Çin ve ABD Dışişleri heyetleri arasında martta Alaska’da düzenlenen zirvenin ‘bir ‘diyaloğun başlangıcı’ olması bekleniyordu. ortaya bir sinir ve söz düellosu çıktı! Blinken’in ABD adına Çin’e ‘Hong Kong, Şincan, Tayvan’ başlıklarında yaptığı ‘insan hakları’ anımsatmalarına Çin’in Wang’ı sert yanıtlar verdi. ABD'ye hegemonik konumdan konuşma hakkı tanımadı Çinli diplomatlar.

Alaska toplantısı, Çin diplomasisine 40 yıldır damgasını vuran düşük profilli ‘ alttan alan’ tarzın terk edilmekte olduğunun yeni bir sinyali oldu. Sanırım artık şimdi diplomatlardan da Prusyavari daha atak ve daha ‘haşin’ bir tarz göreceğiz.

Deng Xiao Ping’den bu yana süren ‘düşük profilli kalma’ siyaseti artık son buluyor. ABD'nin dünya hegemonyasını zorla da olsa koruyacağını ilan ettiği bir dönemde Çin, ABD'nin restini görüyor. COVİD döneminde yükselen özgüveni ile Çin de dünya sistemindeki yerinin altını çizmeye başlıyor.

Mao Zedung, feodalizmi Kökten tasfiye ederek yeni Çin’i kurdu. Bu yıl 100. kuruluş yıl dönümü kutlanan Çin Komünist Partisi 1949'dan beri iktidarda. Ancak ÇKP iktidarının kabaca ilk 30 yılı ile sonraki 42 yılı arasında büyük farklar var. Mao döneminde ÇKP’nin resmi amacı ‘sosyalizmi Inşa etmekti’ Deng Xiao Ping‘le birlikte gelen ‘Reform ve Dışa Açılma’ Döneminde bu tam tersine döndü. ‘ Komünist parti’ iktidarı altında kapitalist bir ekonomi inşa edildi. Çin ekonomisi tümüyle kapitalistleştirildi. 2000 yılında Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olması ile birlikte Çin ekonomisinin küresel kapitalizme entegrasyonu da tamamlandı. ABD-Çin ilişkileri 1972 Mao-Nixon görüşmesinden başlayarak 2000'li yıllara kadar oldukça iyi gitti. ABD sanayi sermayesi Çin’e, Çin mali sermayesi de ABD'ye aktı.

Ancak ne zaman ki Çin, ABD'nin teknolojik egemenliğine ‘ meydan okumaya’ başladı arada sorunlar su yüzüne vurdu. 2008 krizinden sonra ABD, 11 yıl boyunca durgunlukla boğuşurken Çin ekonomisi sürekli büyüdü. Pandemi ile birlikte ABD ekonomisi dibe vururken, Çin pandemi ile güçlü biçimde başa çıktı. Trump'ın çocukça ‘ticaret savaşları’ da Çin’i güçlendirmekten başka bir işe yaramadı.

Bugün Çin dünyada en çok patent üreten ülke oldu. 5G, yapay zeka, robot teknolojilerinde öncü bir pozisyonda. ABD'nin faaliyet gösterdiği bütün ekonomik alanlarda Çin de varlık gösteriyor. Çelik gibi temel sanayi mallarında açık ara dünya liderliğini Çin yapıyor. Dolayısıyla ABD, Çin’i esas ve başlıca rakip olarak görüyor.

Ancak iki ülke arasında bir ‘sistem farkı’ yok. Çin'in dünyaya ihraç etmek istediği şey kendi sistemi değil sermayesi. Dolayısıyla ‘yeni soğuk savaş’ tan değil, emperyalist iki ülkedeki rekabetten söz ediyoruz.

ABD geçmişte Sovyetler Birliği'ne karşı Transatlantik İttifakı ile mücadele etmişti. Biden yönetimi de Çin’e karşı Transpasifik ittifakını kurmak istiyor. Japonya, Vietnam, Güney Kore ve Hindistan'ı birleştirerek Çin’in önüne bir set çekmek istiyor. Ayrıca Çin'i Tayvan, Hong Kong, Şincan meselelerde hayli uğraştıracağa benziyor.

Çin ise tarihi İpek Yolu'nu güncelleyerek hızlı tren rotası ile ABD denetimindeki deniz yollarını aradan çıkartıp emtia ve sermaye akışını doğrudan Avrupa'ya bağlamak istiyor. Rusya ile halen çok sınırlı olan ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Orta Asya'dan geçerek Avrupa'ya ulaşması planlanan ‘bir kuşak bir yol’ inisiyatifi Çin’in dünya politikasının merkezinde duruyor. Çin devasa ticaret fazlasını altyapı yatırımları olarak bu kuşağa yığarak geleceğe yatırım yapıyor.

İşte Alaska'da karşı karşıya gelen iki gücün bagajlarında yüklü gerilimler bunlardı. Gerek Biden yönetiminin ‘Rusya karşıtı’ söylemi ve ‘Batı ittifakını’ bu söylem etrafına toplama çabası gerekse de eş zamanlı olarak bu hasmane biçimde yaklaşması bu iki ülkeyi de bloklaşma ya doğru itiyor. ABD hegemonyası nispeten zayıflasa da dünya sisteminin tarihinde ‘hegemonya devirlerinin’ ancak savaş dönemlerinde yaşanmış olması gerçeği bu bloklaşma ları da son derece tehlikeli kılıyor.