14 Mayıs 'beyaz ihtilal'inin yeşil intihali!



Artı Gerçek

DP’nin 10 yılda işlediği siyasal cürümler son 20 yıla yakın süredir AKP tarafından aynen işleniyor, fazladan 'yargısız infaz'larla…


Bugün 14 Mayıs… Bir yandan Korona dehşetinin, öte yandan İslamcı milisler terörünün kol gezdiği günümüzde DP’nin 70 yıl önceki “14 Mayıs demokrasi zaferi” AKP ve müttefikleri tarafından herhalde büyük övgülerle anılacak.

“Beyaz İhtilal” diye de göklere çıkartılan o seçimlerin yapıldığı 1950 yılında Ankara’da lise öğrencisiydim. Seçimlerden epeyce önce, demiryolcu babam bir akşam eve geldiğinde önüme bir kitap koymuştu: “Al sana okunacak bir kitap... Oku, dikkatle oku ki, çocukluk günlerinde yaşadığın çorak Anadolu’nun yoksulluğunu, acılarını unutmayasın…”

Mahmut Makal’ın Bizim Köy’üydü. Zaten kitap üzerine gazetelerde lehte aleyhte bir şeyler yazılıp duruyordu. Bir gecede okuyup bitirdim, kitabı kapattığımda yıllarca yaşamını paylaştığım çorak bozkırın insanları bir bir gözümün önünden geçmeye başladı. Örneğin Kayseri’de ilkokulun üçüncü sınıfını okuduğum Muncusun Köyü’ne köy enstitüsü mezunu ilk öğretmenlerin gelişlerini, köylüler tarafından nasıl sıcak, iftiharla karşılandıklarını anımsadım. Gözlerim yaşardı.

CHP iktidarı Türkiye’yi küçük düşürdüğü gerekçesiyle 20 yaşındaki bu genç öğretmeni nerdeyse hain ilan etmişti. Babam “Türkiye’yi savaşa sokmadı” gerekçesiyle CHP’ye sempatisi olduğu halde isyan halindeydi. CHP’ye karşılık, seçim kampanyasına tüm propaganda silahlarını kullanarak hazırlanan Demokrat Parti, Makal’a ve kitabına sahip çıkmıştı.

Türkiye’nin büyük bir politik çalkantıya hazırlandığı günlerdi. Demokrat Parti gerçekten etkin bir kampanya yürütüyor, oy vereceklerin sayısı hızla artıyordu. Artık okulda da, mahallede de konuşulan, tartışılan tek konu buydu. Genellikle DP’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin demokratlaşacağı düşüncesi yaygındı.

14 Mayıs 1950 seçimlerinin ertesi günü okula gittiğimde yer yerinde oynuyordu. 27 yıllık CHP iktidarı yıkılmış, Demokrat Parti mutlak çoğunlukla iktidara gelmişti.

Okulda da her şeyi bir yana koymuş, varsa yoksa seçimleri tartışıyorduk. Cumhurbaşkanı kim, başbakan kim olacaktı?

Seçim sonuçları kesinleştikten bir iki gün sonra yeni seçilen milletvekilleri Ankara’ya akın etmeye başladılar. Birkaç arkadaş dersleri asıp doğru yeni milletvekillerinin Meclis’e gelişini izlemeye gitmiştik. Meclis’in önü ana baba günüydü. Anadolu’nun dört bir yanından seçilen milletvekillerinin büyük kısmı belki de Ankara’yı ilk kez görüyordu, bazıları yerel kıyafetleriyle gelmişlerdi.

Her yeni milletvekilinin gelişinde, Meclis önünde toplanan kalabalık “Yaşasın halkın gerçek temsilcileri” diye tezahürat yapıyordu.

Bizim evde ise kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Babam kaşları çatık, barut fıçısı gibiydi. Annem, fazla azgınlık edip babamı kızdırmaması için beş yaşındaki afacan kızkardeşim Çiğdem’e esaslı bir zılgıt geçmişti. Ben de hemen hemen hiç konuşmuyor, özellikle güncel politik olaylar üzerine herhangi bir söz etmekten dikkatle kaçınıyordum.

Seçimleri izleyen yaz tatili günlerinde İstanbul’da babaannemin yanına gönderildim. Komşumuz Romanya göçmeni Tevhide Teyze’nin yanına katmışlardı beni. Trendeki 2. mevki kompartımanımızda ana sohbet konusu, o sıralarda ismi duyulmaya başlayan Zeki Müren olmakla beraber, Kemalist eğitimden geçmiş benim gibi bir genç için şoke edici diyaloglar da eksik olmuyordu. Özellikle kendisinin kaç yıllık öğretmen olduğunu sürekli vurgulayan orta yaşlı bir yolcu “Artık tarih kitaplarının da yeniden yazılması lazım” diyordu, “Yıllarca bizi yalanlara alet ettiler. İnönü Zaferi’ymiş... Öyle bir zafer yok, İnönü muharebesi Türk tarihinin en büyük hezimetlerinden biridir.”

Kompartımanda ağzı laf yapan bir başka kişi de onaylıyordu tüm söylediklerini.

İstanbul’a kafam tamamen allak bullak olarak indim. Babaannemin semti Eyüp Sultan, Demokrat Parti zaferininin tadını bir başka çıkartıyordu. Başta Defterdar Fabrikası işçisi komşularımız olmak üzere herkeste dinsel özgürlüklere yeniden kavuşmanın coşkusu vardı. İşçi hakları, demokratik haklar falan değil, varsa yoksa ezanın minarelerden ne zaman Arapça okunmaya başlayacağı tartışılıyordu.

O gün de geldi... Babaannemin avuç içi kadar bahçesinde kitap okurken mahallede birden âdeta kıyamet koptu. Herkes sokaklara dökülmüş “Allahım sana şükürler olsun, bu günleri de gördük...” diyerek birbirini kucaklıyordu. Herkesin derdi, Allah-u Ekber’i duyabilmekti. Arnavut kaldırımlı, yan duvarları mezar taşlarıyla süslü dar sokaklardan Eyüp Sultan’a doğru inanılmaz bir yarış başlamıştı.

DP’nin yarattığı bu dinsel coşkuyu tüm renkliliğiyle İstanbul’un en ruhani semti Eyüp’te yaşadıktan sonra tatilden Ankara’ya döndüğümde yeni iktidarın iki sürpriziyle daha karşılaşacaktım.

Çıkartılan bir genel af yasasıyla yıllardır hapislerde çürütülen Nazım Hikmet salıverilmişti. Evdeki kitaplıkta gerilere gizlenen, gizli gizli okunan Nazım Hikmet kitapları yeniden kolay ulaşılabilir yerlerdeydi.

Ne ki, birkaç hafta sonra bir başka kararla Türkiye’nin gündemi ve yönelimi birden bire değişecekti. Temmuz ayının sonlarıydı... Denizciler Caddesi’nde dalgın dalgın yürüyordum ki, bir yakın akrabamızın yetişkin oğlu koşa koşa gelip boynuma sarıldı: “Haberin var mı? ” dedi, “Kore’ye asker yolluyoruz. Meclis’ten karar çıktı! Bugün Türk Milleti olarak büyük bir utançtan kurtuluyoruz. İkinci Dünya Savaşı’na girip Mehmetçik’in kahramanlığını yedi düvele gösteremedik. Nihayet şan ve zafer günleri geldi! ”

Kore Savaşı’na katılım, onun ulufesi olarak NATO kapılarının Türkiye’ye açılması, üstelik sosyalist ülke Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmen akını anti-komünist histeriyi iyice azdırmıştı. Türkiye komünizme karşı Batı’nın ileri karakolu olma yolunda hızla ilerliyordu.

Nazım Hikmet’in aftan yararlanarak hapisten çıkmış olmasının yarattığı hoşgörü havası da birdenbire dağılmıştı. Türk Barışseverler Cemiyeti, Kore’ye asker gönderilmesine karşı bir bildiri yayınlayınca kıyamet kopmuş, tekrar komünist tutuklamaları gündeme gelmişti.

Bir gün okuldan geldiğimde annem, son derece üzgün, arka sokaktaki komşularımızdan bir terzinin ve eşinin “komünistlik”ten tutuklandığını söyledi. Allak bullak olmuştum. Terziyle pek beraber olamamıştık ama eşi son derece kişilikli bir kadındı, arada bir anneme misafirliğe gelir, günlük olaylar üzerine kimseden duymadığımız yorumlar yapar, özellikle de hem DP iktidarını hem de muhalefetteki CHP’yi eleştirirdi.

Mahallede tutuklama olayından sonra dedikodunun bini bir paraydı. Göğüslerinin arasında komünist belgeler ele geçirildiği, bilmem nereye sabotaj yapmaya hazırlandıkları bire bin katılarak anlatılıyordu. Herkes “komünist” damgası yiyerek başının derde gireceğinden korkuyordu.

Ünlü 1951 TKP tutuklamaları başlamıştı, devr-i demokraside bir askeri mahkeme 17 Ekim 1954’te ülkenin 132 değerli aydınını “komünistler” diyerek ağır hapis cezalarına mahkûm edecekti.

Bir yıl sonra da, “demokrat” iktidarın kışkırtmalarıyla İstanbul ve İzmir kentleri başta Rumlar olmak üzere tüm gayrimüslimleri hedef alan o yüz karası 6-7 Eylül 1955 pogromu’na sahne olacaktı.

Yine o çok demokrat Menderes, 1957 seçimlerinde muhalefetin güçlenmesi karşısında paniğe kapılarak bugün Erdoğan’ın cepheleşmede örnek aldığı ünlü “Vatan Cephesi” adı altındaki husumet cephesini kuracaktı…

1960’a geldiğimizde devlet radyosu haber saatlerinde sürekli Türkiye’nin dört bir yanından “Vatan Cephesi”ne katılanların listesini yayınlarken Menderes ünlü Tahkikat Komisyonu kurdurarak Meclis’i işlemez hale getiriyor, baskıları protesto eden üniversite gençlerini polislere kurşunlattırıyordu. O da yetmediğinden sıkıyönetim ilan ederek 27 Mayıs darbesinin askeri alt yapısını bizzat kendisi hazırlıyordu.

***

Bu girizgahtan sonra, tüm yaşamında darbelere karşı durmuş sevgili dostum Ragıp Zarakolu’nun 10 yıllık DP iktidarının çöküş nedenlerini belgesel şekilde anımsattığı ve bugünkü iktidarın bundan ders çıkartması gerektiğini söylediği için “darbeci” damgası vurularak çarmıha gerilmesi rezaletine dönüyorum.

Sırf yazının üstünde yer alan kompozisyonda Erdoğan ve Menderes resimleri yan yana konduğu için Ragıp’ı da, Artıgerçek yöneticisi Celal Başlangıç’ı da darbecilikle ve idamları savunmakla suçlayanlar bilmezler mi ki her ikisi de onurlu gazetecilik yaşamlarında her daim darbelerin ve idamların karşısında olmuşlardır.

Nasıl olmasınlar ki, her ikisi de, 1971 darbesinden sonra Deniz’lerin, 1980 darbesinden sonra solcusu ve sağcısıyla 50 gencin idamına tanık olma acısını yaşamışlardır.

Üstelik, saldırılar üzerine Artıgerçek’te yaptığı açıklamada Ragıp, Erdoğan’ın daha ana rahmine düşmediği 1960 yılında Yassıada’da yargılanan DP milletvekillerinin okulda “düşükler” diye aşağılanan çocuklarıyla dayanışma içinde olduğunu yazıyor.

Kitleler nezdinde itibarını iyiden iyiye kaybetmekte olan Erdoğan halkın iradesiyle iktidardan düşürüldüğü zaman birilerinin kendisine “kırk katır mı, kırk satır mı?” diyeceğinden korkuyorsa, öyleleri Ragıp ve Celal gibi insan hakları savunucuları arasından değil, bugün kendisini nerdeyse “peygamber” ilan eden dalkavukları arasından çıkacaktır.

50’li yıllarda Menderes’in desteğiyle büyük medya patronu olan Yeni Sabah Gazetesi sahibi Safa Kılıçlıoğlu böylesi ihanetin ibretlik örneklerindendir.

Devrilen DP iktidarı döneminde resmi ilan ve reklamlar muhalif gazeteleri cezalandırma, örtülü ödenekten beslenen şakşakçı gazeteleri ise daha da fazla besleme aracı olarak kullanılmıştı. 27 Mayıs’tan sonra bunların tüm gazetelere belli kriterler çerçevesinde hakça dağıtılmasını sağlamak üzere Basın İlan Kurumu kurulmuştu, genel kurulu da devlet ve üniversite temsilcileriyle basın çalışanlarının ve patronlarının birer temsilcisinden oluşuyordu.

Yönetim kurulu üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu basın çalışanlarını temsil etme görevini bana vermişti… Benim karşımda ise basın patronlarının temsilcisi olarak Safa Kılıçlıoğlu vardı.

Hayatımda gördüğüm nankörlüklerin en iğrençlerinden birine işte o kurumda tanık oldum…15 Eylül 1961 cuma, aylık genel kurul toplantılarının son günüydü.

O gün tüm Türkiye’de bir gerginlik vardı. Yüksek Adalet Divanı Yassıada’da yargılanan DP yöneticileri hakkında hükmünü vererek 15 sanığı idama mahkum etmişti. Milli Birlik Komitesi’nin hükmü onaylayıp onaylamayacağı merakla bekleniyordu.

Genel kurulda tartışmaların kızıştığı bir sırada toplantı salonunun kapısı açıldı. Bir görevli Genel Müdür Sabahattin Selek’in kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadıktan sonra hemen dışarı çıktı.

Selek tartışmaları keserek üzgün bir sesle “Bayar dahil 12 kişinin idamı müebbete tahvil edilmiş, ancak Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamı onaylanmış...” dedi.

Herkes buz kesilmişti ki, arsız bir kahkaha koptu. İşte o Safa Kılıçlıoğlu, Menderes’in desteğiyle Türkiye’nin en büyük medya patronlarından biri olan, muhalefet ülke çapında güçlenince çark edip karşısına geçen bu kişi, eski efendisinin idam hükmü karşısında üzüntü duymak şöyle dursun, arka arkaya histerik kahkahalar atıyordu…

Günümüze gelelim…

İdam cezası Avrupa Birliği’nin de dayatması sayesinde Türkiye’de çoktan kalktı… Ama despotik bir yönetimin muhaliflerini sadece yıllarca zindanda yatırarak değil, çoğunca canlarına da kıyarak cezalandırıyor olması için ille de Ceza Kanunu’nda “idam cezası”nın bulunması, üç ayaklı sehpa kurup ücretli bir cellata infaz ettirmesi de gerekmiyor…

Örnek mi istersiniz? En başta ordunun, polisin, korucuların yıllardır Kürt illerinde ardı arkası kesilmeyen katliamları… Batı kentlerindeki direniş eylemlerinde katledilen gençler, hatta çocuklar ve de adaletsizlikleri protesto için başlatılan açlık grevlerinde iktidarın vicdansızlığı ve vurdumduymazlığı nedeniyle hayatlarını kaybedenler…

Tüm bu “idam”ların infazcısı, celladı, işte Ragıp’ı ve Celal’i büyük bir yüzsüzlükle “darbeci” ve “idamsever” diye çarmıha germeye kalkışanlardır.

“Beyaz İhtilal”in AKP dönemindeki yeni versiyonu hakkında son sözü, bizim gibi kronik muhaliflere değil, uluslararası hukukçular örgütlerinin 12 Mayıs 2020 tarihli La Croix gazetesinde tam metni yayınlanan ortak protestosuna bırakıyorum:

“Türkiye’de Ölüm Cezası Yeniden Yürürlükte!”

Türkiye’de açlık grevinde bulunan avukatlarla dayanışma için yayınladıkları ortak bildiride aynen şöyle diyorlar:

“Türkiye'de siyasi iktidar, yargı gücünü yıllardır kendi tahakkümü altına almıştır. Bu tahakküm 2016 darbe girişiminin ardından olağanüstü hal ilanıyla daha da vahim hale gelmiştir. Bu ülkede artık adalet yoktur.”

Sözün özü, DP’nin 10 yılda işlediği siyasal cürümler son 20 yıla yakın süredir AKP tarafından eksiksiz işleniyor, fazladan “yargısız infaz”larla…

Evet, 50’lerin “Beyaz İhtilal”inin 21. yüzyıl versiyonu “Yeşil İhtilal”dir… Ve de AKP’nin despotik rejimi 10 yıllık DP rejiminin intihalidir!

YAZARIN TÜM YAZILARI