Sen benim kesik parmağımdın...



Artı Gerçek

Ne kadar dolaşsam da kendi içimde yine dönüp dolaşıp labirentlerimin başına dönüyordum. Bütün dünyayı, bütün insanları içime toplamıştım sanki.


Otelin penceresinden iskelede bekleyen vapura doğru koşar adım gidişini seyretmeye başladım. Gösterişli ve bakımlıydı… Gece pek fark etmemiştim üzerinde bu denli kaliteli giysiler olduğunu… İskeleye  yaklaştığı sırada acele etmekten vazgeçmişti. Kaptanın kendisini gördüğünü ve bekleyeceğini anlamıştı belki de. Dışarda kalan son yolcuydu ve gerçekten kaptan onu bekliyordu… Yürüyüşü, kendinden emin hali, kıyafeti  görenlerde saygı uyandırıyordu demek ki…Ben de herkes gibi etkilenmiş olabilir miydim bu durumdan. Eğer öyleyse… Bir anda kendime yabancılaştığımı hissettim. Bu duyguma derin bir yalnız duygusu karıştı… İskele çekilmişti. O vapura atlamaktan bir an çekindi… Bunu fark eden kravatlı, memur tipli bir adam ellini uzattı…Vapura atlarken o kısa kesilmiş kumral saçları rüzgarda hafifçe savruldu…Onun kendinden emin, o güvenli haline rağmen savrulmuştu saçları…Gece boyu okşayıp kokladığım saçları…Çocuksuydu bu saçlar. Çıplaklığına çok uyuyordu. Onu benim gözümde korunaksız ve bana yakın kılıyordu. Sığındığı imajına aykırı düşüyordu…Bu pahalı giysilerin arkasına saklandığında ne kadar yabancım gibi görünse de, açıkta kalan saçları onu bana o kadar tanıdık kılıyordu…

Elini tutup onu vapura çeken memur kılıklı adamı kıskandığımı hissettim birden. Bu kadar kısa sürede onu bu denli sahiplenmiş oluşuma çok şaşırmıştım. Telefonda duyduğum bir ses… Sonra buluşmamız ve sabaha kadar süren beni benden kopartan sevişmemiz, sonra da telaşlı, bir gece önce yaşadığımız derinliğe hiç uynayan ayrılışımız…Hepsi buydu. Bu gün işe gitmeyip benimle bu adada kalsaydı herşey farklı mı olacaktı… Hiç tanımadığı bir adama elini uzatmasını şimdi olduğundan daha mı çok kıskanacaktım yoksa… Bilmiyordum gerçekten. Aslında biliyordum, ama bilmemezlikten geliyordum…Aslında her şey olması gerektiği gibiydi, ama ben bir şeyleri kabullenemiyordum. Bir tür sezgiydi bu… O bugüne dek tanıdığım kadınlardan çok farlıydı…Kafamda onun için yazdığım hiçbir senaryoya, bu senaryolarda ona yakışacağını umduğum hiçbir role uymayacaktı…Peki, buna nasıl inanmıştım? Şimdi bu hissettiklerim sevişmenin yorgunluğuyla sabaha karşı daldığı o kısa uykudan cep telefonun alarmıyla birden uyanıp ve ona sarılı kollarımı iterek, işe geç kaldım, bir an önce hazırlamalıyım, derken, beni o an için yok sayması, sabahın oluşuyla sanki bambaşka bir kişiliğe bürünmesi yüzünden değildi sadece… Benim onu daha çok görebilmek için hiç uyumadan ona sarılmam, onun beni unutup uykuya yenik düşmesi de değildi… Daha başka şeyler vardı bu hissettiklerimde… Sanki bütün bunları yaşamadan neler olacağını sezmiş gibiydim. Onun sesini telefonda duyduğum anda doğmuştu içime bunlar. Anlamıştım, onun beni sevdiğinden daha çok sevecektim onu. Belki de ilk kez kendime ördüğüm duvarı yıkıp dışarı çıkacaktım… Belki de ilk kez içinde gizlendiğim fanusun beni koruyan camını kırıp, bir başkası olma pahasına bugüne dek kendim için uygun bulduğum yolların dışına çıkacaktım… İçimde sevme açlığının giyotinine sonunu düşünmeden uzatmıştım boynumu. Çünkü yıllar var ki sevilmekten sevmeye imkan bulamamıştı…Çünkü yıllar var ki o sonu gelmez anlaşılma isteğim yüzünden anlama yeteneğini yitirmiştim…Yazabilmek için başkalarının kanında kaybolmayı değil, kendi kanımda boğulmayı istemiştim…Çünkü öyle sevdalıyım ki kendi kanıma ve öyle iyi tanıyordum ki onu,ne kadar kendi derinliğimde olsam da sabah yine kalbimde uyanacağımı biliyordum…Ne kadar dolaşsam da kendi içimde yine dönüp dolaşıp labirentlerimin başına dönüyordum. Bütün dünyayı, bütün insanları içime toplamıştım sanki. Bir ömür boyu yeterdi onlar bana… Her şey benim içimde başlıyor, benim içimde bitiyordu nasılsa…Dünyayı ve insanları anlamak için kendimden dışar değil, gözlerimi kendi içime yöneltiyordum…Dünyanın ve insanların nereye gittiğini anlamak için kendimden ötelere, o zifili aydınlığa değil, içimdeki o derin karanlığa bekliyordum…İçimde bir şeyler bana dünyanın kötüye gittiğini işaret ediyorsa, hiç düşünmeden dışardaki dünyada da bir şeylerin kötüye gittiğini hissediyordum…Bu kendime saplanıp kalmışlığın bedelini çok ağır ödüyorsam da, yazabilmek, üretebilmek adına bu ağır bedelleri o kadar da gözümde büyütmüyordum…Bu ağır bedellerden biride yıllardır hiçbir kadınla bir kez olsun bile kendimi unutarak sevişememdi…Çünkü içimde kurduğum denge yüzünden kiminle sevişsem sımsıkı sarıldığım o karanlık varlığımdan dışar çıkmak istemiyordum…Yılların sonunda oluşturduğum o iç dengem bozulmasın, karşıma kim çıkarsa çıksın beni benden kopartmasın diye hemen onunla arama bir set çekiyor, hemen duvarlarımı örüyor, onunla sevişiyor görünüp aslında onun üzerinden kendimi seviyordum… Onu sevmediğimden değil, onu kendimden çok seversem dengem bozulur, kendimi yitiririmdiye, onun sevgisinden kendime yeni bir yalnızlık durağı daha kuruyor, hayata,dışarı, yollara çıkacağıma, biraz daha kendi içime kaçıyordum… Bu yüzden kim beni sevse dışardaki hayattan beni biraz daha kopartıyor ve hiç olmadığı kadar kendi kanıma daha sevdalı yapıyordu… Bu yüzden kiminle olsam onca yıldır süren yalnızlığımın ne kadar haklı bir yalnızlık olduğunu düşündürüyordu bana… O beni seve dursun,ben o sırada çocukluğumun saçlarını okşar gibi yalnızlığımın saçlarını okşuyor oluyordum… Buradayım, diyordum yalnızlığıma, bak yanındayım, kimse beni senden ayıramaz, hem kim beni senden daha çok sevebilir ki, hepsi gelip geçici bu insanların, oysa bir sen varsın, bir de ölümüm var. Korkma, ölene dek birlikteyiz seninle, seni kimse kopartamaz benden…Bazı geceler odamdaki aynanın karşısına geçer, çırılçıplak soyunduktan sonra parmaklarımı vücudumun en mahrem yerlerinde gezdirir, sonra da parmaklarıma  bulaşan o kokuyu soluksuz kalıncaya kadar koklardım… Yalnızlığımın kokusuydu bu…Kimse bu kokuyla rama giremezdi…

 Otelin penceresinden iskeleden ağır ağır uzaklaşan vapuru seyrederken bu kokuyla arama onun girdiğini hissediyordum. Yalnızlığım terk ediyordu beni tıpkı bu iskeleden uzaklaşan vapur gibi… Artık her ayrılıktan sonra kendime bir kez daha sevdalanmış olarak dönemeyecektim kendime… Sanki her şeyim bu giden vapurda kalmıştı… Her ayrılıktan sonra yüzümdeki o hüzünlü, ama bir o kadar da haklı gülümseyişiyle önünde durduğum ve bana kalbimin odasını açan o büyük kapının anahtarı da…

 Aramızdaki mesafe artık ne kadar uzak olsa da buradan, bu pencereden onu görebiliyordum. Bana bakıyordu sanki… Üzerindeki kıyafetlere hiç yakışmayan bir çocuksulukla onca kalabalığın arasından uzanıp onu gözlerimle uğurlayıp uğurlamadığımı bilmek ve görmek istiyordu… Ama beni görmesi mümkün değildi, çünkü penceremde patlayan sabah güneşinin ışıkları buna engel oluyordu…  Ama ben ona ne kadar uzak olursam olayım gözlerindek i o altın yansımaları görebiliyordum ve o yansımalardaki, ya şimdi ya da bir daha asla cümlesini… Şimdi, diyordu içimdeki o çok tanıdık ses, şimdi… Ama hiçbir şey eskisi olmayacak bunu unutma diyordu, aynı ses… Ne tuhaf içimdeki aynı ses iki farklı şey söylüyor ve ikisine de inanmamı bekliyordu benden… İçimdeki o ses bile artık bana sadık, bana açık değildi… O bile kensini tanıyamıyordu artık. Ya da içimde bilmediğim başka bir gücün emrine girmişti.

Hiç acele etmeden üstümü giyindim. Şaşırıyordum kendime, yıllardır nerdeyse her sabah uyandığımda varlığıma yapışan o uğursuz sıkıntı yoktu üzerimde. Yine her şeye geç kaldın, yapacaklarının çoğunu yapmadın, hep eksiksin, hep yetersizsin sözleritenimi yırtmıyordu artık… Sanki o çok iyi bildiğim zamanın dışına çıkmış, sınırları, akrebi ve yelkovanı olmayan bir başka zamanın içine dalmıştım… Kaybedecek neyi varsa kaybetmiş, ama bundan dolayı üzerindeki bütün yüklerden ve korkulardan arınmış birinin gönül rahatlığıyla onunla bir gece önce seviştiğim yatağı seyrediyordum… Telefonda duyduğum o ses işte beni bu yatağa kadar sürüklemişti… Bir gece önce bu yatakta ölmüş ve orada yeniden doğmuştum… Bu yatak hem doğum yatağım, hem de tabutum olmuştu. Belki de hayatımda ilk kez ölümüme kendim karar vermiş ve öldükten sonra kimsenin yardımı olmadan doğumumu kendim yaptırmıştım… Bu odayı son kez daha seyrederken farkında olmadan parmaklarımı koklamaya başladım…Artık orada yalnızlığımın o eski kokusu ye rine onun eşsiz kokusu vardı. Sanki  bütün gece onunla değildi de kokusuyla sevişmiştim. Sonra parmaklarımdaki koku yetmemiş olacak ki seviştiğimiz yatağın çarşafını koklamaya başladım… Yalnızlığımdan daha güzeldi bu koku. Hem çok kırılgan, hem de çok güçlüydü… Yakını uzak eden, uzaklığı bir anda yakına çeviren kendine aşık bir kokuydu… Bu kokuyu her zaman hissedebilmek için sonsuza dek dek mutsuz ve kendimden ayrı kalmaya hiç,ama hiç üzülmeden razı olacağımı hissettim bir an. Bunu hissedince derin bir korku sardı benliğimi, çok eski bir korku. 'Ne yapıyorum ben?' diye söylendim kendime, dur biraz; ama zaafıma yenilip yeniden çarşafı soluk soluğa koklamaya başladım… Sanki çarşafı değil de kaderimi kokluyor gibiydim o an… Sanki yıllardır isteyipte bir türlü sahip olamadığım ne varsa bu kokuda saklıydı. Bu güne dek ne yaşadımsa boşuna yaşadığımı hatırlatıyordu bu koku… Neye sahipsem aslında bunların hiçbirinin bir anlamı olmadığını hissettiriyordu. Hayatımda eksik olan ne varsa bu koku tamamlayacaktı sanki. Nerde kalmışsa hayatım oradan başlayacaktı. Hayatımı sonu gelmeyen bir çocukluğa bile dönüştürebilirdi, razıydım… Bu koku benden ne istese onu yaşamaya hazırdım…

Bir koku için hayat nasıl olur da değiştirilebilir sorusunu kendime sorduğum an Sait Faik’in, Menekşeli Vadi, adlı öyküsü geldi gözümün önüme… Bu öyküde karısıyla birlikte bostanlarında yetiştirdikleri sebzelerini dükkanında satan bir manavın hayatın monotonluğundan kurtulabilmek için gittiği bir pavyonda tanıştığı ve sonra da aşık olduğu konsomatrist bir kadınla yaşadığı o tutkulu ilişkiyi anlatıyordu… Manav  konsomatrist kadına kendisini öylesine kaptırmıştı ki, evine yedi sene boyunca uğramamıştı. Bu arada aşık olduğu bu kadın için hapse giriyor, onun yolunda bütün parasını kaybediyordu. Sait Faik manavın ağzından onun öyküsünü dinledikten sonra … 'Neden?' diye sorar; 'Neden bir kadın yüzünden bunca acıya katlandın, evine gitmedin, karını, çocuklarını yedi senedir arayıp sormadın? Neydi bu kadında seni böylesine çeken?' Manav önce utanarak susar, ardından gözlerini kısarak uzaklara bakar, o uzaklarda hayatını bunca alt üst eden tutkusuyla yüzleşir, bir an, sonra da Sait Faik’e sadece şunu söyler: 'Çok güzel kokuyordu, çok güzel…'

O manavın içinde yıllardır büyüttüğü boşluğu bir gece tanıştığı pavyon kadınının o güzel kokusu doldurmuştu. O koku hayatının o güne dek sarıldığı bütün anlamlarını bir anda yok etmiş, hepsinin yerini almıştı…Hayat ne kadar gerçekse, aşık olduğu kadının kokusu da o kadar gerçekti o adam için. Hayat ne kadar acımasızsa, doldurulmadığı zaman o büyük boşluk da er geç bir gün  hayat kadar acımasız ve gerçek oluyor,dahası onun üstüne çıkıyordu… Şüphesiz o sadece güzel bir koku değil, ardında doyurulmamış yoksunluklar, bastırılmış özlemler taşıyan ve insanın derinliklerinde saklı birçok sevgi sembolünü içinde barındırıyordu… Ve hiç iyileşmeyecek hastalıkları da…

Bunları düşünerek otelden çıkıp sahilde yürümeye başladım.İçimi ısıtan güneş de benim gibi kendi zamanının dışına çıkmıştı… Hava bu güz sonuna göre öylesine sıcak tı ki üzerimdeki anorağım beni terletmeye başlamıştı. Anorağımı elime alıp iskelenin hemen arkasına yan yana dizilen kahvelere doğru yöneldim.İçimde garip bir hafiflik vardı.Zamanın dışına itilmişliğin ve ne yapacağını bilememenin verdiği bir hafiflikti bu.Sanki sonsuz bir tatile çıkmıştım.Kimseye verilecek bir hesabım yok gibiydi.Hasta insanların yaşadığı duyguya benzer bir duyguydu yaşadığım.İnsanlara yıllardır duyduğum o marazi sorumluluk duygusundan kurtulmuş gibiydim. Herkesin gözü benim üzerimdeydi, ama ben yine de kendimi yetim ve terk edilmiş gibi hissediyordum… Ve ne tuhaf ki bu yetimlik ve terk edilmiş duygusu içimi acıtmıyordu… Hüzünlüydüm,ama mutsuz değildim. Hayatın dışına itilmiş gibiydim, ama yaşam sevinciyle doluydum… Hüzün dolu bir yaşam sevinciydi bu…

    Kahvelerden birine oturdum ve denizi seyretmeye başladım. Masmavi bir doluluk içimi doldurdu birden. Önümde uzayıp giden deniz dünyanın bütün denizlerini, bütün adalarını, vapurlarını, gemilerini, iskelelerin arkasına dizili bütün kahvelerini bana taşıyor gibiydi. Önümdeki denize bakarak  dünyadaki bütün denizleri görebiliyordum sanki… Hiçbir yere yetişme telaşım kalmadığı için nereye ve neye baksam sanki onlardan bir parçaymışım hepsi içimde hissediyordum. Bugüne dek sahip olduğum her şeyi  kaybettiğimi hissettiğim için sanki her şeyi yeniden kazanmış gibiydim… Bütün yalınlığıyla, bütün berraklığıyla… Gördüğüm her şeyi sanki ilk kez görüyormuş gibiydim… Ben dünyaydım sanki ve benimle birlikte dünya da her şeyini kaybetmiş, her şeyini kaybettiği için sanki her şeyi  yeniden kazanmış gibiydi… Sanki dünya benim gözlerimde, benim  varlığımda  ilkel çağlarına dönmüş gibiydi… Korkunç acılar,korkunç dramlar yaşanmış ve bütün bunların sonuna gelinmiş ve her şey o ilk günkü masumluğuna ve ilkelliğine yeniden dönmüş gibiydi… Kıyıya vuran dalgalar yaşanan onca vahşete tanıklık ettikleri için sanki yaraları hala kanayan kayaları sanki bir daha  o günlere dönülmeyecek gibi acelesiz bir şefkatle okşuyor gibiydi… Ne garip diye düşündüm bir an,daha önce hiç yaşamadığım bu duyguları önce sesine vurulduğum,sonra  da ilk tanıştığımız gece seviştiğim ve sabah olur olmaz,işe geç kaldım,biran önce hazırlanmalıyım,deyip iskeleye yanaşan ilk vapurla çekip  giden o kadın yaşatıyordu bana… Sahiden bu kadar derin bir şey miydi onunla paylaştığım? Bana seni ,işimi, yapmam gerekenleri, daha önce kim olduğumu bile unutturacak ne yaşamıştım ki onunla? Bunu kendime sorduğum anda parmaklarım dünyanın ilk hali gibi kokuyordu… Yaşanması gereken ne varsa yaşanmış ve bitmiş ve her şey yeniden başlamış gibiydi.Ve dünyanın bu haline ilk kez tanık olanlardan biriydim belki de ben… Ve ne acı ki bu şehirde yaşayan milyonlarca insan benim bu gördüklerimi, bu hissettiklerimi henüz görmüyor ve hissetmiyordu… O an kendimi çok yalnız hissettim,ama bu yalnızlık duygusu daha önce hisssettiğim yalnızlıklara hiç benzemiyordu. Hatta bana tuhaf bir ayrıcalık duygusu veriyordu… Bu ayrıcalık duygusuyla  geldiğim bir gün önce geldiğim şehre bakmaya başladım… İşte o an sen yine düştün aklıma…Bu şehrin içinde bir yerlerde beni merak edip duruyor ve belki de büyük bir telaşla seni aramamı bekliyordun. Çünkü neredeyse yirmi  dört saattir seni aramamıştım.Bu yaptığım büyük bir sorumsuzluktu… Ama nedense bu sorumsuzluk duygusu bana kendimi hiç de suçlu hissettirmiyordu. Şaşırıyordum bu halime. Gözlerimdeki perde dünyanın ilk halini görecek kadar kalkmıştı,ama sanki başka bir perde gelmiş ve daha önceki hayatıma ilişkin bütün sorumlulukları silip götürmüşrü… Bir suçtu sana yaptığım,hem de ağır bir suç… Seni hiç hak etmediğin halde bir başka kadınla aldatmış ve ne kadar merak içinde olduğunu bile bile saatlerdir aramamıştım. Ama bütün bu düşündüklerim beni suçlu olduğum duygusuna sürüklemiyordu… Sanki sana bütün bu yaşadıklarımı, bu hissedişlerimin beni dünyanın ilk halini görmeme nasıl neden olduğunu anlatsam, beni senin de anlayabileceğine inanıyordum garip bir safdililikle…

Bu düşüncelere daldığım sırada kahvenin kapalı bölümünde işsiz güçsüz birkaç adalının seyrettiği televizyondan gelen sese takıldı aklım.Haberlri okuyan spiker savaşın kaçınılmaz olduğundan, Amerika’nın Irak’a saldıracağı zamanın artık gelip çattığından söz ediyordu… Saatlerdir kapılmaktan büyük bir haz aldığım düşlerden sıyrılıp haberi dinlemeye başladım.Bir anda dünyanın her şeyin yaşanıp son bulduğu o en masum ve en ilkel halinden bugünkü haline dönmüştüm… Spiker haberin bir sonraki bölümünde olası savaşı önlemek için dünyanın bir çok yerinden ve Türkiye’ den Iraka’a gitmek üzere yola çıkan o gönüllü insanlardan canlı kalkanlardan bahsediyordu… Bu haberi duyar duymaz yerimden kalkıp televizyonun olduğu tarafa doğru yöneldim. Canlı kalkan olarak Türkiye’den kimlerin gittiğini merak ediyor, dahası hayranlık duyuyordum bu insanlara… Irak’a neden gittiklerini düzenledikleri bir basın toplantısıyla açıklayan canlı kalkan’lardan birini hemen tanımdım.Onu unutmam mümkün müydü? Yıllar önce katıldığım bir siyasi toplantının dönüşünde içinde gazetecilerin de olduğu bir otobüste tanımıştım onu ilk kez.Yol boyunca hep o konuşuyordu… Esprili,insanları konuşmalarıyla hemen etkisi altına alan biridi.Onu dinleyenler arasında kolu sakat bir gazeteci  kız da vardı. Bu kız da onu ilgiyle ve zaman zaman gülerek dinliyordu.Ve bu kişi gecenin ilerleyen saatlerinde kolu sakat olan gazeteci kızla uğraşmaya başladı.Ona durmadan; Bu sakat kolla nasıl gazetecilik yapıyorsun? Gel vazgeç sen bu sevdadan… Bak bu kadar işsiz gazeteci var… Göster bakalım o kolla nasıl fotoğraf çekiyorsun?

Ne acıydı ki o gazeteci kızdan başka herkes onun bu acımasız esprilerine gülüp duruyordu… ancak bir ara kolu sakat kız karşılaştığı bu haksızlığa daha fazla dayanamayıp ağlamaya başlayınca oradaki herkes bu korkunç alaylara ortak oldukları için utanıp önüne bakmaya başlamıştı… Sanıyorum o çaresiz kızın düştüğü bu acıklı durumu en iyi ben anlamıştım… Çünkü benim de sol elimin baş parmağı küçükken geçirdiğim bir kaza sonucu kesilmişti. Ve ben bunun eksikliğini ve acısını yıllarca çekmiştim. Ve daha dün gece kesik parmağımı o görmesin diye sol elimi hep pantolonmun ya da anorağımın ceplerine sokarak gizlemeye çalışmıştım, ama onun bu durumumu benimle karşılaştığı ilk anlardan itibaren fark ettiğini hissetmiştim. Kendisiyle çok meşgul biri gibi görünse de kimi ayrıntıları çok iyi gördüğünü hissetmiştim nedense… Ve neredeyse  bütün gece elimi görmeye  çalışmış ve sonunda  dayanamayıp sormuştu: 'Neden  sol elini hep ceplerinde tutuyorsun?' Anlamıştım, artık onu saklamak geresizdi… Bir parmağı kesik olan elimi çıkarıp masanın üzerine koydum: 'İnsan bir kusuru varsa onu gizlemek ister' dedim sadece… Sağ eliyle sol elimi tutarak: 'Biliyor musun, seni ilk  gördüğümde anlamıştım böyle bir şey olduğunu, hem çok da abartılacak bir şey değil bu…' Ve sonra da yüzüme alaycı bir gülümseyişle bakarak: 'İnsan belli bir yaşa gelince komplekslerini aşmalı' demişti…

İskeleye bir vapur yanaşıyordu. İçtiğim çayların parasını garsona aceleyle ödeyerek iskeleye doğru koşmaya başladım. Sana karşı saatlerdir hissettmediğim suçluluk duygusunun sol elimin kesik parmağı kadar acı vermeye başladığını hissetmiştim bir anda… Vapura binince cep telefonumdan arayıp sana eve döndüğümü söylerken sesim titriyordu. Çünkü sen benim herkesten gizlediğim, ama acısını ve yokluğunu hiç olmadık zamanlarda hissettiğim kesik parmağımdın… O kesik parmak ki bir tek gün bile onun sözünü etmemiştim.

  

YAZARIN TÜM YAZILARI