İtaat kültürü 12: Ortak suç üzerinden bağlanmak

İtaat kültüründen gelen, birey olamamış ve vicdan oluşturamamış insanlardan oluşan kitleleri galeyana getirmek liderler açısından kolaydır.

Bazen liderin iradesini temsil eden yerel liderler de bu kitleleri harekete geçirebiliyor. Madımak Katliamına baktığımızda binlerce insan bu olaya katıldı; binlerce olmaları oradakileri anonimleştirdi. Grubun işlediği suça katılanlar bireysel olarak kendilerini masum ve sadece birer seyirci olarak tanımlayarak suçu grubun üzerine attılar.

Grubu oluşturanlar belli olmasına rağmen ‘grup’ demek onlar için belirgin olmayan, bu anlamda da belirsizlik demekti. Bu durumda kendilerini suçsuz sayabiliyorlardı. Grup halinde hareket edildiğinden dolayı katılanlar, olanlara dair bireysel bir suçluluk bilinci oluşturmadılar; üstelik bunu şiddetle reddettiler. Grup olmaları onlara, tek başlarına yapmaya cesaret edemeyecekleri şeyleri yapmaya da izin verdi.

Kısacası Madımak Oteli’nin önünde toplananlar hukuksal anlamda da suçlular. Hiçbir şey yapmayanlar, asgari vatandaşlık görevlerini yapmama, itfaiye ve polisi engelleme gibi suçları işlediler. Herkes suçlu. Bazıları az, bazıları çok...

Her ne kadar suç reddedilse, inkar edilse de katılımcılar suçlu olduklarını biliyorlar. Otelden çıkarılan cesetler, hastanelere taşınan mağdurlar var... Bu ortak suç üzerinden oluşan ortak sırdan dolayı, birbirleriyle illegalite üzerinden başka bir bağlanma şekli oluşturdular. Bugüne kadar kimse suçu üstlenmedi, kimse de gidip şahitlik yapmadı. Binlerce insan masumiyet olimpiyatlarına katılmışçasına “Ben suçsuzum!”u dillendirdi. Suçu da ölenlerin üzerine atarak bütünüyle masumlaştılar.

Bu ortak suç üzerinden bağlanmanın uzun dönemli bir etkisinin olduğuna, katillerden biri Erdoğan tarafından bağışlanıp Sivas’a döndüğünde tanık olduk. Katil artık Pamuk Dede idi ve Sivaslılar sevgili katil Pamuk Dedelerini karşılama töreni yaptılar. Bu katil Pamuk Dede’nin kolektif suçun cezasını sembolik olarak çektiğini Sivaslılar biliyordu. Temsili olarak Sivaslıların işlediği suçun cezasını çekerek tüm Sivaslıları bu suçtan arındırdığı için bu katile şükran borçlulardı. Ve bu borcu karşılama töreniyle, onu bağırlarına basarak ödediler...

Günümüzde Erdoğan “seçimle gider mi” sorusunda da benzer bir kaygı var: Bu kadar suça bulaşanlar, suç üzerinden organize olanlar seçimle gidebilirler mi? Birçok insanın kaygısı bu kadar suça bulaşmışların, suç üzerinden yakınlaşanların gitme ihtimallerinin de ortadan kalkmış olabileceği gerçeği...

Kolektif suç Sivaslılara özgü değil. Maraş, Çorum, gene Sivas... 5/7 Eylül, Kürt coğrafyasının kana bulanması, Ermeniler... Bizim kültürümüz bir anlatım kültürü. Konuşmayı, anlatmayı seviyoruz. Anlatılanlar kaybolup gidiyor. Yazılı bir kültürden gelmiyoruz. Günlük tutma geleneğimiz yok. Bu kolektif suçlar yaşanan olayları zamanla revize ediyor, restore ediyor ve başka kurgularla, öznel anımsamalarla güzelleştirilmeye çalışılıyor. Sivaslılar masum, ölenler suçlu oluyor ve masum bir Pamuk Dede kalıyor geriye. Biraz bilincimizi zorlamasak, mantıksal bağlantılar kurmasak ve bilinç ötemize yolculuklar yapmasak, geriye zalimlerin kahramanlık öyküsü kalıyor...

Binlerce insanın öldürüldüğü sağ-sol çatışması, kara ve kanlı bir “vatanın savunulması” anlatısına dönüştürülmedi mi? Katillerle aynı kentte yaşamıyor, bazen aynı bakkaldan alışveriş yapmıyor muyuz?

Despotluğun tarihi

İtaat insanlık tarihinde yeni bir olgu değil. Psikanalist Eberhard Th. Haas, M.Ö. 1243-1207 yılları arasında yaşamış olan Asur kralı I. Tukulti-Ninurta’nın kabartma resminden yola çıkarak, onun insanlık tarihinde bilinen ilk despot olduğunu yazar (Das Verstummen der Götter und die europaeischen Denkens, 2020). Despotluğun bilinen ilk belgesi, günümüze bu coğrafyadan kalmıştır...

Bu resimde kral iki şekildedir: Ayakta, dik duran adam, yani halkına karşı otoriter, despot ve boyun eğdiren; ama aynı zamanda tanrının önünde diz çöken bir kral. Bu topraklarda birilerine, kendi halkına zulüm edenlerin aynı zamanda başka birilerinin önünde diz çökmesinin bir geleneği var. Tanrıya itaat edenler kendilerini tanrının yeryüzündeki temsilcileri saymışlar bazen. Hiç kimseye itaat etmeyen despotlar da var tarihte. İtaat etmeyen despotlar, krallar, firavunlar kendilerini tanrı ilan ederek ‘Hiç kimseye eyvallahım yok!’ demişler, sonra ise tanrılıkları ve despotlukları kendilerinin ölümüyle bitmiştir.

Babasını namaz kılarken izleyen bir çocuk ne düşünür acaba? Diz çöken, boyun eğen bir baba... En kahraman, en güçlü, ben her koşulda koruyacak adam sandığı babasını boyun eğen, Tanrı karşısında korkan, boyun büken, diz çöken ve ürkek olarak tecrübe ettiğinde ne düşünür bir çocuk? Tanrı önünde diz çökmenin tarihi de çok öncelere gider. Ve birçok çocuk itaat eden bir babayla özdeşleşerek ve böylece itaat eden babayı ve itaati içselleştirerek itaatle tanışır. Artık itaat ibadet eden babada karşılaştığımız bir şey değil, içimizdedir.

Eberhard Th. Haas, bir dönem sonra otoritenin (Tanrı’nın) görünmez ama etkisinin güçlü olduğunu yazar. Bebeğin de yaşadığı bir deneyimdir bu: Annenin yokluğuna katlanabilmek. O an yanımızda olmayan, görünmeyen bir varlığın gücüne inanmak. O an bebeğin yanında olmayan anne bebeğe döner. Bu yoklukta varmışçasına yaşama deneyimi, daha sonra Tanrı’yla kulun ilişkisine aktarılır. Reel olmayan ama varlığının etkisinin olduğuna inandığımız bir Tanrı... Çocuk da anne yanında değilken, onun nerede olduğunu fantezilerken düşünmeye başlar. İşte bu fonksiyonu daha sonra Tanrı’yla da ilişkilenirken yaşarız. Günümüzde de otorite ve itaat ilişkisi her zaman belirgin ve açık değildir.

Önceki ve Sonraki Yazılar