Yetişkinlere masallar(4): Tek adamlık

Psikanalist Jakob Johann Müller ve Cecile Loetz, Fransız Devrimiyle başlayan bir değişime işaret ederler: Önceleri güç/iktidar bir kişide toplanmışken (krallar, sultanlar) devrim sonrasında gücün tek kişide toplanmasının sonlandırıldığını yazarlar. Öncülüğünü devlet kuramcıları Thomas Hobbes ve Lohn Locke’un geliştirdiği kuramların ve Charles de Montesquieu’nun katkılarıyla gücün bir kişinin elinde toplanma geleneği terk edildi. 

Bu gücün bittiği anlamına gelmiyor. Daha önceleri bir ülkede olanlara bir kişi karar verirken, o kişi tarihsel sorumlu tutulabilirken güç ‘şu insanda’ diyemeyeceğimiz biçimde kişilikler oluşturuldu. Seçimler ve seçilenlerin gücü ele geçirip kullanmaları mümkün ama bu güç sınırsız ve keyfi değil... 

Bu gelişime paralel başka bir değişim daha oldu: Dinin gücünün azalmasıyla birlikte, Tanrı’yı her şey yapan sorumlu tutum da terk edilmeye başladı. Bu durumda ise kriz anlarında, bilinmezin ortaya çıktığı hallerde, açıklamaların bulunmadığı işlerde bir sorumlu arama ve sorumluyu şahsileştirme ihtiyacı belirdi. 

SORUMLU: CADILAR

Sorunda sorumlunun işaret edilememesi, durumdaki muğlaktık bu gereksinimi doğurdu. Bu süreçte önceleri cadıları sorumlu tutan Batılılar kriz durumlarında artık bir sorumlu bulmaya çalıştılar. Komplo anlatıları böylece ortaya çıktı. Kestirmeden, sorumlunun belli olduğu bir açıklama bulmak: Sorumlu belli, adresi belli ve bu bir kişi (muğlak, belirsiz biri değil). "Pandemiyi Bill Gates çıkardı, ekonomik kriz Soros’un Türkiye’yi yıkma planı!" 

Erdoğan ve ekibi de yıllarca bu söylenceleri iyi kullandı. Erdoğan’ın bu anlattıkların dışında bir özelliği ve hilesi daha var. Modern toplumda güç, sistemin içindeki gruplar ya da kurumlar tarafından paylaşılırken bizde Erdoğan tek adam, diktatör. Dolayısıyla bu ülkedeki her krizden, her olumsuzluktan ve varsa her başarıdan Erdoğan sorumlu... Ama buna rağmen her krizden başkalarını sorumlu tutarak, başkalarını işaret ederek kendi sorumluluğunu gizliyor. Komplo teorilerini halk değil sistem ve güç sahipleri üretiyor. Komplo anlatıcıları kötüyü yükleyecekleri figürler ve aktörler ararken, Erdoğan bu aktörleri komplo anlatımı şeklinde kendisi üretiyor. Bazen Avrupa, bazen Soros, bazen Kavala, bazen Demirtaş… Kendisi dışında herkes, hatta kutsal bile sorumlu! 

KOMPLO VE PROJEKSİYON

Komplo anlatımını inceleyen sosyal bilimciler bu insanların şiddete yatkınlığının altını çizerler. Erdoğan’ın agresif söylemi, Soylu’nun dedikleri ve halka yapılan zulüm bu bilgileri de doğruluyor. Kriz ve beceriksizlik, yücelik kompleksi ve söylemiyle savuşturulmaya çalışılıyor. "Dünya bizi kıskanıyor", "Batıyı solladık" gibi palavralar… Erdoğan ve komplo anlatıcılarının sürekli kullandıkları mekanizma projeksiyondur. 

Bizi kıskanıyorlar, herkesi geçtik ve itibar denilen ilkel şov üzerinden aşağılık komplekslerini gizlemeyi deniyor, yücelik kompleksine kaçıyorlar... Narsisizmlere kolektif narsisizmler eklemek, Türklük ve Müslümanlık gibi kimlikler üzerinden şişirilmiş bir kişilik sunmak... Bu filmin en facia yanı ise, üst-benimiz sakinleştirmek için kullandığımız yöntemlere kendimizin çok inanması, bu anlatının zamanla inanca dönüşmesi ve bir gerçeklik gibi yaşanması, sonuçta da bu sahte gerçekliğin sahteliğini ben’in artık bilmemesi. Günlük yaşamda duyduğumuz "hayal aleminde yaşıyorlar"daki hayali gerçek sanmaları, artık hayalin hayal olmasına rağmen bu insanların gerçekliği gibi olması... Psikapatolojiyi konuşuyoruz...

FAİLİ YÜCELTMEK

Bu filmde bazı kesimlerin ve Erdoğan’ın çevresinin kendisine yanlış bilgi verdiği, dolayısıyla kandırıldığı gibi başka bir anlatı var. Çocuklar kendilerine kötülük yapan (mesela vuran) anne-babanın kötü olmadığını, aslında bu kötülüğü kendilerinin iyiliği için yaptıklarını söyleyerek, anne-babayı ‘iyi’ olarak koruma altına alırlar. Çünkü çocuk anne-babayı kötü olarak tanımladığında bir ‘kötüyle’ yaşamak zorunda kalacak, onunla özdeşleşerek sonunda kendisi de onlar gibi ‘kötü’ olacaktır. 

Bu durumu engellemek için çocuk kendisinin hata yaptığına, anne-babasını kızdırdığına ve suçun aslında kendisinde olduğuna inanarak ‘iyi’ye olan inancını var olabilmek için diri tutar. Bunun bir başka anlamı ise, failin suçunun affedilmesi, hatta failin yüceltilmesidir. "Anne/baba döver de, sever de", "Annenin/babanın vurduğu yerde gül biter" lafları fail yüceltmesine örnektir. 

ZÜLMEDENİ YÜCELTMEK

Çocuğun kendisini terörize eden, zulüm eden insanları yüceltme eğilimi vardır. Zaten "çevresi aldatıyor", "Erdoğan’dan gerçeği" saklıyorlar söylemi "idealden vazgeç(e)memek, ideali hala ayakta tutmaya çalışmak" demek. Kötüyü Erdoğan’ın çevresinin üzerine atarak Erdoğan’ı temize çıkarma telaşı. Bunu söyleyenlerin ciddi problemleri var: Çünkü gerçeğin Erdoğan’a söylenmediğini söylerken aslında kendi kendileriden gerçeği gizliyorlar. Mesele Erdoğan değil, kendilerinin gerçeklik korkusu...

Çocuğu "ağaç" gibi gören, onu eğmeyi, bükmeyi (bunlar da şiddettir, çünkü güç kullanmadan ağacı eğemezsiniz) kendinde hak gören, diktatoryal bir eğitim anlayışımız var. İtaat eden çocuğu sevilir; boyun eğmeyi ve itaati yüceltmek, sevilmeye değer bir çocuk olmaktır ve böylece özgün, kişilikli ve otonom bireyler olmaktan daha çocuklukta vazgeçeriz... Televizyonlarda hemen her konuda askerlerin ve savunma uzmanlarının "uzman" tartışmacı olduğu, çocuklara bayram hediyesi olarak asker ve subay elbisesinin alındığı, yöneticilerin sürekli "Emir/talimat verdim", "Emir verin, efendim", "Benim böyle bir emrim olmadı" gibi ifadeler kullandığı, anne-babaların çocuklarını "paşam" diyerek sevdiği ve öyle büyüttüğü bir ülkede demokrasiyi tartışıyoruz... 

Kendi çocuklarını "annecim, babacım" diyerek seven ve böylece yetişkinlikten istifa ederek çocuklarını anne/babaları yaparak, onların çocukları olmaya çalışan, herkesin çocuktan daha çocuk olmak için yarıştığı  insanların oluşturduğu kültürde yetişkinliği/olgunluğu konuşuyoruz...

Bu dilin kullanılması karşısında kimsenin aklından böyle konuşanların yüzüne tükürmek geçmiyor hala. Demokrasi tartışıyoruz böylece. İnsan hakları... Hiçbir şey sürpriz değil; sadece sonsuz üzücü! Emir veren-emir alan ilişkisi sivil bir ilişki değildir. Monarşik, kolonyal, köle-efendi ilişkisine dair bir söylemdir... Çocuğunu döven anne-baba suçludur, faildir. İşte bu gelenekten gelenlerin tarihimizdeki failleri yüceltmeleri de bir kültür, bir gelenek bu toplumda... 

FAİLE FAİL DEMEK GEREKİR

Erdoğan’ı kurtarabilmek için bu kadar film uydurulmasına hak vermesem de bu kontekste anladığımı sanıyorum. Bu durumda psikanalitik önerim: Faile fail demek en doğru yöntem. Diğer türlü faillerin mağdur gibi sunulduğu bir kontekstte mağdur/fail belirlemeleri, zıtlığı, suçlulukları ortadan kalkıyor. Erdoğan, Soylu, Bahçeli ve daha başkaları... Bu saatten sonra hiçbir açıklama bu insanları masum gösteremez. Sorumlular ve suçlular! Yok bilmiyordu, yok çevresi doğruyu söylemiyor, bunlar bahane bile olamazlar artık... 

Çaresi yok: "Silgiler silerken silinirler de" Ece Ayhan...

Önceki ve Sonraki Yazılar