21 Mayıs: 'Persona non grata' darbeciler…



Artı Gerçek

Talat Aydemir ve Fethi Gürcan İsmet Paşa’nın gazabıyla idam sehpasında katledilmişken kanlı darbelerin hasını yapan Tağmaç ve Evren gibi paşalar yaşamlarını rahat döşeklerinde tamamladılar.


İki hafta önce idam edilişlerinin 48. yıldönümünde Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ı yüreğimiz yanarak andık… Üç gün önce de gördüğü işkenceler yüzünden genç yaşta ölümünün 47. yıldönümünde İbrahim Kaypakkaya’yı…

1968-69 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun öğrenci lideri iken tanıdığım Kaypakkaya ile ilgili iki belgeyi ilk kez sosyal medyada ve dijital gazete Avrupa Demokrat’ta paylaştım.

Birinci belge, faşistlerin kontrol altına aldığı bu okulda Kaypakkaya ve arkadaşlarına yapılan baskılar ve başlatılan insan avı üzerine Ant Dergisi’nin 11 Şubat ve 22 Nisan 1969 tarihli sayılarında yayınladığımız ayrıntılı bilgileri içeriyordu.

İkincisi ise Kaypakkaya’nın tutuklanıp işkencelerden geçirildikten sonra 13 Şubat 1973’te kapısında jandarma bekleyen bir hastane odasında sol bileğinden karyolaya kelepçeli olarak yapılan sorgusunun askeri savcılıkça düzenlenmiş tutanağıydı.

Bugün ise iki lideri idam sehpasında yaşama veda eden 21 Mayıs 1963 darbe teşebbüsünün 57. yıldönümü…

Darbelerden bahsederken son derece dikkatli olmalı… Tüm yaşamı darbelere karşı mücadeleyle geçmiş, iki askeri darbenin mağdur ve mahkumlarından biri olmuş Ragıp Zarakolu’nu, Artı Gerçek ve Evrensel’de yayımlanan bir yazısı üzerine bizzat Erdoğan ve yandaş medyası “darbeci” diye linç etmeye kalkıştılar…

Tayyip’gillerin “darbe” allerjisi, takıyyeciliklerine uygun olarak, sadece 27 Mayıs 1960 darbesine, 28 Şubat 1997 “post-modern” ve de 15 Temmuz 2016 “çakma” darbe girişimlerinedir. Türkiye’ye devlet terörünün en vahşicesini yaşatmış olan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri Türkiye’de yükselen sol ve anti-emperyalist hareketi ezmeyi hedef aldığı için bunlardan pek de rahatsız değildirler, hattâ bugün AKP-MHP koalisyonunun her planda kurumlaştırmaya çalıştığı islamo-faşist rejimin temellerini attığı için Kenan Evren’in başını çektiği 12 Eylül Darbesi’ne minnettardırlar.

Bugünkü konumuz olan 21 Mayıs darbe girişimi, 27 Mayıs 1960 darbesinde devrilen Demokrat Parti’nin mirasçısı Adalet Partisi’nin, İnönü başbakanlığındaki CHP-AP koalisyonu sayesinde giderek güçlenmesinden rahatsız olan askerlerin Talat Aydemir liderliğinde iktidara el koymaya kalkışmasıydı.

Kimi yorumlara göre Pentagon ve NATO tarafından dizayn edilip desteklenmediği için, bir başka yoruma göre de darbenin örgütlenmesinde ve uygulanmasındaki yetersizlik ve hatalardan dolayı yenik düşmüş bir darbe girişimiydi 21 Mayıs…

Albay Talat Aydemir’in bir yıl önce, Harp Okulu Komutanı iken başını çektiği 22 Şubat 1962 olayı ise bir darbe girişimi değil, gayrimemnun subayların bazı istemlerini İnönü hükümetine kabul ettirmek için başlattığı bir direnişti.

O direnişi bir toplantıya katılmak üzere Ankara’da bulunduğum için baştan sona izlemiş, Millet Meclisi’nde tankların yürüdüğü haberi gelince tüm milletvekillerinin Meclis binasını nasıl panik içinde terkettiğine tanık olmuştum…

21 Mayıs 1963 darbe girişimi olduğunda İstanbul’daydım… İnönü Hükümeti’nin anti-demokratik uygulamaları, büyük sermayeye ve emperyalist güçlere sürekli ödünler vermesi nedeniyle, üniversitelerde, medyada, siyaset dünyasında birçok önemli kişi  Aydemir’in olası darbe girişimine bayağı umut bağlamıştı.

Devrimin işçi sınıfı öncülüğünde değil, ancak Mısır’daki Nasır, Suriye ve Irak’taki Baas hareketi gibi seçkinler öncülüğünde ve Atatürkçü ordunun vuruculuğuyla gerçekleşebileceğini savunan Yön hareketi, “tepeden inmeci” niteliğiyle doğal olarak Aydemir’in arkasındaydı.

Anadolu’da, özellikle de Doğu illerinde hızlı bir örgütlenme sürecine girmiş olan Türkiye İşçi Partisi ilkesel olarak herhangi bir askeri darbe girişimine karşıydı. Bir akşam parti merkezinde genel başkan Mehmet Ali Aybar, darbe gerçekleşirse tutumumuzun ne olması gerektiğini tartışmaya açmıştı. Sol düşünceyi, sınıfsal örgütlenmeyi ve Kürt adınin telaffuzunu dahi yasaklayan yasaklayan TCK’nın 141-142. maddelerini kaldırtma mücadelesi verdiğimiz, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğümüz bir dönemde demokratikleşme yollarını tamamen kapatacak herhangi bir darbeye asla destek verilemeyeceği konusunda görüş birliğine varılmıştı.

***

Ben Talat Aydemir’le hiç karşılaşmamıştım. İnci Tuğsavul Hareket gazetesi ve Kim dergisinin muhabirliğini yaptığı yıllarda ihtilalci albayın basın toplantılarını izlemiş, mülakatlar yapmıştı, 21 Mayıs 1963 darbe girişiminin de tanığıydı.

Geçen seneki yıldönümünde darbeye ilişkin anılarını İnfo-Türk’ün facebook sayfasında şöyle anlatıyordu:

“20 Mayıs 1963 akşamı, Kızılay... Çalıştığım Hareket gazetesinin Ankara bürosunda son siyasi haberleri yazıp, nerdeyse koşar adım eve dönerken, karşımda birden ihtilalci albay Talat Aydemir…

“Kendisini başarısız 22 Şubat 1962 direnişini izleyen günlerden tanıyorum. Yayınlanmak üzere söylediklerini hiç tahrif etmeden yazdığım, ‘off the record’ anlattıklarını asla açığa vurmadığım için en güvendiği, her konuyu rahatlıkla konuşup tartışabildiği gazetecilerden biriyim.

“Sadece basın toplantılarını izlemek, röportajlar yapmakla kalmamışım... Eşini, oğlu Metin'i, kızı Tülin'i ve de birçok mücadele arkadaşını da yakından tanıyorum. En zor zamanlarındaki acılarını paylaşan bir aile dostuyum.

“Ankara’da hareketli günler. İki yıldır koalisyon hükümetiyle Türkiye’yi birlikte yöneten CHP ile AP arasında gerilim yaşanıyor. Daha iki gün önce, hem de 19 Mayıs’ın arifesinde, AP lideri Ragıp Gümüşpala Başbakan İnönü’yü sorumluluk duygusunu yitirmekle suçlamış…

“Bu gelişmeler üzerine biraz konuştuktan sonra Aydemir sesini alçaltarak ‘Bu akşam, saat 24'te mutlaka Harbiye'de ol...’ diyor.

“Belli ki ki aylardır hazırlığını yaptığı darbeyi nihayet gerçekleştirecek. Bir darbeye hazırlandıklarını zaten herkes biliyor… Ama iktidarın da boş durmadığı, tüm hazırlıklarını izledikleri, gereken önlemlerin aldıkları da cümlenin malumu. Üstelik karşılarında bir yıl önce yine kendisinin başını çektiği 22 Şubat direnişini yenilgiye uğratmış kaç yılın kurası İnönü var.

“Soruyorum: ‘Zamanı mı? Çok iyi biliyorsunuz... Hükümet de boş durmuyor.’ Kendinden emin, AP-CHP koalisyonundaki sarsıntıyı anımsatıyor. ‘Evet, zamanıdır’ diyor, ‘Yarın geç olur...’

“Eminim, o akşam daha kaç dostuna, güvendiği insana çıtlatmıştır darbe yapacağını, hükümetin, genel kurmayın çoktan haberi olmuştur… Ama benim için gizli kalması gereken büyük bir sır… Off the record… Aydemir'den ayrılır ayrılmaz hızla eve dönüp sırrı koruma içgüdüsüyle erkenden yatıyorum.

“Gece yarısı telefon zilinin uzun uzun çalmasıyla uyanıyorum. Büro şefi Bedii Güray... ‘Kızılay’da tanklar dolaşıyor. Şu askerleri bir arayıver, ne oluyor?’ diyor… Belli ki Aydemir dediğini yapmış, artık işin gizlisi kapaklısı kalmamış. ‘Biliyorum,’ diyorum. ‘Aydemir darbe yapıyor. Hemen geliyorum.’

“Caddelerde gerçekten tanklar dolaşıyor, genç Harbiyeliler bazı adresleri yokluyor, polisler bir yerlerde mevzilenmeye çalışıyor.

Hareket gazetesi bürosuna gittiğimde gazetenin patronları çoktan oraya üşüşmüşler. Yanlarında da o sırada Çalışma Bakanı olan Bülent Ecevit... Silah sesleri yoğunlaştığında büronun arkasına gizlenerek durumu değerlendirmeye çalışıyorlar.

“Ankara radyosu önce darbecilerin eline geçiyor, Talat Aydemir imzasıyla bildiriler okunuyor. Çok geçmeden radyo hükümet taraftarlarının eline geçiyor.

“Tıpkı 22 Şubat sabahında olduğu gibi, 21 Mayıs sabahında da Aydemir'in darbe girişimi yenilgiye uğruyor. İnönü, herhalde 22 Şubat sabahı olduğu gibi, ellerini oğuşturarak ‘Yine kaybetti Harbiye kumandanı’ diyor...”

***

Evet, Harbiye Komutanı yine kaybetmiştir… Şimdi intikam alma zamanı gelmiştir.  22 Şubat direnişçilerini bir anlaşma sonucu serbest bıraktıran İnönü bu kez intikam almak için sonuna kadar gitmekte kararlıdır.

Darbe girişimcilerini yargılamak için iki mahkeme kuruluyor: Mamak’ta kurulan 1. Sıkıyönetim Mahkemesi 151 subayı, Harp Okulu’nda kurulan 2. Sıkıyönetim Mahkemesi 1459 Harbiyeliyi yargılıyor.

İlk mahkeme Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan başta olmak üzere yedi subayı 5 Eylül 1963'te idama mahkum ediyor. Ancak dönemin Askeri Yargıtay Başkanı Tümgeneral Rıza Tunç'un 21 Mayıs'çı subaylarla yakın dostluğu biliniyor. Askeri Yargıtay’ın mahkeme kararını bozarak idam cezalarını müebbet hapse çevirmesi bekleniyor.

İşte o noktada devreye bizzat İsmet İnönü giriyor. O İnönü ki, 1961’de Menderes’in idamına, on yıl sonra da Deniz’lerin idamına karşı çıktığı gerekçesiyle “insancıl devlet adamı” imajı özellikle ulusalcı çevrelerde sürekli vurgulana gelmiştir.

Gerçekten idamlara karşı mıdır?

Kısa bir tarihsel anımsatma… Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra tüm demokratik hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan Takrir-i Sükûn Kanunu 1925’te İnönü’nün başbakanlığı döneminde kabul edilmiş, yine onun döneminde Şeyh Said İsyanı ve Elazığ Ayaklanması gerekçesiyle, operasyonlarda ve baskınlarda öldürülenlerin dışında, 100’e yakın Kürt idam sehpasında katledilmiştir. 1938’de Dersim Kürtlerinin idamları her ne kadar onun başbakanlıktan ayrılmasından  birkaç ay sonra infaz edilmişse de, katliam operasyonunun planlayıcısı ve uygulayıcısı, Atatürk’ün de onayıyla, yine Başbakan İsmet İnönü’dür.

Evet, 1961’de Yassıada’da verilen idam kararlarının infaz edilmemesi için Milli Birlik Komitesi’ne mektup yazmıştır, ama yaklaşan seçimlerde DP kitlesinin idamların hıncıyla daha mücadeleci olacağının, CHP’ye tek başına iktidar olma şansını tanımayacağının farkındadır. Kaldı ki ABD, Fransa, İngiltere, İran, Pakistan devlet başkanlarıyla Federal Almanya başbakanı idamların önlenmesi için derhal Milli Birlik Komitesi’ne doğrudan baş vururken “demokrasiye dönüş” vaadleri yapan bir partinin lideri olarak başka türlü davranması da mümkün değildir.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarına karşı ise İnönü’nün başında bulunduğu CHP Grubu’nun arka arkaya yapılan iki oylamada ne denli parça bölük hareket ettiği cümlenin malumu... İdam kararları parlamentoda ikinci kez onaylandıktan sonra CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne itirazda bulunması beklenirken, idamları önlemek için Sofya’ya uçak kaçırılması üzerine yolcular arasında oğlu Ömer de bulunan İnönü hükümetin eylemcilerle pazarlığa girmesine “Devlet taviz vermez” diyerek şiddetle karşı çıkmış, üstelik Anayasa Mahkemesi’ne tekrar başvurmaktan da vazgeçmiştir.

***

İnönü’nün 21 Mayıs’çıların idamları konusundaki tavrı ise daha net ve intikamcıdır.

Yine İnci Tuğsavul yazıyor:

“Askeri Yargıtay Başkanı Tümgeneral Rıza Tunç'un 21 Mayıs'çı subaylarla yakın dostluğunu bildiğim için bilgi almak üzere bir sabah makamında kendisini ziyarete gidiyorum... Tam bu konuyu konuşurken, CHP Genel Sekreteri Kemal Satır'ın Tunç'la görüşmek üzere geldiği bildiriliyor.

“Tunç, Kemal Satır'ı makamına almadan önce bana ‘Niçin geldiğini tahmin ediyorum, yandaki büroya geç ve dinle’ diyor.

“Yan taraftan duyduklarım inanılır gibi değil… Satır, Başbakan ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün idam kararlarınin hepsinin onaylanmasını istediğini, bunun devletin bekası açısından çok önemli olduğunu söylüyor. Bir ara tartışma hayli sertleşiyor, Satır tehditkâr bir şeyler söylüyor. Rıza Tunç'un, ‘Kemal Bey, Kemal Bey, burası mezbaha değil... Lütfen adalete müdahale etmeyin’ diye bağırdığını, ardından da Satır'a kapıyı gösterdiğini duyuyorum.

“Satır gittikten sonra beni yeniden makamına alan Tunç ‘İşte görüyorsun, Paşa'nın adaleti bu!’ diyor.

“Askeri Yargıtay, Başbakanın dayatmalarına rağmen, 31 Ekim 1963'te yedi idam cezasından üçünü müebbete çevirip dördünü onaylıyor: Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer…Millet Meclisi ise Erol Dinçer'in hükümü bozarak idam cezalarını üçe indiriyor...Cumhuriyet Senatosu daha da ileri gidip Gürcan ve Deniz'in idam hükümlerini de bozarak mübbet hapse çeviriyor. Sehpanın gölgesinde sadece Aydemir kalıyor.


“Aydemir’in yakınları umutlu… Dosya ikinci kez görüşülmek üzere tekrar Meclis'e geldiğinde belki onun cezası da müebbete çevrilecek. Ama hayır… İnönü kendisine başkaldıranların idam sehpasından kurtarılmalarından son derece rahatsız. CHP Grubuna baskı yaptırarak en azından Fethi Gürcan'ın da Aydemir’le birlikte idam edilmesini onaylattırıyor. 


“Gürcan 26 Haziran 1964, Talat Aydemir de 5 Temmuz 1964'te idam ediliyor. Askeri Yargıtay Başkanı Tümgeneral Rıza Tunç ise idamlardan kısa bir süre sonra, 12 Temmuz 1964'te hayata veda ediyor.

“1966’da İstanbul’da, Doğan’la birlikte Akşam gazetesinin redaksiyonundayım… Talat Aydemir’in oğlu Metin ziyaretimize geliyor. ‘Bunları ancak sizin sansürsüz yayınlayacağınıza inanıyoruz’ diyerek babasının hapishanede tuttuğu notları ve kasetleri Doğan’a veriyor.”

***

Aydemir’in not defterlerine yazmış ya da kasetlere sözlü kaydetmiş olduğu anılarını 1966 yazında İnci’yle birlikte bir aylık yoğun çalışmayla yazı dizisi haline getirdik. Dizi Akşam gazetesinde yayınlanınca hem İnönü ve çevresini, hem de 16 Mart 1966’da Demirel tarafından genel kurmay başkanlığına yükseltilmiş olan faşist orgeneral Cemal Tural’ı son derece rahatsız etti.

5 Temmuz 1964 sabahı başkentteki Asri Cezaevi’nde Talat Aydemir’in idamına nezaret edenlerden biri dönemin Ankara Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural’dı. Yanında da Ankara Merkez Komutanı Tuğgeneral Sabri Koçak da vardı, üstelik idamı seyrettirmek için 11 yaşındaki kendi oğlunu da beraberinde getirtmişti! Cezaevi’nin kapısında idamla ilgili bilgi almak için toplanan gazetecileri Cemal Tural âsası ile bizat kovalamıştı.

Bu gerçekleri Akşam’da yayınlanan  Aydemir’in anılarının sunuşunda ayrıntılı olarak yazmıştım.

Gayriinsani tavırlarıyla ünlü Orgeneral Cemal Tural genelkurmay başkanı olur olmaz ünlü anti-komünist “Cuma emirnameleri”ni yayınlamaya başlamış, daha sonra bunları “Komünizmle Mücadele Elkitabı” adı altında bir araya getirerek tüm ordu birliklerine “başemir” olarak dağıtmıştı.

Mücadelenin hedeflerinden biri de o sırada benim genel yayın yönetmenliğini yaptığım Akşam Gazetesi idi. Gözü öylesine dönmüştü ki, Akşam Gazetesi’nde kendisini eleştiren İlhami Soysal 8 Eylül 1966’da Ankara’nın göbeğinde Tural’ın görevlendirdiği Yarbay Salih Raci Tekin ve iki assubaydan oluşan bir terör timi tarafından Buick marka siyah bir otomobille kaçırılacaktı… Saldırganlar “Büyüklerimiz aleyhinde yazarsın ha! Sen komünist misin?” diyerek İlhami’yi öldüresiye dövüp ıssız bir yerde bırakarak sırra kadem basacaklardı.

Cemal Tural, Aydemir’in anılarını ve İlhami’nin eleştirilerini yayınlamamdan dolayı bana olan hıncını çıkartmak için ordu şefliği otoritesini suiistimal etmekte gecikmedi.

1967 başında yayınlamaya başladığımız Ant dergisinin ilk sayılarından birinde ABD’nin talimatıyla Doğu Anadolu bölgesine atom mayınları döşeme projesini açıklamıştık. Projenin amacı, bir savaş çıkması halinde Sovyet Ordusu doğu sınırından Türkiye’ye girecek olursa bunları patlatarak batıya ilerlemesini engellemekti. Bu ise, Doğu’da özellikle Kürt halkının topyekun imhası demekti.

Bu yazı yayınlanır yayınlanmaz Cemal Tural genelkurmay başkanı sıfatıyla derhal İstanbul’daki 1. Ordu Askeri Savcılığı’na çift aylı bir emirname göndererek benim “vatana ihanet” suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanmamı emredecekti.

Tüm skandallara rağmen Başbakan Demirel bu faşist generali 1969 yılının ortalarına kadar ordunun başında tutacaktı.

Sonrası…

Talat Aydemir ve Fethi Gürcan İsmet Paşa’nın gazabıyla idam sehpasında katledilmişken en az Tural kadar anti-komünist ve faşist başka generaller, örneğin Orgeneral Memduh Tağmaç ve hempası 1971’de ve daha sonra Bülent Ecevit’in genelkurmay başkanı yaptığı Orgeneral Kenan Evren ve hempası 1980’de kanlı darbelerin en hasını yapacaklar, ama yaşamlarını rahat döşeklerinde tamamlayacaklardı…

YAZARIN TÜM YAZILARI