Mecburi istikamet: Kürtlerle birlikte demokrasiyi inşa etmek-1

Kürtlerin kimlikleri, dilleri ve kültürleri yok sayıldı. Bölünme korkusuyla üzerlerindeki baskı sürekli kılındı. Bugün gelinen noktayı anlayabilmek için imparatorlukta özerk yapılanmalar halinde yaşayan Kürtlerin tarihsel serüvenine bakmak gerekir.

Ah ne kadar yorgunum bu korkak, / yaşlı,/ yabani vatanımdan

Salvotare Espriu i Castello - Katalan şair

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da ruh hali Katalan şairinki gibi. “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmalarına imkan vermiyor.” diyor ve ekliyor Tanpınar: “Yedin beni Türkiye”. Devletin mağdur ettiği kesimlerle birlikte aklı ve vicdanı olan farkındalık sahibi her yurttaş bu yorgunluk içinde.

İnsan hakları alanında fikir-hukuk üretememiş, ilk anayasasını kendine bağlı prensliklerden sonra yapabilmiş, siyasi, sosyal, tarihi sorunları güvenlik boyutuyla ele alarak çözülemez hale getirmiş, müzakere-uzlaşma kültürü gelişmemiş, sivil toplumu güdük kalmış kozmopolit bir imparatorluk bakiyesi üzerinde kurgulanan tek etnik kimliğe ve inanca sahip toplum tasavvurunun varacağı nokta belliydi... Modernleştirici gücün yarattığı cumhuriyet rejimi, katı merkeziyetçilik ve milliyetçilik sütunları üzerinde yükselecekti.

Cumhuriyet halkın iradesini seçim sandığına yansıttığı bir rejim getirdi. Ancak halkın egemenliği çoğu zaman her kesimiyle temsili olarak dahi adaletli bir şekilde parlamentoya yansımadı. Üstelik gerçek bir cumhuriyetin temeli olan eşit yurttaşlık ilkesi bir türlü gerçekleşmedi.

Devleti temsil eden askerlerin egemen olduğu bürokrasi, koşulların sonucu bir ulus yaratmak zorunluluğu ile karşı karşıya kalmıştı. Siyaset, kozmopolit, çoklu bir imparatorluk bakiyesi üzerinde dayatmacı, tekçi, ötekileştirici, bir paradigmaya dayalı olarak şekillendi.

Oysa ki tek etnik kimlik, tek din, tek mezhep, tek dil ve tek kültür anlayışının demokrasiyle ilgisinin olmamasının ötesinde, ötekileştirici ve yabancılaştırıcı etkisi nedeniyle toplumsal ve siyasi barışı sağlama imkanı da yoktu.

Türkiye bağlamında ilginç olan, kurgulanan sistemin bir çoğunluk baskısından ziyade, çoğunluğa yapılan bir baskıya dayanıyor oluşuydu. Böylesi bir kurulu düzenin işlemesi de, sürekli canlı tutulan korkularla garanti altına alınmak istendi. Toplumun önemli bir kısmı modernlik ve laiklik üzerinden “şeriat gelecek” korkusuyla, bir bölümü birliğin sağlanması bağlamında “bölüneceğiz” korkusu yaratılarak baskı altına alındı.

Rejim, siyasi birliğin sağlanması bakımından tehlike olarak gördüğü Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi kesimleri şiddet politikalarıyla bastırırken, Alevilerin hayat damarlarını keserek asimile etmeye, muhafazakar Müslüman kesimi de Diyanet İslamı içinde eritmeye çalıştı.

Böylece etnik kimlik, din ve mezhep çeşitliliğine sahip imparatorluktan cumhuriyete geçişte her farklı kesim bir potada eritilmeye çalışılırken, teklik kavramı içine girmeyen kesimler kriminalize edilip hedef gösterilerek sürekli bir korku ve endişe iklimi yaratıldı.

Türkiye toplumunun siyasetteki temsilcileri, bugüne değin, bu kadim zihniyetin dışına çıkabilmiş değil.Cumhur İttifakı da sivil siyaset kültürünün askerden farklı olmadığını, demokrasi-hukuk bilinç ve kültüründen nasibini almadığını, merkeziyetçilik, milliyetçilik, tekçilik ve hukuksuzlukta zirve yaptığını gösterdi.

İmparatorluktan bu yana cumhuriyet dahil devlet, Kürt meselesinde böl ve yönet politikaları uyguladı. Devlet, asimile edebildiklerini kendi safına çekti, direnenleri inkar, tenkil, tehcir ve imha etti. Kürtlere vaat edilen haklarının tanınacağına ilişkin söz yerine getirilmedi. Kimlikleri, dilleri ve kültürleri yok sayıldı. Bölünme korkusuyla üzerlerindeki baskı sürekli kılındı.

Bugün gelinen noktayı anlayabilmek için imparatorlukta yüz yıllarca özerk yapılanmalar halinde yaşayan Kürtlerin tarihsel serüvenine bakmak gerekir.

16-17. YÜZYIL

Ortadoğu ilginç bir coğrafyadır. Bugünü anlamanın yolu çoğunlukla yüz yıllar öncesini doğru şekilde kavramaktan geçer. Kürdistan coğrafyası için de uzanılması gereken tarih, Safevi-Osmanlı mücadelesinin başladığı dönemlere denk gelir. Bir şeyh hanedanı olan Safevilerin soyundan gelen Şah İsmail 16. yüzyılın başlarında Azerbaycan’dan sonra Kürdistan’ı da ele geçirmek ister. İsmail’in Kürt politikası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın politikası ile aynıdır: Kürt reislerini ortadan kaldırıp, kendi adamlarını vali yapmak. Bu politikaya direnen Kürt reislerinin ayaklanmaları kanlı şekilde bastırılır, Kürt reisleri hapse atılır.

Şah İsmail’in on iki imam Şiiliğini devlet dini ilan ettiği dönemde Kürtlerin çoğu Sünni Müslüman’dır. Kürt önderleri kendilerini bu durumdan kurtaracak tek gücün Sünni Osmanlı İmparatorluğu olduğunu kavramışlardır. Bu sebepten, Yavuz Sultan Selim’in Safevilere karşı sefere başlamasından önce başta İdris-i Bitlisi olmak üzere 20 kadar Kürt miri sultana bağlılıklarını bildirir. Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi’yi hizmetine alır, Bitlisi de Kürt mirlerini ikna eder. Bunun üzerine Şah İsmail askerlerini Kürdistan’a gönderir. Kürt mirleri Osmanlılardan aldıkları destekle Kızılbaş ordularına karşı koyarlar. (Safevi ordusundaki askerler, başlarını Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın icadı olan ve 12 imam inancını hatırlatan 12 kıvrımlı- kızıl renkli kumaş ile sardıklarından dolayı “kızılbaş” olarak adlandırılır.)

Bu dönemde Kürdistan’da Kürt önderleri arasındaki rekabetten doğan çatışmalar ile Osmanlı-Safevi çatışmaları birbirlerine karışır. Ancak sonuçta Kürt aşiret askerleriyle Osmanlı’nın düzenli birlikleri Kızılbaş ordularına karşı zafer elde edeceklerdir. Artık Kürdistan’ın büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu’nun olmuştur. İmparatorluğa katılan topraklar üç yeni eyalete ayrılır: Diyarbakır (Kuzey Kürdistan’ın Van Gölü’nün batısındaki büyük bölümü), Rakka (Urfa, Suriye’nin Rakka vilayeti) ve Musul (Kuzey Irak’ın bir bölümü).

İşte 1515’te Kürdistan’a getirilen bu yeni yönetim düzeni küçük değişiklikler dışında 400 yıla yakın bir süre devam eder. Bu sürekliliğin sağlanmasında ilk idari örgütlenmeyi Diyarbakır’da gerçekleştiren İdris-i Bitlisi’nin payı büyüktür. Zaten Yavuz Sultan Selim bunun için Bitlisi’ye tam yetki tanımıştır.

Bitlisi, Kürdistan’ın eski yönetici ailelerinden olan mirleri önemli mevkilere getirir ve onların siyasi durumunu güçlendirir. Yüzyıllarca zaten kralmışçasına iktidar sürmüş olan bu kişiler kadim bir aristokrat sınıf olarak devletçe de desteklenir. Böylece, yeni idari örgütlenme sırasında ulaşılması güç olan yöreler tamamen özerk bırakılır.

Getirilen bu yeni örgütlenmede mezkur bölgelerde kimin asıl yönetici olacağına yerel ölçekte karar veriliyor, diğer yönetici mevkileri ise miras yoluyla geçiyordu. Merkezi yönetim ise yöneticileri tanıdığına ilişkin bir belge gönderiyordu. Kürt hükümeti denilen bu özerk yönetimler vergi ve asker vermek zorunda değillerdi. Ayrıca bu yönetimlerin toprakları da (Cezire, Eğil, Genç, Palu, Hazo) tımar veya zeamet haline getirilemiyordu.

Eyaletin özerk yönetimler durumunda kalan bölgeleri ise 20 sancağa bölünmüştü. Bu sancakların bazılarına merkezden sancakbeyleri atanıyor, Ekrad Beyliği (Kürt Sancağı) adı verilen bazıları ise (Bitlis, Kulp, Çermik, Çapakçur, Pertek, Atak, Sağman) Kürt ailelerinin yönetimine bırakılıyordu. Bu sancakların yükümlülükleri diğer sancak beylerinkinden farklı değildi.

Teoride merkez, beylerbeyi vasıtasıyla yönetime müdahale ediyor, her görevli beylerbeyi tarafından atanıyordu. Ancak fiiliyatta beylerbeyi bu görevlileri yönetici ailelerin üyelerinden seçiyordu. Kısacası devlet, aile içi çatışmalar çıktığında kendi çözümünü dayatma olanağına sahip olmasına rağmen yönetici ailenin dışında bir atama yapması fiilen olanaksızdı.

Mesela 1655’te Bitlis Miri Abdal Han’ın ayaklanması olayında Vali ayaklanmayı bastırarak Abdal Han’ın mal varlığına el koymuş, ancak halkın isteğine uyarak onun yerine oğlu Ziyeddin’i görevlendirmişti. Merkezi otoritenin güçlü olduğu dönemlerde Kürt sancakbeyleri askeri ve mali yükümlülüklerinin gereğini yapıyorlar, merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde ise yükümlülüklerini de pek yerine getirmiyorlardı.

Kürt emirlikleri için Osmanlı Devleti yön gösteren önemli bir merkezdi ve devletin bazı kurumlarının bu emirliklere aktarılması onları devlet benzeri yapılar haline getirmişti. Örneğin Bitlis Emirliği bir aşiretler konfederasyonuydu. Bu emirliğin imparatorluğa entegrasyonu ancak kısmen gerçekleşmişti. Bitlis miri gelirin büyük bir kısmını alıkoyuyor, kendisi için daha çok asker bulunduruyor ve yargı alanında bağımsız davranıyordu.

Sonuç olarak bu dönem boyunca Osmanlı’nın Kürt politikası Kürt emirleri aracılığıyla dolaylı yoldan yönetim olmuştu. Sınırlarda konuşlandırılmış bu emirlikler kendilerine bağlı aşiretlerin çatışmalarından (özellikle kan davalarından) da yararlanarak denetim sağlamış ve bu denetimi de aşiret konfederasyonu içindeki aşiretleri birbirlerine karşı kışkırtarak tahkim etmişlerdi.

Devletin mirleri tanıması onları güçlü kılıyordu ama merkezin egemenliği bu emirlikler üzerinde belirgin değildi. İmparatorluk emirlerin bağlılığını, onların ayrıcalığını tanıyarak satın almış oluyordu. İki tarafın da memnun olduğu bu dengenin kaybedeni ise bölge köylüsüydü. Merkezi denetimin zayıfladığı dönemlerde Kürt bölgelerinde köylülüğe yönelik sömürü şiddetleniyordu. Bunun sonucunda da köylüden çifte vergi alınması gibi uygulamalarla karşılaşılıyordu.

Devam edeceğim...


Ümit Kardaş kimdir?

1971'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1975 yılında askeri hakim, 1985 yılında hukuk doktoru oldu. Çeşitli yerlerde savcılık, hakimlik ve adli müşavirlik yaptı. 1995 yılında emekli olup, serbest avukatlığa başladı. Çeşitli dergi, gazete ve kitaplarda yazıları yayınlandı. Halen internet gazeteleri Artı Gerçek ve Son Medya’da yazmaya devam ediyor. Bülent Tanör eser yarışmasında birincilik ödülü alan "Türkiye'nin Demokratikleşmesinde Öncelikler" isimli çalışması 2004 yılında yayınlandı. "Hukuk Devlete Sızabilir mi?", "Ötekiler İçin Sivil İtaatsizlik Rehberi", "Demokrasi ve Hukuk Krizi, "Zulüm Özür Uzlaşı", Kardaş’ın yayınlanmış kitaplarından bazıları.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ümit Kardaş Arşivi