Belki başlığı görünce akla Azerbaycan gelmiş olabilir. Aslında kastım başka bir devlet, ona geleceğim ama 1990'lı yıllarda hayli popüler olan bu sloganın son Karabağ savaşı ile birlikte yeniden dolaşıma girdiği de bir gerçek. Azerbaycan'ın zaferiyle sonuçlanan 44 Gün Savaşı başından sonuna değin Bakü-Moskova hattında ilerledi ve sonuçları itibariyle de Azerbaycan’ı başka herhangi bir devletten çok Rusya’ya bağladı. Rusya bu savaşla Azerbaycan üzerinde zayıflamış hegemonyasını yeniden tesis ettiği gibi bu ülkede asker de konuşlandırdı. Ancak Ankara'da da Azerbaycan'dan beklentiler yükselmiş görünüyor. Azerbaycan'ın zaferini neredeyse tamamen Ankara'nın politik ve askeri desteğine bağlayan resmi söylem beraberinde bu beklenti artışını da getiriyor.

Bugün son örneğini AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın cumhurbaşkanı sıfatı ile kapalı Maraş bölgesine yaptığı ziyarette gördük. Burada yaptığı konuşmada Erdoğan, Aliyev’den Ersin Tatar’ı ‘’KKTC Cumhurbaşkanı’’ sıfatı ile ülkesine davet etmesini, kısacası KKTC'yi tanımasını istedi. Kuzey Kıbrıs'taki son seçimle Ankara adadaki genç Kıbrıs Türk demokrasisini ezip federe çözüm seçeneğini masadan kaldırdığı için tek bir devlet dahi olsa Türkiye dışında birilerinin KKTC'yi tanımasına kuvvetle ihtiyaç duyuyor.

Bu talebe İlham Aliyev yönetiminin nasıl yaklaşacağını göreceğiz. Bu Ankara'nın Bakü'den KKTC'yi tanımasını ilk isteyişi değil. 1990'lardan bu yana KKTC'nin tanınması konusu sürekli Bakü’nün gündemine getirilir. Ancak tek millet iki devlet sloganının zayıf karnı gibidir bu konu. Karabağ savaşı sonrası yeni oluşan statüko da kanımca Aliyev yönetimi bu talebi yine kabul etmeyecektir. Azerbaycan'ın tanıması, başka devletlerin de Dağlık Karabağ'ın ‘’bağımsızlığını’’ veya ‘’özerkliğini’’ tanımasına kapı açacaktır. Her ne kadar Ankara'daki iktidar çevreleri bu paralelliği görmek istemeseler de Kuzey Kıbrıs da Dağlık Karabağ da ‘’BM tarafından tanınan meşru devletlerin’’ ( Kıbrıs Cumhuriyeti ve Azerbaycan) sınırları içerisinde olmakla birlikte çoğunluktan farklı ( Kıbrıslı Türk ve Ermeni ) nüfus bileşimine sahiptir ve her iki ülkede de ulusal boğazlaşmaların ve katliamların acı tarihi halkları birbirinden uzaklaştırmıştır.

Rusya arabuluculuğunda Ermenistan ve Azerbaycan arasında imzalanan anlaşma; tarihsel Dağlık Karabağ/Artsakh bölgesi ile 1994 Savaşı'nda Karabağ’ı çevreleyen 7 rayonun Ermenistan ordusunca ele geçirilmesini birbirinden ayırmıştır. 7 rayon Azerbaycan’a iade edilirken (Şuşa hariç) eski özerk bölge sınırlarındaki Ermeni nüfusu ise Rusya'nın garantörlüğü altına alınmıştır. Son savaştan önce Ermenistan-Dağlık Karabağ bağlantısı Ermenistan ordusunca sağlanırken şimdi bu bağlantı koridorundan Rusya ordusunca sağlanacaktır. Böylece her ne kadar anlaşmada Dağlık Karabağ'ın statüsüne dair bir saptama yapılmasa da fiilen bir özerk bölgesi statüsü sağlanmıştır. Karabağ üzerinde çatışmalarda zaten 1991'de Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ'ın özerkliğini lağvetmesi ile başlamıştı. Bu şartlarda Azerbaycan'ın KKTC’yi tanıması ancak Fransa Senatosu'ndan geçen tasarıda olduğu gibi uluslararası toplumun Karabağ/Artsakh’ın bağımsızlığını ya da özerkliğini tanıması koşullarında mümkün olabilir.

Ancak başlıktaki ‘’İki devlet, tek millet’’ sloganı ile Azerbaycan'ı değil Katar Emirliği’ni kastetmiştim. Gözlerin önüne getirmek istediğim fotoğraf Katar Emir'i El Sani’nin Ankara ziyaretinin fotoğrafıydı. Sanırım bu ifadeyi Katar için ilk olarak BMC’nin patronu Ethem Sancak kullanmıştı (İlgilisi için videosu YouTube'da mevcut). BMC’nin yarısına Katar ordusunun ortak olması anlatırken ‘’Erdoğan döneminde Türkiye ile Katar iki millet tek devlet gibi oldu ‘’ demişti.

El Sani’nin ziyaretinde imzalanan 10 ikili anlaşma, Ethem Sancak ı doğruluyor gibi. Tıpkı daha önce Kasım 2017'de imzalanan 11 anlaşma gibi. Bu seferki anlaşmalarla bir yandan Katar Emirliği’ne önemli varlık transferleri yapılıyor, Borsa İstanbul'un %10 hissesi, Antalya Limanı, İstinye Park'ın belirsiz oranda hissesi. Diğer yandan ise ortak Ekonomi-Ticaret Komisyonu kuruluyor ‘’ Su yönetimi ‘’ alanında işbirliği zaptı imzalanıyor. Ayrıca ilginçtir, kadın ve aile alanında da işbirliği zaptı yapılıyor. Tıpkı varlık satışlarının, değerlerinin ne kadar olduğunu bilmediğimiz gibi ekonomi yönetimi ve kadın-aile alanlarındaki işbirliğinin kapsamını hedeflerini de henüz bilmiyoruz. Ancak Katar’ın su ihtiyacını, AKP iktidarının ise kadına dair gerici zihniyetini düşündüğümüzde bu anlaşmanın pek de hayra alamet olmadığını sezebiliyoruz.

AKP iktidarı Türkiye ekonomisini kasıp kavuran dış finansman krizi karşısında Katar sermayesine giderek daha fazla güveniyor. Katar 2019'da birçok ülkeyi geride bırakarak Türkiye'ye en çok ‘’ doğrudan yabancı yatırım ‘’ yapan ikinci ülke oldu (21,8 milyar dolar ile ). AKP iktidarının Merkez Bankası rezervlerini eritmesinin ardından Katar'a başvurduğunda Katar Merkez Bankası’ndan 15 milyar dolar değerinde Katar Riyali-TL swap Anlaşması desteği aldı.

Ancak bir doğalgaz emirliği olan Katar'ın yatırımları yeni üretken kapasite yaratmak yerine genellikle var olan tesislerin ucuza satın alınmasına dayanıyor. Katar sermayesi daha önce Finansbank, Digiturk, Ergo Portföy, Beymen ( %30’u) gibi hazır varlık alımları yapmıştı. Emlak, bina, arazi alımları da ''teknik olarak'' doğrudan yabancı yatırım sayıldığı için rakamı şişiren bir rol oynuyor. 2014-18 yılları arasında Katarlılar tarafından satın alınan 1552 konutun son 2 yılda daha yüksek sayılara ulaştığı tahmin ediliyor.

Katar emirliği Türkiye'deki yandaş kapitalizmi çarkının bütünleyici dış sermaye katkısını sağlıyor hatta bu çarkla bütünleşiyor. Örneğin Borsa İstanbul'un Varlık Fonu’na devrinin ardından önce Amerikan Nasdaq %7 hissesini devredip çıktı, sonra ise Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası(EBRD). Zira ‘’paralel hazine’’ vasfına haiz Türkiye Varlık Fonu denetimden bağımsız hem kamu şirketlerini içeren ama anonim şirket tüzel kişiliğine sahip bir ''gri bölge'' oluşturuyordu. Şimdi BIST’in yüzde on hissesinin Katar sermayesine satılması Katar'ın yandaş kapitalizmine bir desteği olarak da görülebilir. Böylece BIST’te, Varlık Fonu’nun hissesi %90’dan %80’e düşmüş oldu.

Tabii, Katar Emirliği ile kurulan yakın ekonomik-ticari-askeri bağların kimi faturaları da yok değil. İlişkiler ''iki millet-tek devlet'' yönünde ilerlerken Körfez sermayesi de giderek Türkiye ürünlerine boykot uygulamaya başlıyor. Suudi Arabistan'ın önce gayri resmi kanallardan başlattığı, giderek resmiyete de dökmeye başladığı ithalat boykotu bu ülkeye ihracatın Ocak-Ekim 2020 döneminde önceki yıla göre %16,8 azalmasına yol açtı. Özellikle Hatay şehrinde yoğun biçimde etkisi hissedilen bu boykota dair hükümet yetkilileri suskunluğunu koruyor.