Avrupa Birliği'nde bir utanç toplantısı...

Türkiye'nin Avrupa Birliği ile 66 yılı bulan flörtünde bu hafta "skandal" niteliğinde gelişmeler yaşandı...

Türkiye'nin Avrupa Birliği ile 66 yılı bulan flörtünde bu hafta "skandal" niteliğinde gelişmeler yaşandı... Tüm meslek ve sosyal mücadele yaşamımda Ankara ile Brüksel arasındaki ilişkilerin çok sayıda traji-komik örneklerine tanık olduğum için pek de şaşırmadım...

Çok değil, 1 Nisan'da, Avrupa Parlamentosu'nun “Türkiye’deki Demokratik Baskılar ve Ekrem İmamoğlu’nun Tutuklanması” konulu oturumunun açılış konuşmasını yapan Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Marta Kos, Türkiye'ye yapacağı ziyaretleri, 11-13 Nisan'da düzenlenecek Antalya Diplomasi Forumu'na katılımını ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile yapacağı görüşmeyi iptal ettiğini duyurmuştu.

İmamoğlu'nun 19 Mart'ta gözaltına alınmasının ardından AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Komisyon Başkan Yardımcısı Kaja Kallas ile ortak bildiri yayınlayan Kos, yıl başından bu yana tutuklanan siyasi aktörlere değinerek, tutuklamaların "Türkiye'nin köklü demokratik geleneğine bağlılığı konusunda soru işaretlerine yol açtığını" vurgulamıştı.

AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor da, Marta Kos'un Antalya Diplomasi Forumu’na katılmama kararını "memnuniyetle karşıladığını" belirterek “Üyelik demokrasiyle ilgilidir. Sadece jeopolitik konumu Avrupa Birliği’nin kapılarını Türkiye’ye açmaya yetmeyecektir” demişti.

Şaşırtıcı da değildi... 1999 yılında AB adayı ilan edilmesine rağmen, AKP-MHP diktası döneminde demokrasi ve temel haklar alanındaki gerilemeler nedeniyle Türkiye ile üyelik sürecinde ilerleme kaydedilememiş, 2018'den itibaren de müzakereler fiilen durmuşu.

Ne var ki, üzerinden bir hafta dahi geçmeden, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve arkadaşları hâlâ zindanda iken, tüm ülke çapında tutuklamalar, işkenceler, medya yasakları sürüp giderken, 3 Nisan günü Brüksel'de, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in başkanlığındaki bir heyetin katılımıyla, AB Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ve AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Marta Kos'un başkanlığında Türkiye-AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısı yapıldı.

Üstelik, toplantıda Türkiye iş dünyasını temsil edecek TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras'ın, haklarındaki yurt dışına çıkış yasağı olduğu için, Brüksel'e gelememelerine rağmen...

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım serüveni her daim sürprizlerle ve kesintilerle dolu olagelmişti. Bu bakımdan fazla da şaşırmadım.

71 yıl öncesini anımsıyorum... Hem bir muhalif gazetede çalışıyor, hem de İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu'nda okuyordum... Bir gün teneffüs saatinde muhalif öğrenciler grubu olarak hem Türkiye'deki, hem de dış dünyadaki son gelişmeleri tartışıyorduk... Günün önemli konularından biri, 23 Ekim 1954'te Paris'te toplanan bir konferansta Federal Almanya'nın silahlanmasına izin verilerek NATO üyeliğine dahil edilmesi, üstelik Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya ile birlikte Federal Almanya'nın katılımıyla, bugünkü Avrupa Birliği'nin öncülü olan Batı Avrupa Birliği'nin kurulmasıydı.

2. Dünya Savaşı'nın baş sorumlusu olan Almanya bu birliğe dahil edilirken, 1950'den beri Avrupa Konseyi'nin, 1952'den beri de NATO'nun üyesi olan Türkiye'nin bu oluşumda adının geçmemesi biz gençler için şaşırtıcıydı...

İzmir'in Kordon Boyu'nda, okulumuza birkaç yüz metre mesafede, tüm üye devletlerin bayraklarının dalgalandığı karargahta görevli Amerikan subay ve astsubaylarının ayrıcalıkları ve küstahlıkları nedeniyle NATO'nun Türkiye'deki varlığına zaten tepkiliydik...

Ertesi gün "İktisadi Doktrinler Tarihi" dersinde profesöre nedenini sormuştum... Hocamız bu gibi konuların ders programında olmadığını belirterek herhangi bir açıklama getirmekten kaçınmıştı. Şaşırtıcı da değildi... Bu derslerde "iktisadi doktrinler" olarak David Ricardo ve Adam Smith uzun uzun anlatılır, örneğin Karl Marx'ın eleştirel olarak dahi adı geçmezdi.

Kaldı ki, özellikle o günlerin siyaset aleminde ve medyasında böyle konular tam bir tabuydu... Nasıl olmasın ki, Türkiye'nin 1952'de NATO'ya dahil edilmesini sağlayabilmek için komünistlere karşı savaşmak" üzere Kore'ye 4500 kişilik bir tugay göndermekle yetinilmemiş, bir de o ünlü "1951 Komünist Tevkifatı" başlatılmıştı.

Tam da Paris Konferansı'nda Almanya'nın katılımıyla Batı Avrupa Birliği'nin kurulmasından bir hafta önce, 17 Ekim 1954'te askeri mahkeme Türkiye Komünist Partisi'nin 118 mensubunu 10 yıla varan hapis ve 3 yıla varan sürgün cezalarına mahkum etmişti.

Tüm iktidar döneminde komünistlere her türlü baskı ve zulmü uygulamış olan CHP de, ana muhalefet partisi olarak anti-komünist ve NATO'cu tüm uygulamaların sonuna dek destekçisi olmuştu.

Türkiye'nin eski adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üyelik için ilk başvurusu devlet terörünün giderek arttığı 1959 yılında Başbakan Adnan Menderes tarafından yapıldıysa da, ortaklık anlaşmasının imzalanması ancak 12 Eylül 1963'te mümkün olabilmişti.

Ancak art arda gelen 1971 ve 1980 faşist darbeleri, ardından ANAP'ın tek parti iktidarı ve onu izleyen koalisyonlar döneminde de devlet terörü nedeniyle tam üyelik görüşmelerinin başlaması mümkün olamamıştı.

Unutulur gibi değil... 1980 darbesini izleyen ANAP'ın tek parti iktidar döneminde Başbakan Turgut Özal üyelik görüşmelerini başlatabilmek için büyük bir heyetle Brüksel'e gelmiş, Yunanistan Başbakanı Papandreu'nun da desteğiyle bir dizi temaslarda bulunduktan sonra 4 Mart 1988'de Uluslararası Basın Merkezi'nde yaptığı basın toplantısında Türk Devleti'nin anti-demokratik uygulamalara son vererek AB üyeliğine hak kazandığı şişinmesinde bulunmuştu.

Ancak insan hakları konusunda ciddi bir gelişme sağlanmadığı için Brüksel ile Ankara arasında sonuç vermeyen protokol gel-git'leri yaşanmış, Türkiye'nin adaylığı ancak 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan Helsinki Zirvesi'nde kabul edilmiş, Katılım Ortaklığı Belgesi de Avrupa Birliği Konseyi tarafından 8 Mart 2001 tarihinde onaylanmıştı.

Muhalefetteyken Avrupa Birliği'ni "siyonizm'in tuzağı" olarak niteleyen AKP yöneticileri, 2002 seçimlerinde iktidar olduktan sonra ağız değiştirerek 17 Aralık 2004 tarihinde yapılan Brüksel Zirvesi'nden "Türkiye'nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığını" belirten bir karar çıkartmayı, 3 Ekim 2005'te de üyelik müzakerelerini başlatmayı başarmışlardı.

Ne var ki, Erdoğan'ın 2015'te Kürt ulusal direnişiyle barış masasını devirmesinden ve 2016 çakma darbesini bahane ederek misli görülmemiş bir devlet terörü başlatmasından sonra Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği yeniden çıkmaza girmiştir.

Türkiye'nin sadece Avrupa Birliği'nde değil, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler nezdinde de saygı duyulur bir ortak olabilmesi için, AKP-MHP diktasının bir an önce alaşağı olmasından başka çare yoktur.

Bunun için de, sadece CHP değil, DEM Parti ve diğer sol partilerin de gerek Meclis'te, gerek yerel yönetimlerde, gerekse tüm devlet kurumlarında söz ve karar sahibi olacağı bir döneme geçilmesini sağlamak ülkemizin tüm demokratik güçlerinin ortak görevidir.