Karikatür: Ercan Akyol


Türkiye, AB, ABD ve Britanya'ya derinlemesine bağımlı bir ekonomisiyle, dünya emperyalist sistemi içinde mali-ekonomik sömürge konumunda bir ülkedir. Son yıllar AKP iktidarının politikaları neticesinde, bu bağımlılık daha da vahşi bir biçim almaktadır. Zira uluslararası tekeller, son beş yıl içinde, giderek doğrudan yatırımları azaltmakta, borç vererek faiz alma ya da spekülatif sıcak para hareketleriyle kazanç elde etme yolunda gitmektedirler.

Ülkeye dönük yeni tesis kurma ve satın alma ve birleşme içerikli doğrudan yabancı yatırımlar özellikle son bir yılda neredeyse durma noktasına gelmiştir. Üstelik 20 yıldır Türkiye'de yapılan Fiat Doblo üretiminin İspanya'ya kaydırılması gibi yatırım çıkışları söz konusudur. Peki, işgücünün ve tesislerin değeri döviz bazında bunca düşmüşken, yabancı sermaye neden Türkiye'ye yatırım yapmaktan kaçınıyor, hatta ülkeden çıkıyor?

Bu konuda genelde dile getirilen; "otoriterleşme", "ekonominin küçüklüğü", "insan hakları ihlali", "güven kaybı" gibi açıklamalar, durumu tam olarak açıklamaktan uzaktır. Zira bu başlıklarda durumu Türkiye'ye benzer, hatta daha kötü durumda olan ülkelerde doğrudan yabancı yatırımların artması söz konusudur... Meselenin özünde, Türkiye'de uzun bir süredir yaşanan döviz finansmanı krizi ve buna bağlı olarak Türk lirasının yaşadığı değer kaybı yatıyor.

Bu durumu bir örnekle açıklayabiliriz: Diyelim ki, bir ABD şirketi, Bakan Nebati’nin gözlerindeki ışıltıya baktı (!) ve Türkiye'de yeni bir tesis kurmaya karar verdi. Tarih, bu yılın başı, yani 1 Ocak 2022 olsun. 100 milyon dolarlık bir yatırım yaptığını varsayalım. Sabit sermayeye dönüştüğü anda bu paranın TL'ye çevrilmesi gerekecektir. Böylece Amerikan işletmesinin sermayesi, 1 Ocak'taki kur (1 dolar = 13,4 TL) üzerinden, 1 milyar 340 milyon TL olacaktır.

Türkiye'de işgücünün ucuz, grevlerin fiilen yasak, çevre koruma önlemlerinin zayıf, her türlü kamusal denetimin ise engellenmiş olması, elbette bu şirkete büyük kârlar sağlayabilecektir. Bu şekilde ABD'de elde edemeyeceği bir kârlılığı Türkiye'de bulabilir. Eğer ABD'de sanayideki kâr oranları yüzde 5-6 aralığındaysa, Türkiye'de bu oran yüzde 30-40 aralığında olabilir. Şirketin yüzde 40 kâr ettiğini varsayalım. Böylece 2022 bittiğinde şirketin (böyle bir kâr oranından) sermayesi, 1 milyar 876 milyon TL'ye çıkacaktır. Peki ya bunun dolar karşılığı ne olacaktır? Bu satırlar yazılırken, dolar kuru 17 TL'yi geçmişti. Yıl sonunda ise doların, en muhafazakâr tahminle 20 TL olacağı varsayılıyor. Kuru 20 TL olarak hesaplarsak, ABD şirketinin sermayesi, yılsonunda 93,8 milyon dolara düşmüş olacaktır. Böylece, TL bazında kâr etse de, dolar bazında 6,2 milyon dolar zarar etmiş olacaktır.

Biraz da teori: “Uluslararası kâr oranı”

Üretim, dağıtım ve finansmanın küresel düzeyde bütünleştiği emperyalist küreselleşme aşamasında, kâr oranları da uluslararası düzeyde (rezerv paralar esas olarak) hesaplanmakta ve o temelde dikkate alınmaktadır. Türkiye, kur oynaklığının aşırı derecede seyrettiği, enflasyonun çok yüksek olduğu ve ulusal para biriminin dolara göre değer yitirdiği bir ülkedir. Bu yüzden de her türlü sabit yatırım, rezerv paralar (dolar, euro, sterlin) cinsinden zarar etme olasılığını barındırmaktadır. Uluslararası tekeller, her türlü muhasebeyi döviz cinsinden yaptıkları ve Türkiye'nin dışında başka alternatiflere de sahip bulundukları için, tercihlerini başka ülkelere yöneltmeleri şaşırtıcı olmaz.

Kısacası, uluslararası tekellerin Türkiye'de sabit sermaye yatırımından kaçınmalarının temel sebebi, uluslararası kâr oranının düşüklüğüdür. AKP iktidarı, ülke varlıklarının ve emeğin değerini ne denli ucuzlatırsa ucuzlatsın, nihayetinde, uluslararası ölçümde kâr değil, zarar vaat ettiği için, yabancı yatırımları çekememekte, tersine onları itmektedir.

Peki, aynı ABD'li şirket, aynı 100 milyon dolarlık sermayeyi sabit yatırıma koymak ve dolayısıyla TL'ye çevirmek yerine, Türkiye Hazinesi'nden dolar tahvili alsaydı durum ne olacaktı?

Son Eurobond ihracında Hazine, dolara 5 yıllığına, yıllık yüzde 8,8 faiz ödemeyi kabul etti (ki CDS'ler 800'leri aşarken, bu oran bugün yüzde 11 düzeyine kadar çıkabilir). Demek ki, şirket tesis kurmak yerine Hazine'nin dolar tahvilini satın aldığında 100 milyon dolarını 108 milyon 800 bin dolara çıkaracak. Zahmetsiz, risksiz!

Sermayesini TL'ye çevirmeksizin ve Hazine garantisi ile yıllık yüzde 8,8 kazanç elde etmek varken, hangi yabancı sermaye grubu, dolar bazında zarar etme riskini göze alarak Türkiye'de sabit yatırım yapar ki? Hatta mevcut üretim tesisleri, kendi mantığı içinde sürekli belli yenileme türünden sabit sermaye yatırımlarını gerektireceği için, bunların da dışarıya taşınması gündeme gelmez mi? (Fiat Dobla olayında olduğu gibi).

Bu örnekte de görüyoruz ki, enflasyonun geniş kitlelere yansıyan yüzü hayat pahalılığı olsa da, enflasyon, hayat pahalılığından ibaret değildir.

Yine görüyoruz ki, Erdoğan/AKP iktidarının mevcut "yüksek kur/düşük, resmi faiz/yüksek enflasyon" modeli, sadece yatırımı/üretimi/istihdamı vuran bir model değil, aynı zamanda ‘dolar bazında yüksek faizle’ ülkenin soyulmasını da beraberinde getiren bir modeldir.