Neo-Osmanlıcı siyasetin son on yıllık tarihi boyunca elde etmiş göründüğü yegâne başarı, Libya’da Müslüman Kardeşler hükümetinin ayakta tutulması, Trablus’un Haftar güçlerinin eline düşmesinin engellenmesi olarak görünüyor. AKP iktidarı, bu başarıyla zafer sarhoşluğuna düşmüş durumda. BM tarafından tanınan Tobruk’taki Temsilciler Meclisi’nin gücünü yok sayan, Mısır ve Yunanistan’ın bu meseledeki yaşamsal çıkarlarını pek dikkate almayan, Fransa’nın meseleye yaklaşımını pek çözümleyemeyen, Rusya’nın bu alana yaptığı stratejik yatırımı öngöremeyen, her şeyin ötesinde Halife Haftar’ı ve ‘Libya Ulusal Ordusunu’ askeri bakımdan bitik bir güç sayan bu yaklaşım, zaferin tersine dönüşeceği koşulları süratle hazırlıyor.

AKP iktidarı bir yandan, BM’nin tanıdığı hükümete destek çıktığını öne sürerken, diğer yandan BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan Berlin Konferansı kararlarını uygulamıyor. Watiye Üssü, Trablus banliyöleri ve Tarhuna’dan çekilen Haftar güçlerini Mısır sınırına kadar kovalamayı, en azından Sirte-Cufra hattını alarak petrol bölgelerini ele geçirmeyi tasarlıyor. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın gibi resmi bir ağızdan Sirte’yi almadan Haftar’la masaya oturmayız açıklaması yapılabiliyor. Haksız da değiller! Zira Haftar’ın Batı Libya’dan çekilmesiyle yandaş basını kaplayan sevinç çığlıkları, bir anda Batı Libya’da petrol kaynakları bulunmadığının fark edilmesiyle soğuk bir tebessüme dönüşüverdi. Uluslararası destek güçlerinin gözünde aşırı saldırgan ve askeri yöntemlere fazlaca başvuran bir figür olarak sivrilen Haftar, Sirte’ye kadar çekilerek hem bu imajı ortadan kaldırmış hem de petrol bölgelerinin bir karışını bile hasmına kaptırmamış oldu. Üstüne bir de Rusya’nın, gerekirse Libya’yı bölmeyi de yadsımayan yeni politik stratejisiyle karşılaşınca, Ankara’nın neşesi iyice kaçtı. Serrac güçleri en azından Sirte-Cufra hattını alamazlarsa, hakikaten bol nüfuslu ama ‘para etmeyen’ bir bölgeyle kalakalacaklar. Ancak bu hattı geçmek de kolay değil. Zira Mısır lideri Sisi, Sirte-Cufra hattını ‘kırmızı çizgi’ ilan etti ve ‘Mısır ulusal güvenliğinin bu hattan başladığını’ ilan etti. Keza hem Fransa, hem de Rusya bu hattı tahkim etmekte hızla Haftar’ın yardımına koştu. 

İşte Hulusi Akar’ın Libya ziyareti bu özel şartlarda gerçekleşti. AKP’nin Savunma Bakanı, belli ki Libya’daki güçleri Sirte operasyonu için hazır hale getirmeyi amaçlıyordu. Ancak Akar’ın ziyaretinin hemen ertesi günü sabah saatlerinde, el-Watiye hava üssünün bombalandığı haberleri basına düştü. Trablus hükümetinin açıklamasında bombalamanın ‘bilinmeyen’ bir ülkenin uçağı tarafından yapıldığı belirtiliyordu. Üste konuşlandırılmış ABD menşeili iki adet MİM-23 Hawk hava savunma sisteminin (tanesi 15 milyon dolar) ve TSK menşeili Koral sinyal bozucuların imha edildiği belirtiliyordu. Rus Nevazisimaya Gazetesi’ne göre, bu saldırıda “Hafter güçlerinin Rusya'nın "hediyelerini" kullandığı tahmin ediliyor.” ABD’nin Afrika Güçleri Komutanlığının açıklamasına göre, Rusya bir ay önce Haftar güçlerine en az 14 MİG-29 ve birkaç da Su-27 uçağı göndermişti. Arab Weekly haber sitesine göre ise saldırılar Rafale tipi bir savaş uçağı ile yapıldı; bu uçaklar ise sadece Fransız ve Mısır silahlı kuvvetlerinde bulunuyor. Kimi iddialara göre ise saldırıda Mısır’dan havalanan bir Birleşik Arap Emirlikleri uçağı kullanıldı. Ancak ilginç olan, adı geçen ülkelerin hiçbirisinin bu haberleri yalanlamaya gerek görmemesiydi.

Hava saldırısı oldukça etkili oldu. Zira ertesi gün, Türkiye askeri güçlerinin Watiye üssünü boşalttığına dair haberler çıktı. Oysa yakın zamana kadar bu üssün, Sirte’ye yönelik harekât için hava destek üssü olacağı yazılıyordu. Watiye Üssünün bombalanması Libya’da yeni gelişmelerin habercisi oldu.