Neden ya da niçin şiir okumalıyız - 3

Hem şair hem de şiir için sırtlandığı kayayı tepeye çıkarmaya çalışanlardan biri olan Şeref Bilsel’e yönelttik “Neden ya da niçin şiir okumalıyız” sorusunu.

Bazen gerçeğin pekiştirilmesi için tekrar gerekli olabiliyor. Şunun gibi: Şiir okunduğunda varlık kazanan ve tamamlanan bir dil etkinliğidir. Öte yandan şiirin, okurunu da okumaya açan, evet açan, bir dil etkinliği olduğu söylenebilir. Şiir okumak konusunda başka neler söylenebilir… Kim bilir?.. Herkes bilebilir, ama şairler, şiiri sorun edinenler, yaşamlarında şiire verdikleri yeri olağanüstü biçimde geniş tutanlar sanki biraz daha farklı ve fazla bilir. Bu düşüncelerle, hem şair hem de şiir için sırtlandığı kayayı tepeye çıkarmaya çalışanlardan biri olan Şeref Bilsel’e yönelttik “Neden ya da niçin şiir okumalıyız” sorusunu...

Şeref Bilsel 1972’de Rize’de doğdu. Üniversitede Türk dili ve edebiyatı öğrenimi gördü. 1990’ların başından itibaren çok sayıda dergide şiir ve yazıları yayımlandı. Sonra Edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Şiir yıllıkları hazırladı. Yayımlanmış dört şiir kitabı bulunan Bilsel’in ilk kitabı “Dar Zaman Rivayetleri” 1996 yılında okurla buluştu. İkinci şiir kitabı “Magmada Kış Mevsimi” 2003’te yayımlandı. Dört yıl sonra (2007) üçüncü şiir kitabı “Mecnûn Dalı” çıktı. Dördüncü şiir kitabı “Dünyanın Külü” yayımlandıktan bir yıl sonra, 2014’te , 18. Altın Portakal Şiir Ödülü’ne değer görüldü. 2015’te yayımlanan “Yalnız Şiir” adlı deneme kitabı, 2016 Melih Cevdet Anday Deneme Ödülü’ne değer görüldü. 2019’da “Yalnız Edebiyat” adlı ikinci deneme kitabı okurla buluştu. Okurla buluşan son kitabı “Şiire Giriş Dersleri” 2021’de yayımlandı.

Varlık dergisinde ‘Yeni Şiirler Arasında’ başlığı altında yayımlanan yazılarıyla bir yandan yeni kuşak şairlerin yapıtlarını değerlendirirken bir yandan da her yaş ve kesimden okura, deniz feneri misali, şiirin karanlık sularında yol göstermeyi sürdürdüğünü ekleyelim.

Bilsel’den bir de şiir paylaşalım istiyoruz ve “Kalan” adlı şiiri aktarıyoruz:

Her şey yüktür

sözcüklerden başka yükü olmayana

Yürürsün bir zaman

seni büyüten kırlara doğru

acıyla açan çiçekler sınırda

kokusu yoksul evlere dolan

Akşam olur

çöker gündüzün beyaz atı gürültüyle

kararan ormanın ortasına

uzak bir evde solgun ışık

tarihten ve tabiattan sızan

gölgeler, gölgeler, gölgeler…

Dünya boşaltılmış, görelim diye uzakları

Çocuğun bir elinde nar, diğer eli sessizlik

gidenin bıraktığı boşluk

kalanın gözlerine dolar

Her şey yüktür

sözcüklerden başka yükü olmayana

yürürsün bir zaman

seni büyüten kırlara doğru iyi bak

Annenin sevincinde kan var.

- Sevgili Şeref Bilsel; sen şairsin, ama aynı zamanda şiir üzerine düşünen, tartışan, görüşlerini yazıya dönüştüren, yayımlayan, böyle tanınıp bilinen, tırnak içine alarak söyleyelim bir “denemecisin”.

Şairliğin yanı sıra sürdürdüğün yazarlığından dolayı kendine “deneme yazarı” tabirini daha yakın bulduğunu belirttiğin için “denemeci” ifadesini tırnak içine alarak yazdık. Bize kalsa Şeref Bilsel deneme yazarıdır evet, ama o aynı zamanda bir eleştirmendir deriz. Neyse… Sonuçta, Şeref Bilsel’in düşünceleriyle, görüşleriyle, eleştirileriyle, önerileriyle günümüzde yazılan şiire gölgesini değil, ışığını düşüren az sayıda isimden biri olduğu tartışma götürmez.

Soruşturmamız kapsamında bir şair ve bir “denemeci” olarak sorumuzu sana da yöneltiyoruz. “Neden ya da niçin şiir okumalıyız?” Neler söyleyeceksin…

Buraya, yazıdan hareketle varmak gerekir, çünkü yazarken okuyoruz. İnsan içine, kalbine doğanı okumadan yazabilir mi? Demek ki yazıdan önce geliyor ‘okumak’. Burayı biraz daha açalım: İnsan okumak istemezse yazamaz. Bir günbatımını, uzayıp giden bozkırı, taşların arasından usulca sızan suyu, suya koşan balıkçıların kaçtığı yağmuru, sessizliği sırtlanıp kabaran orkideyi, öfkesini kaybetmiş bir yüzü, okumak istemez mi insan? Yazma gerekçemiz, okuma isteğimizle bağlantılı. Okumak istediğini yazanlar var; diğer tarafta da yazmak istediğini okuyanlar. Bu okuma, kara kara harfleri birbirine vurarak ses çıkartmaktan, sonra da onu söze dönüştürmekten başka bir şey.

Her an okuyoruz; sadece okulda değil, dolmuşta, halk pazarında, hastanede, cezaevinde, tımarhanede, kışlada, ışıkları söndüren gölgesi altında bir gülün şiir okuduğumuz da oluyor. Şiir gibi -dondurulmamış/doldurulmamış- okura da yer açan ‘açık metin’ler içinde dolaşmak, nesrin içinde olmaktan daha fazla heyecan verici. Kaygıda, aşkta, hasrette, acıda, başkaldırıda heyecan vardır. Kutsal metinlerin (Kuran, ‘Şuara Suresi’) düzyazıyı değil, şiiri/şairi muhatap alması bizim edebiyatımızda olduğu gibi pek çok ülke edebiyatında da şiirin bir kurucu metin olmasından kaynaklanıyor.

Bir vakte kadar şiir, aynı zamanda bilgi taşıyan bir araç, geçmişin yükünü kestirmeden şimdiki zamana aktaran bir tür. Karacaoğlan’ın dert saydığı “bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm”e Matsuo Başo’da, Ritsos’ta, Neruda’da, Nâzım Hikmet’te, Füruğ Ferruhzad’da da rastlarız. Değişmeyen kadim temalar etrafında derin ve tesir edici kazılar yapan şiir, bugün form/forma değiştirmiş olmakla beraber kazısını sürdürmektedir. Söylemek isteyip de söyleyemediğini bir başkasıyla (şairle) birlikte söyleme imkânı veriyor şiir. “Dinleyen, anlatanın ortağıdır.” (Hz. Ali). Ya da baskı dönemlerinde söylemek isteyip de söyleyemediklerini bir şairin ağzından duymak istiyor okur.

Böylece, kendinde olup bitenleri ve fakat söze dökül(e)meyenleri bir başkasında okumuş oluyor. Bir çeşit kederin ve kaderin devredildiği özneyi karşılıyor okur. Ama şuradan kopmamak lazım: Okumak, yazmaktan öncedir. Gözlerin kapalıyken de okumak. Şair, kendinde olanı okur, yazarken. Okuduğunu dinler ve yazar. Şair, kendini yazamayanların yerine de yazar. Şairin, yüzünü görmediği okurlar ise yüzünü görmediği şairde kendi serüvenlerini, duygularını arayıp bulmaya, bulduklarına anlam yüklemeye doğrulur.

Nesir (düzyazı) dilbilgisi kurallarına, akla uymayı sever, cümle cümle yürüyerek; nazım (şiir) müzikten hoşlanır, dansa, eğlenmeye yakın durur, boşluklar açarak yürür. Okur, o boşluklarda kendine, kendi öznel tarihine karşılık bulmakta gecikmez. Şiirin kısa, öz, net, mert, sert yürüyüşü bir cepheden okuru kuşatır. Büyük kırılma anları kendini dindirmek için uzun zamanlardan ziyade dar vakitleri sever. Olup bitenin özetlenmesini, aşka, acıya, aldatılmaya, ölüme kısa yoldan birdenbire bir karşılık vermesini ister. Bu cephane şiirin doğasında var; doğanın şiirinde (diyelim ki ‘haiku’) var.

Dil; insanı tutar, bağlar. Birleştirdiği kadar böler de. Şiirde bu durum daha sert hissedilir. Şiir, herkese ‘aynı’ şeyi anlatmak için çabalamaz; bilakis muhatap aldığı kişilerde farklı duygular, farklı anlamlar kazanmak için durmadan devinir. Şiir, yolculuğu sırasında gelişir, genişler. Bu genişlemede doğrudan katkısı olan ise okurdur. “Bir şiir farklı kişilere farklı anlamlar ifade ettiği gibi bu anlamlar şairin kastettiğinden çok farklı da olabilir.” der Eliot.

Baştan beri şiirde ‘anlam’ üzerine devam eden, bugün de sürmekte olan tartışmanın kökeninde şiirden ne anladığımız yatıyor. Burada ölçü koyan, bekleyen ‘okur’dur. Kıstırılmıyor okur, metne katılıyor, anlam veriyor, anlam çıkartıyor; şiiri çalıştırmayı, geliştirmeyi, yaşatmayı sürdürüyor okur. Şairden ayrılmış, bitmiş (mümkün mü bu?) bir metni okur yeniden yazıyor; kendi hayatıyla birleştirmeyi sürdürüyor. Belki bu yüzden düzyazının yol göstericiliğinden çok bir okur ve potansiyel olarak şiir okumayı tercih ediyor. Bütün bunlara rağmen roman, öykü karşısında şiirin daha az muhatap bulmasının nedenleri üzerine düşünürken okurun (alıcı) zihinsel dünyasının neyi talep ettiğini dikkate almak gerekir. Şiir, yıkar, yoldan sapar; düzyazı (inşa) ise ‘kurar’ yer gösterir.

Bizde var olanı, bize yüklenmiş ve toplumsallaşmış bir araçla (dil) herkese duyurma gayreti. Bireyde birikmiş bir toplum vardır, “her kişi küçük bir toplumdur” ifadesinde hayat bulan. Birey, kendi kişisel değerleri içinde sık sık toplumsal olanla karşılaşır; şairler bu karşılaşmaları çoğu zaman çatışmaya çevirir. Var olanı kabul etmez, yıkmak ister. Bu çatışmadan geriye kalan değerler bazen açık bazen de örtülü biçimde şiire yansır. Şiirin şairi tarafından bile tam hakkıyla açıklanamıyor oluşunu burada, bu örtülü alanda aramak gerekir. Her şeyin, herkesin anlayabileceği biçimde ortaya konmasında kişilik, kişisellik değil, toplumsallık vardır. Şair, toplumsal bir uzlaşma aracı olan dili büker, kendi içine uygun bir hâle sokmaya yeltenir ki böylece kalabalıklardan ayrılır. Şiir okuru da kendini ayrıştıran, kalabalıklardan söküp alan insanlardan oluşur. Sayıları bu yüzden azdır. Turgut Uyar’ın imza gününde sekiz (rakamla: 8) kitap imzalamış olması şiirin rastlantılarla okur kazanmadığı, tesadüflerle gerçekleştirilen bir yazınsal etkinlik olmadığı noktasında fikir vericidir. Gecikmiş olmak, hayal kırıklığı, öfke, aşk, ölüm, yapıcı olabilecekken yıkıcı olan tutkular için hızlıca kürsü kuran şiirdir. İnsan, bir saniyede doğar, bir saniyede ölür; bir saniyede aldatılır. Şiir; hızlıdır, sıkılmış bir yumruk gibi bekler haksızlığın, adaletsizliğin karşısında, lafı uzatmaz. Şiir okuru da bilir bunu. Okuduğu metnin kendine konuşma hakkı vermesini ister. Gecikmiştir, yalnızdır, dalgın ve cesurdur.

‘Boşuna’ yaşamaya meyletmeyen okur, var olandan kendini ayrıştırma cesareti olan, isyan duygusunu gerek derinde, gerekse yüzeyde taşımaktan çekinmeyen bir edebi tür olan şiire yakın durmayı bırakmaz. Şiirin yalnız yazılıp yalnız okunduğunu ve özgürleşmek, âşık olmak, hatta ölmek için yalnızlığın şart olduğunu bilir. Boşuna mı yaşadı Nef’î, Pir Sultan, Nesimî, Mansur, Metin Altıok, Behçet Aysan, Josef Atilla, Lorca, Yesenin ve daha niceleri… Zamana bıraktıkları boşluk bile bizim rahatça, özgürce ağlayabilmemiz için olmasın!

“Şiir, dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle yeri ve formülü bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat. Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat.” (Cemal Süreya)

Bütün bu duygularla davranan; umudunu diri tutmak için hayal ve hatırayı terk etmeyen insanlar şiir okur. Şiir okurken kendini yeniden yazanlardır onlar. Ben, onların ‘nicel’ gürültülerinden ziyade ‘nitel’ dalgınlıklarına yakınlık duyarım. Çünkü şiirin uzaklara bakıp gördüğü rakamlar değil, harfler olmuştur hep. Ve bu yüzden az insanın okudukça çoğaldığı bir edebî tür olmayı sürdürebilmiştir şiir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi