Geçtiğimiz hafta beş günlük Avrupa turuna çıkan ABD Başkanı Biden daha önce "sert" olarak tarif ettiğim uluslararası siyasetinin devamını getirdi. G7, NATO, AB ve Rusya ile gerçekleştirdiği toplantılar (AB'nin halen bazı tereddütleri olsa da) genel olarak Çin'in birincil düzeyde düşman olarak tanımlanması süreciydi. Hasım olarak kuşkusuz Rusya da unutulmamıştı fakat Rusya ile yer yer birlikte iş yapma olasılığı da telaffuz edilerek karşı cepheyi ayrıştırma uğraşı tercih ediliyordu. Hatta Obama döneminde Rusya "orta büyüklükte bir güç" diye nitelenirken şimdi değişmiş "büyük güç" olmuştu.

Amerikan yönetimi ortak düşman tarifi üzerinden aynı zamanda kendi saflarındaki çeşitli ayrıksı eğilimleri de törpülemiş oldu. Örneğin Macron'dan bundan sonra "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti." türünden lafları zor duyarsınız. TC'nin pozisyonunu da giderilen pürüzler kapsamında görmek yerinde olur. Zira henüz kağıt üzerinde S-400 sorunu çözülmese de fiiliyatta atılan adımlarla en azından öteleniyor. Hatta Rusya ile gelişmesi çok muhtemelen anlaşmazlıklar gerekçe gösterilerek TC tarafından S-400 üzerinden Rusya ile varılan mutabakat fiilen boşluğa düşürülebilir. (Muhtemelen Biden'la tutanaksız gerçekleştirilen toplantıda verilen birçok söz ve boyun eğişin içinde bu da vardı.) Ne de olsa arkasında çıkacak arızaları maniple edecek dağ gibi NATO ve Biden yönetimi var. NATO yönetimi Türkiye'de bir dikta olmasını hiç bir zaman dert etmediği gibi şimdi de etmiyor. Ayrıca Suriye ve Irak'ta yürütülen işgal harekatlarına ses çıkarılmayarak fiilen destek verilmeye devam ediliyor. Zira buralar genişleyen NATO toprakları olarak görülüyor. Bununla ilgili elbette resmi bir ifade yok fakat aksi de dile getirilmiyor. Bu destek Macron-Erdoğan görüşmesinde alınan kararlarla ve Almanya Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer'in geçen hafta yaptığı Ankara ziyaretiyle daha da belirgin oldu.

Azerbaycan hamlesi

Geçtiğimiz hafta Erdoğan, NATO zirvesinin hemen sonrası 2. Dağlık Karabağ Savaşı'nda ele geçirilen Şuşi'ye giderek burada Aliev'le bir anlaşma imzaladı. Bu adımla birlikte bir taraftan Azerbaycan'ın sömürgeleştirilme süreci ilerletilirken diğer taraftan ise bildiride "Taraflardan herhangi birinin bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne üçüncü bir devletçe tehdit ve saldırı halinde taraflar birbirine gerekli yardımı yapacak." ibaresine yer verilerek aslında Azerbaycan fiilen NATO sınırlarına dahil edildi. Bu durum kuşkusuz ki NATO'nun Gürcistan, Ukrayna ve Ermenistan'a doğru genişleme planlarına uygun. Dahası ABD tarafından İstanbul'da Afganistan Barış Konferansı adı altında önerilerek başlatılan süreç zamanla rejimin kendi rızasıyla yer almak isteyeceği bir duruma dönüştü. Zira şimdilerde TC "Kabil Havaalanı'nın güvenliğinin sağlanması" başlığında baş rol oynamak için ABD ile anlaştı. Rejim bölgedeki Türkik diye nitelenen devletlerle de çeşitli alanlarda iş birliği anlaşmalarına sahip. Böylece hem NATO hem kendi emperyalist hedefleri adına Çin'e kadar uzanan ve güneyden Rusya'nın bir bölümünü saran bir hattı organize etmiş olacak.

Tabii yapılan planların ne kusursuz olduğu ne de kolayca hayat bulacağı söylenemez. Bölge ülkeleri Pakistan ve Hindistan'ın net olmayan pozisyonları, Afganistan'la ilgili Taliban'ın ikazları bir yana Rusya, Azerbaycan'a dönük atılan adıma karşı uyarısını hemen yaptı. Kremlin, TC'nin Azerbaycan’da askeri üs kurması halinde bunu "Rusya’yı güvenlik önlemi almaya zorlayacak bir hamle" olarak görürüz dedi. Bu gelişme her ne kadar rejimin Kırım politikası nedeniyle gündeme gelen uyarıdan daha düşük bir tonda olsa da önemli. Daha da önemlisi TC bu süreçte ABD ve NATO'yu arkasına almış olsa da (Burada elbette ABD'nin tek politikasının bu olduğunu iddia etmiyorum.) karşısında sadece Rusya'yı bulmayacak. Aynı zamanda İran ve Çin'le de uğraşmak zorunda. Her durumda bunun anlamının çok daha fazla kan dökmekten öte bir şey olacağı söylenemez. Bütünüyle bir suç örgütüne dönüşmüş olan TC'nin ve temsil ettiği sınıfların ayakta kalabilmek için başka çaresi de yok. En nihayetinde soykırımların üzerine oturan ve özellikle son on yıldır Kürt halkına karşı izlediği soykırımcı politikalarla demokratikleşme olanaklarını da tüketen bir yapıdan söz ediyoruz. Tıpkı iç savaşı derinleştirerek barış olasılığını ortadan kaldıran Kolombiya oligarşisi gibi.

NATO'nun Pasifik'teki arayışı

Büyümekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının ana motivasyon kaynaklarından biri olan Biden yönetiminin militarist politikaları Çin'in batısıyla da sınırlı kalacağa benzemez. Zira Mühdan Sağlam'ın dikkat çektiği üzere NATO bildirisi Çin'i "sıkıştırma harekatı"nın Pasifik'e de taşınacağını ifade ediyor. "Bildirinin 73’üncü maddesinde NATO, Asya Pasifik’te, ABD müttefikleri, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile güvenlik ve küresel düzenin korunması için iş birliğine devam edeceğini söylüyor. Bir başka anlatımla, özellikle Japonya ve Güney Kore’nin en fazla sorun yaşadığı bölge devletinin Çin olduğu dikkate alındığında, örgüt bu devletlere Çin’e karşı beraber hareket edeceklerini söylüyor."(1)

Bu durum elbette gizli saklı işletilmiyor. Obama döneminden beri hazırlıkları yapılıyordu. Bugünkü gelinen boyutun farkı bölgede militarist kamplaşmanın pekiştirilerek, silahlanma tırmandırılarak sıcak çatışmaya dönük yapılan somut hazırlıklar. Nitekim hafta içinde ABD Savunma Bakanı Austin "öncelikli tehdit odağı" olarak gördükleri Çin'e karşı Amerika'nın Pasifik'teki caydırıcılığının geliştirilmesi ve daha geniş kapsamlı yatırımlar için 5 milyar dolardan fazla bütçe ayırdıklarını söyledi. ABD'nin başta Irak olmak üzere Ortadoğu'dan çekilmesinin tartışıldığı bugünlerde güçlerini Pasifik hattına kaydırması, NATO'nun da Ortadoğu'da ABD'nin yerini alması şaşırtıcı olmaz.

Zırva, tehdit ve klişe

Savaşın söylem kısmına gelince fazlasıyla trajikomik. Biden G7 zirvesinde Trump'ın adalı versiyonu Boris Johnson'la samimi havalarda verdiği pozlar eşliğinde otokratlarla yarış halinde olduğunu söyleyip arada demokrasi ve insan haklarının ABD'nin DNA'larında olduğunu da eklemeyi unutmadı. Biden ne de olsa kelimenin gerçek ve kötü anlamıyla elbette her şeyden önce bir politikacı. Fakat bir hafıza kaybı olduğu da kesin. Zira bu zırvayı sıralarken aynı DNA zinciri içinde Trump ve 74 milyon destekçisinin de olduğunu unutuverdi.

Diğer tarafta ise Çin'in bütün bu olanlara kayıtsız kalması beklenemezdi ve açıklamalarında NATO’nun, "Çin tehdidi teorisi"ni abartmaktan vazgeçmesi çağrısında bulundular. Böylece “Biz kimseye yönelik bir sistematik tehdit oluşturmuyoruz. Ancak eğer biri bize karşı bir sistematik tehdide yönelirse buna kayıtsız kalmayacağız” denilerek karşı tehdit yöneltildi.

Uluslararası politikanın en bıktırıcı klişelerinden biri de Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov tarafından Biden-Putin buluşmasına yapılan bir göndermeyle dile getirildi. Lavrov "Her bir halkın kendi tarihi, değerleri, kültürü ve gelenekleri var. Görüşmede bu kabul edildi. Bu unsurlara saygı duyulmasa da bunların olduğu gibi kabul edilmesi ve dikkate alınması gerekiyor. Bu, modern dünyanın bir gerçeğidir." dedi. Belki çoğunuza "normal" gelen bu yaklaşımın neticesini anakronik bir göndermeyle kısaca Myanmar'da olanlar üzerinden anlatayım. Hani "her halkın kendine has değerleri var" ya Myanmar'da 1 Şubat'ta gerçekleşen askeri darbe sonrası cunta, önüne geleni keyfince asıp kesiyor. Katlettiklerini geçsek bile şu an cunta tarafından bir milyon kişi açlığa mahkum edilmiş durumda. Ne kadar uzak değil mi Myanmar ? 2015 Temmuz'undan itibaren rejimin Kürt halkına karşı derinleştirdiği "iç savaş" başka bir mahiyette mi? Ya da Deniz Poyraz'ın katledilmesi ???

Doğal olarak savaş/güç aklının hakim olduğu bir zeminde özgürlük, eşitlik gibi köklü sorunların tartışma konusu olması mümkün değil. Açılacaksa bir yol bunu biz yapacağız...

 

(1) www.gazeteduvar.com.tr