İnternet erişimi oldukça, çekilen mini bir videonun dünyaya açılabildiği zamanlardayız. Herkesin kendi videosunun kurgucusu, yönetmeni, senaristi ve oyuncusu olduğu, komedisi dramı, bilgi paylaşımıyla ilginç bir açık hava yaşam sinemasındayız… Milyarlarca insan, milyarlarca hayat, ân ve video demek bu. Niteliğine bakmaksızın böylesi bol içerikli bir görsel dünyada, Gülten Akın’ın “İlkyaz” şiirindeki “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” dizesindeki “ince şeyler” var kalabilmek için zahmetli yollardan, dikenli tellerin arasından likitleşerek geçmeye çabalıyor. Uzun geçmişte dün de böyleydi, bugün de öyle ve yarın da muhtemelen böyle olacak. İncelikler, yaşanan dönemin toplumsal ritminden bağımsız olarak kendini var etmeye çabalayacak. Hangi çatlaktan geldiği bir türlü belirlenemeyen su sızıntısı gibi incelikler… Yok olmaya karşı zarif bir inatla ve kararlılıkla direnen incelikler…

Batı uygarlığı tıkandıkça Doğu medeniyetine döner yüzünü. Sistem tarafından tasarlanmış kitle yaşamı, kitlenin, tıkandığını hissettiği bu tasarım yaşantıya karşı yeni bir yol, başka bir yol deneme isteğiyle çatırdamaya başlar.

Anlam kayboldukça Doğu’nun felsefesinden faydalanılır. Amerika’da 1940’larda başlamak üzere Beat Kuşağı’nın ve ondan el alarak 1960’larda Hippylerin ilhamı Uzakdoğu Budizmiyle Zen felsefesiydi.

Gaia hipotezi biraz araştırıldığında, tanrının varlığına ilişkin sorulara ekolojik bir cevap verir, üstelik gayet bilimseldir dayanağı. Yunan mitolojisinde “tanrıların tanrıça annesi” ve hayat anlamına gelen Gaia’da her şey bellidir; dünya, yaşayan, canlı bir organizmadır ve tek amacı yaşamı sürdürmektir.

“Dünyanın çekirdeğinden gelen bir gümbürtü gibi…” Duyduğu sesi böyle tarif ediyor, Memoria’nın Jessica’sı, çok sevdiğimiz, aktris adıyla Tilda Swinton.

Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’ın Kolombiya’da geçen filmi Memoria, yönetmenin 2021 Cannes Jüri Ödülü’nü de aldığı son filmi, son tuhaflığı. 2010 Cannes Altın Palmiye ödüllü filmi, Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor’dan aşina olduğumuz fantastik olanı normalleştiren tarzıyla, Memoria’da da seyirciyi yavaşlatan, mümkün olduğu kadar frene basılmasını talep eden uzun planlarla başka türlü bir seyre davet ediyor. Sıkılmak da sevmek de mümkün.

Geniş açı, uzun çekimleriyle filmde, orkide üreticisi Jessica’yı oynayan Tilda Swinton’ı yüzüyle değil adeta akıp gittiği yaşamın içindeki bedeniyle görüyoruz. Jessica, hastanede tedavi gören kız kardeşini ziyarete gelmiştir ve sadece kendisinin duyduğu sesi bir ses teknisyenine yukarıdaki gibi tarif eder. Tam da Gaia’nın yaşam güdüsünü tarifle: “Dünyanın çekirdeğinden gelen bir gümbürtü gibi…”

Filmde sessizliği uzun uzun görmemizi sağlayan yönetmen, uzun süren bir meditasyondaymışçasına zamanı donduruyor. Seyirciye de bunu yapmasını, “şimdi bir film izliyorum” dikkati ve farkındalığından çok, “şimdi bir ormana akıyorum, geçmişin, geleceğin ve öte zamanların hepsinin içindeyim, hepsiyim” duygusuyla kendini filme bırakmasını öneriyor.

Marguerite Duras’nın romanından uyarlanan, Alain Resnais’in yönettiği, 1959 yapımı Hiroshima Mon Amour’daki Elle’in Lui’ye anılarını ve travmalarını anlattığı sahne ile Jessica’nın Hernán’a (Elkin Diaz) onun evinde anlattıkları bire bir denecek kadar benzerlik içinde.

Jessica’nın her şeyi hatırladığından ve daha fazla anı kaydetmemek için köyündeki evinden pek çıkmayan Hernán’ın anlattıklarıyla cevap bulan soruları filmin de kozmik bir kapıya açılmasını sağlıyor. Mükemmel bir ses tasarımına sahip film, başka zamanların ve başka yaşamların, canlıların ortak yaşam alanında –Gaia’da- biriktiğini, zamanlar aşarak birbirini etkileyebildiğini ve ilkel dokuyla kozmik dokunun iç içeliğini gösteriyor.

“Neden ağlıyorsun ki, bunlar senin hatıraların değil” diyen Hernán’ın karşısındaki Jessica kolektif acının tesirinde, uykusuzluğunun ve duyduğu sesin nedenini bulduğunda meditasyonun da sonuna geliriz.