mesele ne zekâ ne de başarı


en genci 99 doğumlu. sıra 98’lilere geldi çünkü. üniversitede okurken cezaeviyle tanışanlar ülkesi türkiye’de, biraz meraklı, biraz felsefeye, siyasete ilgisi olan, azıcık gözüpek gençleri her iktidar biçmiştir ama bu konuda öne çıkan dönemler de var tabii. şu an tutuklu öğrenci sayısı 70 bin. 12 eylül 1980’den 1990’a kadar olan sürede tutuklananların sayısının 52 bin olduğu düşünülünce ohal’in "performansı"nın dikkate değer olduğunu siz de takdir edeceksiniz. ama boğaziçi hadisesi, basit bir siyasal baskı meselesinin ötesinde gibi görünüyor.

tutuklanan, gözaltına alınan, ciddi işkence gören boğaziçili öğrencileri tanımaya çalıştığımızda "başarılı ve zeki" ve "haksızlığa uğrayan masum gençler" kalıplarına sığdırılmayacak kadar ilginç insanlar olduklarını görüyoruz. bir prototip de tabii ki söz konusu değil. aralarında solcu çocuğu olan da var, muhafazakâr ailelerden gelen de, kendisi solcu, vegan, feminist olan da çok ama kendini siyasi olarak müslüman olarak tanımlayanlar da var ki başta, bu kadar sert muamele görmelerinin sebeplerinden birinin bu olduğu düşünüldü. sen tut hem müslüman ol hem de hükümetin islam adına da yürüttüğü politikalara karşı çık. ama iş bununla da sınırlı değil belli ki.  

istanbul’da, kapitülasyonlardan sonra kurulmuş yabancı liseler cumhuriyet döneminde de türkiye’nin zengin ailelerinin çocuklarına hizmet verdi, bir yandan da o ülkelerin kültürünü tanıyan, benimseyen insanlar yetiştirdi. (gülen cemaatini okulları ihtimal ki bunlardan ilham almıştır.) batılı oldukları için modern ve medeni sayılan bu okulların ciddi bir kısmı karma eğitim bile vermiyordu. bunlardan biri de 1863 yılında, erkek öğrencilere eğitim vermek için kurulan (sonra kızlar için de başka bir okul açılacaktı) robert kolej’di ve bünyesinde bir de üniversite oluşturuldu; okul 1971’de türkiye hükümetine devredildi ve boğaziçi üniversitesi, istanbul’un en güzel boğaz manzarasını gören, en şık kampüsünde kuruldu.

burada eğitim almak artık sadece ayrıcalıklıların harcı değildi ama bir ayrıcalık olmaya devam ediyordu.

zaman geçtikçe orta halli ailelerin, hatta burslar sayesinde yoksul ailelerin lisede başarılı çocukları da boğaziçili oldu, derken anadolu’dan bile gelenler oldu ki malum, istanbul dükalığı bunu kolay kolay kabul etmez.

ama tutuklu boğaziçililer meselesini, "bizim başarılı çocuklar"a yönelik bir hasetle açıklamak, bu insanların çoğunun kimsenin kimseye haset etmediği bir dünya hayal ettiği düşünüldüğünde, büyük haksızlık.

boğaziçi’nde neler oldu, bir kere daha hatırlayalım.

berat erdoğan’a yakınlığıyla bilinen boğaziçi islam araştırmaları kulübü’nün, afrin’le ilgili lokum dağıtmasıyla başladı olaylar. sonradan, "şehitlerimiz için dağıtılan lokum" olarak aktarıldı bu oysa malum, ölmüşler için helva kaynatılır. lokumsa, kutlama için dağıtılır. peki, afrin’le ilgili başka bir lokum dağıtma hadisesi duyduk mu? hayır. 2015’de, fatih camii’nde, suriye’de alevilere yönelik katliamı kutlamak için lokum dağıtılması dışında başka böyle bir olay duyduk mu? ben hatırlamıyorum. öyleyse neden boğaziçi diye sormak hem hakkımız hem görevimiz.

bi soruyu aklımızda tutarak devam edelim. tsk’nın afrin operasyonunu protesto etmek için eylemler yapıldı, eylemciler tutuklandı. boğaziçi’nde "işgalin, katliamın lokumu olmaz" pankartı açan öğrenciler kadar sert muamele gören olmadı. sadece emniyet’te değil, cezaevinde de işkence gördükleri ve daha ilginci, okulun kuzey kampüsünün hemen karşısındaki bir otoparkın işkence için kullanıldığı anlatılıyor. orada dayak yiyenlerden biri kendisini ölecek gibi hissettiğini aktarıyor! başka öğrencilerin de görebileceği, bilebileceği şekilde eziyetin amacı "ibret"ten başka ne olabilir? ayrıca sivil polislerin muhalif öğrencileri okulda takip ettiği, "lokum" olayıyla ilgisi olmayanlara gbt yaptığı yani sürekli bir taciz hali olduğu anlatılıyor. boğaziçi’nin muhalifleri, adaletsizliğe, haksızlığa tepki gösterme ihtimali bulunan öğrencileri neden korkutulmaya çalışılıyor?

bunu, öncelikle boğaziçi’ni eski boğaziçi olmaktan çıkartmaya yönelik uygulamalarla birlikte düşünmek gerekiyor bence. boğaziçi’nin fonlarının, maddi kaynaklarının kısıtlanarak eski itibarını kaybetmesini sağlama çabası, türkiye’de sermayenin el değiştirmesinden ve iktidarın yandaşı olmayan nitelikli kadroların tasfiyesinden bağımsız düşünülemez bence. 

diğer yandan, boğaziçi gibi manzarası ve konumuyla müteahhitlerin ağzını sulandıracak bir alanın eğitime terk edilmesi, mevcut yönetim ve ekonomi konseptine çok ters.  böyle cazip olup bir türlü yıkılamayan tek bir yer geliyor aklıma: direniş geleneği herkesin malumu olan küçük armutlu.

bir başka önemli ayrıntı var. boğaziçi operasyonundan hemen sonra, dudullu organize sanayi bölgesinde büyük bir arazinin teknopark yapılmak üzere boğaziçi üniversitesi’ne tahsis edildiğiyle ilgili karar resmi gazete’de yayınlanıyor. bu karar bakanlar kurulundan şubat ayında geçiyor, yani boğaziçililere yönelik baskının yükseldiği dönemde. imar affını falan da göz önüne aldığımızda, muhalif öğrencileri boğaziçi’nden uzaklaştıracak bu baskı sakın okul arazisine yönelik herhangi bir girişime karşı duracak herkesi uzaklaştırmaya yönelik olmasın!

üç ayaklı köpek kahve’nin insanı deniz’in, mezun olmak üzereyken gözaltına alınan sevde’nin, bir gün opera okumayı hayal eden berke’nin, akademik ve edebi kürtçeye hakim kübra’nın, şostokoviç hayranı noyan’ın ve diğerlerinin haklarını savunmak için gözümüzün boğaziçi’nin üstünde olması gerekiyor ama şunu da unutmamalı bence; mesele sadece onların haklarının ihlal edilmesi değil sahip çıkacakları şeylere göz konulması da olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar