Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Rusya'nın Karadeniz kıyısındaki Soçi kentinde beklenen görüşmesinin ardından bölgeyi ve iki ülkeyi takip edenler olup biteni analiz etmeye çalışıyor.

Rusya Devlet Başkanlığı Resmi Konutu'ndaki yaklaşık 3 buçuk saat süren görüşme sonrası iki lider ortak bir basın toplantısı yapmadığı gibi detaylı açıklamalardan da kaçındı. Görüşme sonrası Putin, "Görüşme çok yararlı ve önemliydi" derken; Erdoğan Twitter hesabından yaptığı açıklamada "Mevkidaşım Putin ile verimli bir görüşme yaparak Soçi'den ayrıldık" dedi.

Erdoğan'a ziyaretinde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan, İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın eşlik etmiş olsa da, Erdoğan ve Putin arasındaki görüşme baş başa yapıldı.

Hatırlamakta yarar var, Soçi'deki görüşme, Suriye'nin İdlib’de gerilimin ve çatışmaların arttığı, Rusya’nın hava saldırılarını ağırlaştırdığı bir dönemde yapıldı. Erdoğan, 19 Eylül’de BM ziyareti için ABD’ye giderken, çok istemesine ve etrafındakilerin yoğun çabalarına rağmen Biden’dan bir randevu alamamıştı. “Covid salgını devam ederken gelmeseniz de olur” cevabı alındığı halde, 5 gün boyunca umut kesilmedi ama olmadı.

Erdoğan’ın unuttuğu, yokmuş gibi yaptığı gerçekler var; ABD’nin Türkiye’ye olan tepkisi ile doğan S-400 yaptırımları, Halkbank davası, Kuzey Suriye’deki “anlaşmazlıklar” ve tabii ki Erdoğan’ın agresifleşen askeri dış politikası.

Erdoğan ABD lideri ile görüşemeden, “İki NATO ülkesi olarak bizim çok daha farklı bir konumda olmamız gerekir.” diye sitem ettikten sonra Putin’le görüşmeye gitti. Son 15 yıllık dilim düşünüldüğünde, kuşkusuz bu Erdoğan’ın Putin karşısına en zayıf çıkışı oldu.

Suriye, Libya, Afganistan ve Karabağ konularının yanı sıra doğalgaz da iki ülke da masasında olduğu biliniyor, diğer yandan tercüme kısmı da düşünülürse, sadece 1 buçuk saat olarak hesaplayacağımız bu toplantıda büyük pazarlıklar yapılmış olabileceğini düşünmek naiflik olur.

ABD ve Rusya arasında savrulan bir “nispet” diplomasisi ya da bazı ülkelere İHA/SİHA satışı Türkiye’yi dış politikada güçlü ya da vazgeçilmez kılmıyor. Türkiye yavaş yavaş bu gerçekle burun buruna geliyor ve şaşırıyor.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Özlem Zengin’in “500 yıllık diplomasi tarihinin en önemli safhası” ya da Yeni Şafak gazetesi yazarı Ayşe Böhürler’in “Türk Rönesansı” olarak tanımladığı New York’taki Türkevi’ni dua ile açmanın diplomatik bir başarı olduğunu düşünüyor ne yazık ki Erdoğan.

Dışişleri Bakanı Lavrov’un ve Putin’in sözcüsü Peskov’un “Idlib sorunu artık çözülecek” çıkışlarını belli ki ciddiye almıyor, Rusya’yı kararlarından caydıracağını sanıyor.

Erdoğan, Putin ile görüşmeye iki ülkenin dostluğunu vurgulayarak, “Dost kötü günde belli olur” diyerek başlasa da Rusya’nın İdlib'deki hava taarruzlarında artış yaşandığını görmek istemiyor.

Bazı sorunları ikinci bir S-400 siparişi ile öteleyeceğini düşünürken, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında Türkiye’yi S-400 konusunda sert bir dille uyardığını, “CAATSA yaptırımlarından bağımsız ve bunlara ek yaptırımların devreye girmesine yol açacaktır” dediğini umursamıyor.

Dış politikadaki sıkışmışlığı, çıkmaz sokakları ve Erdoğan’ın siyasi ‘vertigolarını’ akademisyen Yektan Türkyılmaz ile Sınırsız’da konuştuk.