biliyorsunuz, disk’e bağlı genel-iş sendikası chp’li başkanların yönettiği kimi belediyelerde grev kararı aldı. malum, akp’li belediyelerde de hak-iş örgütlü. hak-iş, iktidarla ilişkileri ve sendikal anlayışı sebebiyle en yakıcı durumda bile greve çıkmayı düşünmez. solun sendikacılığa yaklaşımı da bunun bir benzeri mi olmalı? yani sendikalar, üyeleri olan işçileri yakın oldukları siyasetin ya da siyasi partinin ihtiyaç ve hedefleri doğrultusunda mı harekete geçirmeli? sendikalar işçilerin hak alma mücadelesinde kolektif bir örgüt değil de bir partinin -chp’nin- bir uzantısı, onu güçlendirecek bir araç mı olmalı? adalet yürüyüşü’nde binlerce kişilik kortej kuran genel-iş üyeleri chp’li belediyelerde grev yapmamalı mı?

böyle yazınca hiç akla uygun gelmeyen bu fikrin aslında epeyce yaygın bir kanaat olduğuna inanıyorum. birgün gazetesinden bir haberi örnek vereceğim. disk genel merkezi’nin, “sorulması gereken soru ‘neden bazı belediyelerde bu hakkın kullanıldığı’ değil, neden iktidara bağlı belediyelerde bu hakkın kullanılmasının engellendiğidir” ifadesinin yer aldığı haberin başlığı “grev demokratik belediyelerde yapılabiliyor.”  chp’li belediyelerin olumlu işler yaptığına ben de şahidim ama genel-iş’in grev kararı neden belediyelerin demokratikliğini göstersin (kaldı ki kadıköy ve maltepe’deki grevler ve İzmir’deki kod29 uygulaması bu belediyelerin grev hakkına hiç de demokratik bir çerçevede yaklaşmadığını gösteriyor.) hem genel-iş akp’li belediyelerde örgütlü olsa, gerektiğinde oralarda da grev yapacağından kim, neden şüphe edebiliyor.

aslında sendikalar ve partiler arasındaki ilişki yukarıda anlatmaya çalıştığımın tam tersi olmalı; partiler sendikaların taleplerini programlarına almalı ve yerine getirmeli ki, üyelerinden oy isteyebilsin.

bu arada, kimi chp taraftarlarının kara propaganda konusunda akp’lilerden aşağı kalan yanının olmadığını da gördük. şunu hatırlatmak istiyorum. khk ile adı kaldırılsa da kendi sürmeye devam eden taşeron sistemi  belediye çalışanlarının çoğunun ancak asgari ücret almasına sebep oluyor. yani chp’nin de itiraz ettiği asgari ücret. belediye işçilerinin doktorlardan, avukatlardan yüksek para kazandığına dair iddialar doğru değil. keşke öyle olsa, keşke dünyanın en zor işlerini yapanlar, eğitim alma ayrıcalığına sahip olanlarla kıyaslanabilir ücretler alabilse.

herhangi bir grev üretimi durdurur, bir fabrikada ürün çıkmasını engeller, hizmet verilen bir işkolunda ise hizmet durur ve evet, bu sıkıntıya sebep olur. çöplerin birikmesinden ya da başka hizmetlerin aksamasından rahatsız olanların yapması gereken tek şey işçilerin taleplerinin kabul edilmesi için baskı yapmak! çok kullandıkları bir argüman da pandemi. oysa covid’le ilgili bugüne kadar duyup okuduklarımızda çöpten yayılabileceğine dair bir bilgi yok! 

başta değindiğim soruya döneceğim: sol siyasetin tabanı kimdir; okumuşlar, entelektüeller, “aydın”lar mı yoksa haklarından, insanca yaşam koşullarından, can güvenliğinden yoksun, yoksul yığınlar mı? sol siyaset, eğitim, kültür ayrıcalığına sahip ve buna rağmen hayal ettiği hayatı kuramamış olanların, cahil bırakılmışların tercihlerine duyduğu tepki midir? kendisini geleceksiz bırakan sistemi boşverip “çöpçülerin” ücretine gözünü dikenlerin laik bir yaşam sürme hakkı mıdır? sol siyasetin temelleri arasında emekle ilgili politikalar, emekçi hakları bir ayrıntıdan mı ibarettir?

chp’li siyasetçiler ekonomik krizle ilgili konuşmalarında sürekli olarak esnafların durumunu anlatıyor, esnaf ziyaretleri yapıyor. bunun bir sebebi esnafların akp seçmeni olması. veli ağababa’nın, ucuz marketleri kanserli hücrelere benzettiği konuşmayı dinlemişsinizdir. bunların esnafa zarar verdiği doğrudur ama eli rahat olmayan herkesin buralarda bir nebze daha rahat alışveriş edebildiği de doğru. (ben de pazardan ve o üç harfli marketlerden alışveriş ediyorum.) güçlü, tabanla bağları bulunan bir sol hareket, bakkala ve markete, temel ihtiyaç maddelerinin ucuza temin edilebildiği kooperatiflerle cevap verir. çünkü odağında yoksullar ve onların hayatı vardır.

esnaf zamanla işçileşecek. aynı şey, doktor, avukat gibi yüksek gelire ulaşabilen serbest meslek erbabı için de geçerli. sol, bu süreçlere karşı mı durur yoksa sonuçlarıyla -yani tüm emekçilerin hakları, çalışma koşulları, ücreti vb- ile uğraşır?

avrupa’da sosyal demokrasinin tarihinde işçi hareketinin önemli bir yeri var. türkiye’de sosyal demokrasi diye önümüze sürülen chp’nin tarihi böyle değil. ama bu konuda tek eksiklik orada mı? onun solundaki kesimlerin odağında da sınıfın hakları ve mücadelesi yok. bunun müsebbibi de çok sık iddia edildiği gibi kürt hareketi, kadın hareketi, lgbti+ hareket yani kimlik politikası olarak tanımlanan hareketler değil. (kimlik politikası olarak tanımlanan diyorum çünkü kadınların da sınıf olduğunu düşünüyorum.)

bunun, dört temel sebebi var bence. bu sebeplerden birincisi şu:  eğrisiyle doğrusuyla bir sendikal gelenek oluşturan türkiye komünist partisi’nin, son genel sekreteri haydar kutlu (nabi yağcı) olan türkiye komünist partisi’nin likide olmuş olması ve bu likidasyonun 12 eylül cuntasının sendikal harekete vurduğu darbeyle yakın tarihlerde gerçekleşmesi. ikincisi, 12 eylül cuntasının ardından gelen dönemde insan hakları mücadelesinin yakıcılığının solun gündemini işgal etmesi ve ideolojik önceliklerini değiştirmesi.

üçüncü sebep kürt özgürlük hareketinin mobilize ettiği özellikle kürt olmayan kesimlerin avrupa başta olmak üzere batı yanlısı entelektüeller olması.

dördüncü sebepse, geçtiğimiz 20 yılda ortaya çıktı. akp iktidarının laik, şehirli hayatı ve bilimsel düşünceyi (burada sadece akademiyi değil aynı zamanda pozitif bilimlerle ilişkiyi kastediyorum)  hedef almasıyla daha önce hareketlenmemiş kesimlerin harekete geçmesi ve muhalefetin merkezine oturması.

bu dört etmen sol siyasetin odağını kaydırdı, kaydırıyor. belediyelerde süren greve verilen tepkilerde bunun sonuçlarını görüyoruz. bugün yaptığımız her şey yarın tarih olacak, yarını bugünden yazmak için kolları sıvamanın, kafayı toplamanın zamanı.

bu yazıda özge yurttaş’ın büyük katkısı var, teşekkür ediyorum.