Neticede, eğer kendi kimliğine ilişkin şikayet edilecek bir konum kalmamışsa, kalan meselelerde eşitlik varmış yokmuş önemsemeyen bir bakıştır; önemsemez çünkü hedeflediği eşitliğin hakim olduğu bir toplumsal değişimden çok kendi kimliğinin eşitsizlikten zarar görmesini engellemektir. 

Bugün iktidarda olan parti, kimlikçi siyasetin geleceği yeri gösterir bize: AK Parti, cumhuriyetin din anlayışından farklı görünen bir din anlayışına yaslanmış, o din anlayışının mağdur olduğunu öne sürmüş ve siyaseti doğrudan dinsel bir eksenle örtüştürerek yürütmüştür. İktidarını tahkim ettikten sonra eleştirdiği her şeye el koymuş, zimmetine geçirmiştir: İktidardan önce Diyanet’in kaldırılmasını bile savunuyorken, iktidar olunca Diyanet’i doğrudan bir siyasal araç haline getirdi; YÖK’e karşıydı, YÖK’ü silaha çevirdi filan. Bu çerçevede örneğin Alevi kimliğine ilişkin mücadele eşit yurttaşlık perspektifinden değil, kimlik onayı perspektifinden bir başarı elde edilirse, ulaşılacak yer en fazla zorunlu din derslerinin olmaması, Diyanet’te Alevilikle ilgili bölüm olması filan gibi sonuçlar çıkabilir ortaya; iş böyle olacaksa devlet rahatlıkla devşirilmiş bir Aleviden diyanet işleri başkanı bile çıkarabilir ya da hatta bir Alevi diyaneti kurabilir. Kürt meselesinde örneğin devlet Kürtçe yayın yapıyor, kitaplar basıyor, iktidara yakın duran Kürtleri el üstünde tutuyor oysa aynı devlet Kürtlerin Kürtçe televizyon yayını yapmasına hiç mi hiç sıcak bakmıyor, okullarda Kürtçe ders koyuyor kağıt üstünde ama Kürtçe eğitim-öğretim taleplerini, başta sağlık alanında olmak üzere Kürtçe hizmet taleplerini duymazdan geliyor, duyduğu zaman da terörle bağlantı kurarak cezalandırmayı seçiyor. 

Kimlikçi siyasetin bir açmazı, kimliği kendi içine kapatarak hiyerarşik yapıyı korumaksa diğer açmazı da kimlik alanı dışındaki eşitsizliklerin devamı konusunda hiçbir olumlu sonuç üretememesidir. 

Örneğin, işçi sınıfına aitseniz, Alevi ya da Kürt olarak veya Kürt Alevi olarak çektiklerinizin yanında bir de işçi olarak sömürüleceksiniz; fakat Türk ve Sünni olmanız bile sömürülmenize engel olamayacağına göre, bir kimliği koruma siyaseti sadece o kimlik alanıyla sınırlı kalamaz. Üstelik bugün kamuda istihdam meselesi, artık sadece Türk ve Sünni olmayı da yeterli görmeyen, iki iktidar partisinden birinden olmayı esas alan bir şekilde işliyor; evet, Alevi iseniz kamuda çalışamayacağınız (belediyeler ve bazı özerk kurumlar hariç) neredeyse kesindir ama Türk ve Sünni iseniz kamuda iş bulursunuz demek de imkansızdır. İhale de alamazsınız, çünkü artık iktidardaki iki partiden birinden olmanız gerekir. O halde demokrasi mücadelesi, kimlik kadar ve hatta kimlikten önce, bütün dezavantajlı kişi ve gruplarla dayanışma ve iş birliği gerektirir. Alevilerin hak mücadelesine eşlik etmesi zorunlu bir dayanışma ve iş birliğidir bu, arayışından hiçbir zaman vaz geçilmemelidir. Bugün Alevilerin kamuda istihdamı, Alevi iş insanlarının ihalelerden dışlanması gibi konular Alevi örgütlerinin hukuki ve siyasal mücadelelerinde din derslerinden ve cemevlerinin statüsünden daha sonra geliyorsa, kimlik mücadelesinin kimlikçilik mücadelesi şeklini alarak gölgelenmesindendir. 

Son olarak, eğer eşitliği esas alan bir toplum tasarımı istiyorsak, böyle bir toplumda yaşamak istiyorsak, zayıf olanın, altta olanın, dışlananın, az olanın, azınlık olanın hak ve özgürlüklerini koruyacak hem yasal hem de fiili mekanizmaların kuruluşu için de çalışmak gerekir. Az olan, azınlıkta olan özel koruma mekanizmalarınca korunmadığında, daima tehdit altında kalır. Şunu da unutmamak gerekir ki “az” olmak sadece etnik, dinsel veya cinsel farktan kaynaklanmaz, toplumlar daima yeni azınlıkların ortaya çıkmasıyla değişip gelişirler. 

Şunu da eklemek şart: Eşitlik, demokrasi ve azınlık hakları bakımından bugün için en görünür sorunlar, Kürt meselesi etrafındaki sorunlardır. Esasen, Kürt meselesindeki çözümsüzlük, diğer sorun kümelerinin çözümünü de imkansızlaştıran bir şey. Hatta, Alevileri Kürt meselesi konusunda milliyetçi-şoven bir konuma itme eğilimi 90’lardan itibaren özellikle sağ siyasetlerin güttüğü, sosyal demokrat siyaset yürüttüğünü söyleyenlerin de paylaştığı bir politika. Süleyman Demirel’in Hacı Bektaş’ta zuhur edip boyun bükerek gerdan kırması boşuna değildi. Burada da kimlik siyaseti devreye girmektedir; “Alevilik bir Türk inancıdır” türü kalıplarla kendisini gösteriyor bu anlayış. Çünkü öyle veya değil, Alevilerin yaşadığı sorunları çözecek bir tartışma değil esasen. Üstelik, başka eşitsizliklerin devamını istemek gibi tuhaf bir konuma sürükler bizi. Bu politikalar, Alevi inancını hem köken olarak hem teolojik olarak tanımlama eğilimi ile beraber gidiyor genellikle. Bu hiç prim verilmemesi gereken bir şey.

SON SÖZ

Bugünkü iktidar, siyaset tarihinin iki aşırı sağcı ucunun merkeze yerleşmesiyle oluşmuş bir iktidar; Alevileri sadece gayri makbul yurttaş olarak görmekle ve makbul yurttaş hiyerarşisinin dışına atmakla yetinmiyor, Alevileri tanımlama, Alevilerin kamuda istihdamını engelleme, Alevileri milliyetçi-şoven bir çizgiye zorlama ve Alevi inancını yeniden şekillendirme yöntemlerinin hepsini eksiksiz uyguluyor. “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse en büyük Alevi benim” lafı bu anlayışın anahtarı. Ne yazık ki milliyetçi-şoven çizgiye zorlama eğilimi, muhalefetin önemli bir kesiminin de ortak noktası ve o da dayanağını “asıl Alevilik nedir” sorusunda buluyor. Aleviler bu politikalarla mücadele ediyor etmesine ama milliyetçi-şoven çizgilere prim verme eğilimi de bu mücadelelerin içinde yer bulabiliyor.

Özetlersek: Bu eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ise “Alevilere düşen”lerden önce eşitlik özgürlük ve demokrasi konusunda diğer faillere düşenlerin öne çıkması daha uygun olur. Aksi halde, Alevileri tanımlama ve Alevi inancını yeniden şekillendirme eğilimi her şeyin önüne geçer. “Alevilerin aslında ne olduğu” tartışmasından bu mücadeleye çıkacak bir katkı yok. “Aleviler ne yapmalı” sorusu da öyle, Alevilere sorulacak bir soru değil bu. Aleviler birlik olmalı türü cevaplar da yanıltıcı, varlıkları “birlik olma”ya bağlı olmayan toplumsal kesimleri “birlik” olmaya davet etmek, birliği sağlayacak merci atamaktan başka sonuca yol açmaz. Birlik meselesi, ilginç bir şekilde eşitsizliğin devamına karar vermiş olan iktidarın/devletin de söyleminin bir parçasıdır. Ben kişisel olarak, Kürt Kızılbaş bir ailenin çocuğu olarak, milliyetçi-şoven çizgilere hiçbir biçimde prim vermeme davetinden başka Alevilere yönelik bir cümle kurmak istemem. Kalanı yani eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ortak mücadele işi ve Alevilere düşen diğer azınlıklara düşenden farklı değil; ama “çoğunluk”tan olanlara-görünenlere düşense yapısal sorunların çözümünde azınlıkların değil kendilerinin nelerden vaz geçebileceğini bulmaları. Tabii, “en büyük çoğunluğun” bile aslında bir tür azınlık olduğunu unutmadan.

SON

DİP NOT: İstanbul Büyükşehir Belediyesi 28-29 Ağustos 2021 tarihinde UNESCO'nun ilan ettiği Hacı Bektaş Veli'yi anma yılında İstanbul Yenikapı'da iki günlük bir Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli Festivali düzenledi. Etkinlik kapsamında ben de bir sunum yaptım. Bu yazı dizisi o sunumda kullandığım metne dayanılarak hazırlandı.
Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli Festivali, eylem, yürüyüş ve gösteriler haricinde İstanbul’da Alevi-Kızılbaş topluluklara yönelik ve onlarla birlikte hazırlanmış en kapsamlı etkinlik olmak bakımından hayli önemliydi. Hem düzenleyenlere, hem beni davet edenlere hem de elbette katılımcılara teşekkürlerimi bir de buradan dile getireyim.