Teneke anıt bize ne anlatıyor?

Ankara’ya yolu düşüp de eski tren garının önünden geçenlerin esnaf tabelasından hallice, tenekeden yapılma, üzerinde çok sayıda insan fotoğrafı olan, güvercin resimli “şeyi” fark etmeleri, fark etseler bile ne olduğunu anlamlandırmaları kolay değil.

Üzerinde 103 kişinin fotoğrafının bulunduğu şeyin 10 Ekim 2015 günü, aynı yerde, IŞİD eliyle, hiçbir önlem alınmaması ve hatta var olan önlemlerin de kaldırılması nedeniyle yapılabilen katliamda hayatını kaybedenlerin anısına konulan bir “anıt” olduğunu anlamak çok zor.

Bittabi, başka bir açıdan bakıldığında 103 insanın anısına dikilen bu basit teneke, Türkiye’nin en çarpıcı anıtı olarak da görülebilir. Hele ki saldırıya uğradığını da düşünürsek...

Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısında, birbirinden farklı siyasi parti, sendika, STK, meslek, memleket aidiyeti bulunan, aralarında çocukların da olduğu 103 sivil insan katlediliyor ve bu korkunç katliamın anısına, dikkatli bir gözlemcinin veya otobüs camından dışarıyı izleyen meraklı bir çocuğun bile fark edemeyeceği kadar silik, özensiz, tenekeden bir “tabela-anıt” konuyor.

Elbette bu süreçte katliamı unutulmaz kılacak anıt çalışmaları yapılmadı değil.

Katliamda yakınlarını kaybeden ailelerin talebiyle, 10 Ekim 2015 mitinginin çağrıcısı olan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve katliamdan sonra kurulan 10 Ekim-Der, 2019 yılında bir anıt için yarışma düzenlemişti. Mart 2020’de sonuçlanan yarışmayı, etrafları bronz heykelle sarılacak 103 ağaçlık bir anıt fikri kazandı. Ankara Büyükşehir Belediyesi de bu projeyi destekledi ve ağaçları temin etti. Fakat Gazete Duvar’dan Serkan Alan'ın haberine göre Koruma Kurulu, Ankara Garı’nın siluetini engelleyeceği gerekçesiyle anıta onay vermedi!

Koruma Kurulu’nun bu engellemesinin muhalefet tarafından gündem edilmemesi bile korkunç değil mi? Hakikaten 10 Ekim Gar Katliamı’yla ilgili yargısal sürece, iktidarın, kolluk güçlerinin tutumuna değil, sadece “anıtın” hikâyesine bakmak bile bize yeterince bilgi veriyor.

Fakat yargısal sürecin çarpıcı bir özeti olduğu için davanın avukatlarından Kâzım Bayraktar’ın değerlendirmesini de hatırlayalım:

“10 Ekim ve diğer IŞİD katliamlarının soruşturmaları hep eksik yapıldı. Birçok olay ve ilişkiler, bunların yazılı ve görsel kanıtları iddianamelere yansıtılmadı. Öyle ki 5 Haziran Diyarbakır, 20 Temmuz Suruç katliamları yaşandıktan sonra, 10 Ekim katliamını hazırlayan faillere yönelik takibin devam ettiği, istenildiği an yakalanabilecekleri halde yakalanmadıkları kesin kanıtlarla ortaya çıktı. Devlet bir eliyle takip ve kaydetmiş, diğer eliyle faillerin yollarını açık tutmuştu. Ancak devlet bürokrasisi ve onu yöneten siyasi iktidar tarafından atanmış, güvenlikten sorumlu kamu görevlileri bu tür faaliyetleri açık vermeden başaramazlar. Birinin gizlemeye çalıştığı şey bürokrasinin bir başka biriminde açığa çıkar.”

Bayraktar’ın aktardığı “açıklara” bakılarak bile katliamın arkasındaki organizasyonun şemasını çıkarmak mümkün.

Böylesi bir davada mahkeme heyetinin, idarenin “özensiz” davranmasının kendisi bile büyük bir infial kaynağıyken, 10 Ekim Katliamı davasının toplumsal muhalefet tarafından yeterince sahiplenilmemesi, bu davada esas faillere, organizatörlere ulaşılması için gereken mücadelenin yürütülmemesi Türkiye toplumunun sürüklendiği sefaleti ortaya koyması açısından çarpıcı.

Oysa 10 Ekim’de saldırıya uğrayanlar sadece barış talebiyle Ankara’ya gelenler değil, herkesti.

O gün Türkiye tarihinin en büyük toplu “faili meçhul” katliamı gerçekleştirildi. 1 Kasım seçimlerine hazırlanan muhalefeti kilitleyen, toplumu şoka uğratan bu katliam, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaratılan kaos ortamının final sahnesi gibidir.

Fail olarak bir avuç IŞİD militanı gösterilse de, bu katliamın büyük siyasi hedefleri olduğu ve hiçbir zaman hakiki bir soruşturmaya konu olmadığı, katliam davasını takip eden hukukçuların ve yakınlarını kaybedenlerin ortak kanaati.

İktidarın yoğun baskısı nedeniyle organizasyon şemasının izini sürmek ve gerçek failleri işaret etmek bugüne kadar mümkün olmadı.

Oysa herkes aslında her şeyi biliyor.

En çok şeyi bilen de insanlar henüz cenazelerini toplarken, katliamın oylarını ne kadar artırdığına dair kamuoyu araştırması yaptıran, o dönemin güvenlik aygıtının başında bulunan, geçici hükümetin başbakanı Ahmet Davutoğlu olmalı.

Bugün AKP’ye muhalefet ediyor gibi görünse de, başta 10 Ekim katliam organizasyonu olmak üzere 7 Haziran-1 Kasım arası döneme dair konuşmadığı sürece Davutoğlu’nun muhalif olarak kabul edilmesi başlıbaşına bir mesele. Buna rağmen 10 Ekim katliamında Malatya’dan gelen 11 gençlik örgütü üyesini kaybeden CHP ve lideri Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’yla çoktan helalleşmiş durumda.

Çünkü “helalleşmenin” bu kadar kolay yapılabilmesi hem geçmişte işlenen suçların faillerine yeni bir cezasızlık zırhı yaratıyor, hem de hâlihazırda iktidar adına her türlü suçu işleyenlere büyük bir güven alanı sağlıyor. Bugün iktidar adına her şeyi yapanlar, yarın direksiyonu kırdıklarında devrilmeyeceklerini, kendileriyle çok kolay helalleşileceğini bildikleri için mevcut yoldan dönmüyorlar.

Dolayısıyla barış istediği için katledilen 103 insanın anısı bir tenekeyle simgelendiği sürece atılacak her helalleşme adımı, suçlulara biçilmiş yeni bir cezasızlık zırhı anlamına geliyor.

Ama tam da bu nedenle 10 Ekim “teneke anıtı” devletin vatandaşına, iktidarın muhalifine, muhalefetin üyesine, toplumun bireyine gösterdiği değeri gösteren olağanüstü bir anıt olarak yıllardır Ankara Garı’nın siluetine halel getirmeden, öylece duruyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar