu’nun tüm renklerini ve alışkanlıklarını yansıtan bir çeşitlilikte sürüyor. Ama gayrimüslimlerin Türkiye’den ve dolayısıyla adalardan uzaklaştırılmasıyla bu renklilik solmaya başlıyor. Çünkü adalarda oturanlar da buradaki mimari dokudan gündelik yaşam kültürüne hemen her şeyi şekillendiren de onlar. İstanbul’un Müslüman seçkinleri, iyi eğitimli insanları, hali vakti yerinde tüccarları, bürokratları, üniversite hocaları da bu kültürün çekimine kapılıp burada kendine bir yer buluyor. Çamlık turlarının, deniz banyolarının, verandalarda ya da sahilde kurulan sofraların şenlendirdiği yaşamın bir parçası oluyor herkes; en güzel zamanlarında Adalar’da hakikaten hep birlikte yaşanıyor.

Bu yaşam hala biraz devam ediyor aslında. O büyük konaklardan birçoğu ayakta. Kimi metruk binalar ise bize, bu kenti bırakıp gidenlerini, eskinin güngörmüş insanlarını hatırlatarak içimizdeki hüznü ayakta tutma görevini yerine getiriyor. Özellikle Büyükada’nın o çok büyük ve hala bakımlı konaklarında bugün kimler yaşıyor bilmiyorum doğrusu. Çünkü zaman, özellikle 1980’lerden sonra çok değişti. Sayfiye kavramı yerini yazlığa, İstanbul’a yakın yerler yerini uçakla ya da güzel arabalarla hemen gidiliveren Ege kasabalarına bıraktı. Şehrin ve ülkenin varlıklı insanları Ege sahillerinde villalar yazlıklar edinirken Adalar biraz unutuldu. İşte bugün adaların bize bu kadar güzel görünmesinin sebebi de o unutulmuşluk.

Adalar hakkında yazılan çok sayıda anı kitabını bulabildikçe okuyorum. ‘Eski İstanbul’un ruhunu en iyi yaşatan 1950’ler ve 60’larda azınlıklar hala ada hayatında yer alıyorlar. Ama 1970’ler ve 80’lerle birlikte onların yavaş yavaş çekilmeye başladıklarını anlıyoruz. O yıllarda Adalar’da, üst orta sınıf müslüman aileler çoğalıyor. Sandallarla balığa, yüzmeye gidilen, yaz aylarının hep birlikte kalabalıklar içinde geçirildiği, adaların doğasından yararlanılan özellikle o zamanın çocukları için unutulmaz hatırlar bırakan yıllar yaşanıyor. Artık o yıllarda azınlıklar, eski anıların hatırası için her yaz başka ülkelerden çıkıp gelen eski komşulara dönüşüyor.

Eski evlerin yıkılıp yerlerine betonarme apartmanların yapılmaya başlandığı yıllar da bu yıllar. Adalar’da 1940’lardan itibaren yapılmış çok sayıda betonarme yapı var. Belki de ekseriyeti bunlar oluşturuyordur. Ama yine de genel dokuyu bozmayan, hatta ona değer katan yapılar var çok sayıda. Yüksek yapı yok. Pek çok eski apartman belli ki konakların geniş bahçelerinin içine yerleştirilmiş. Büyük pencereleri, balkonları ile çok özenli ‘kalfa’ ve mimarların elinden çıktıkları belli oluyor. Bu betonarme yapılaşma da 90’larda durduruluyor. Adalarda uzun zamandır yeni bir yapı inşa edilmiyor, buna izin verilmiyor. Betonarme, kagir ve ahşap mimarinin güzel örneklerinin oluşturduğu bir mimari dokusu var bugün orada.

EDEBİYATÇILARIN SEVGİLİSİ

Hep Büyükada’da geçen romanlar yazan arkadaşım Oylum Yılmaz anlatmıştı: Biz çok hızlı değişen bir toplumun, hızla değişen kentlerinde büyüdük. O yok edici değişimin en az görüldüğü, nasılsa aynı kalabilmiş bir bölge Adalar. İşte bu nedenle Adalar’ı seviyor ve ondan vazgeçemiyoruz diye… Oylum Yılmaz’ın kitaplarında derinden derine işleyen hüzün de bu adalı kimliğinin bir parçası. Yazının başında da söylediğim gibi, Adalar’ı seven hemen herkesin içinde işleyen duygunun bu olduğuna inanıyorum. Hani ‘bize en çok yakışan’, toplumsal kimliğimizin önemli bir parçası olan bir duygu bu…

Adalarla ilgili çok kitap var, edebiyatımızda ve anılarda epey yer edinmiş burası. Tek başına Sait Faik bile yeter… Geçen yıl çıkan bir ‘ada öyküleri antolojisini’ hazırlayan Adil İzci bana da iletmişti. ‘O Ada Senin Bu Ada Benim’ (Oğlak Yayınları) adını taşıyan kitapta, öyküler ve anı tadında metinler var. Selim İleri gibi tanınmış isimler de yer alıyor ama Adil İzci az bilinen yazarların metinlerini seçmeyi tercih etmiş. Mesela ben Bercuhi Berberyan’ın bir metnini ilk kez okudum. Hayata, sandalına, balıkçılığa ve adasına tutkun Garbis Baba’nın hikayesi kitaptaki belki en neşeli metin. Ama o bile Garbis Baba’nın ölümüyle bitiyor… Kitabın tamamına hakim olan hep o hüzün. Yurdundan ayrı düşen Rumların, sevgilisine kavuşamayan evde kalmış kızların, yıkılıp yok olmuş konakların, artık olmayan plajların olduğu öyküler. En güzel anlar, yani o kalabalık yemekler, kaygısız çocuklar, neşeli komşular ve güzel komşuluklar bile hüzünlü. Çünkü artık hiçbiri yok. Belki Selim İleri’nin anlattığı Madam Jüliyet’in konağı ya da Selçuk Erez’in içini çok güzel tarif ettiği Agnidisler’in evi hala ayaktadır. Ama içlerindeki insanlar, aileler ve yaşantılar artık yok.

İşte Adalar’da gezinmek o evlere bakıp o yaşamları hatırlama imkanı veriyor bizlere. Evet doğası güzel, araba gürültüsü yok, havası temiz, denizi hoş… Güzel kafeleri, lokantaları var ve vapura binmek de en güzel seyahat yolu. Ama kim ne derse desin bence Adalar’a olan tutkumuz onun o eski zamanları temsil etme gücünden kaynaklanıyor.


Cem Erciyes: Gazeteci, yayıncı. 1971 doğumlu Cem Erciyes, İzmir Bornova Anadolu Lisesi’ni ve Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans yaptı. Gazeteciliğe 1992’de Dünya Gazetesi’nde başladı. Dünya Kitap dergisi ve kültür sanat sayfalarında çalıştı. 1997 yılında Radikal’e geçti. Kültür Sanat Editörü ve Radikal Kitap Eki Yayın Koordinatörü, Ek Yayınlar Yönetmeni gibi görevler üstlendi… 2016 yılında Doğan Kitap’ın yayın direktörlüğünü üstlendi. Halen bu işi yapıyor. Çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayımlandı. TRT’de, Açık Radyo’da kültür sanat ve tarih programları hazırladı, sundu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Cem Erciyes Arşivi