Almanya'da sosyal demokrat Olaf Scholz başbakanlığında kurulan yeni federal hükümette Yeşiller partisinden Türkiye kökenli Cem Özdemir Gıda ve Tarım Bakanı olurken, aynı partiden Claudia Roth’un da Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı olarak görevlendirildiği haberini İnfo-Türk'ün sosyal medya sayfalarında "Tayyip'e şimdi de güvendiği Almanya'dan büyük darbe" başlığıyla yansıtmıştık.

Üstelik Türkiye ile ilişkilerde birinci derecede söz sahibi olan Alman Dışişleri bakanlığını da Yeşiller'in eş genel başkanı Annalena Baerbock üstlenmiş bulunuyor.

Baerbock'u pekiyi tanımıyoruz ama 1989'da Avrupa Parlamentosu'na Almanya'yı temsilen giren Claudia Roth'u 32 yıldan beri, Cem Özdemir'i 1994'te Bundestag'a giren yabancı kökenli ilk milletvekili olarak 27 yıldan beri hem şahsen, hem de insan haklarını ısrarla savundukları, Türk hükümetlerinin ve onların emrindeki diplomatik misyonlarla medyanın sürekli saldırı hedefi oldukları için yakından tanıyoruz.

Alman parlamenter Claudia Roth, İngiliz parlamenter Pauline Green ve Fransız parlamenter Catherine Lalumiere 1995'te insan hakları ihlallerini incelemek üzere Türkiye'ye gittiklerinde, dönemin DYP'li Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir tarafından kendilerine seviyesiz bir ifadeyle "üç fahişe" diye saldırılmıştı.

Cem Özdemir de, beş yıl önce, Ermeni Soykırımı tasarısının Federal Meclis'te tanınması için yaptığı çalışmalardan dolayı Tayyip Erdoğan'ın doğrudan saldırısı üzerine ölüm tehditlerine hedef olmuştu.

Claudia Roth'u şahsen tanımamız 31 yıl öncesine rastlıyor. Evren Cuntası'nın sürgündeki mücadelemizden dolayı bizleri Türk vatandaşlığından atma kararına karşı Turgut Özal yönetimindeki sözde "demokratikleşme" döneminde İnci'yle birlikte Danıştay'da iptal davası açmıştık, ancak bu mahkeme "MGK'nin kararları aleyhine dava açılamayacağı" gerekçesiyle vatandaşlığı yeniden kazanma talebimizi reddetmişti.

Danıştay'ın kararını Helsinki Watch örgütü Özal'a bir mesaj göndererek protesto etmiş, 43 ülkeden 175 bin gazeteciyi temsil eden Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (FIJ) de Avrupa Parlamentosu-Türkiye Ortak Parlamento Komisyonu'nun 8 Kasım 1990'da İstanbul'da yaptığı toplantıya sunduğu "Türkiye 1990: Gazetecilik Ateş Altında" başlıklı bir raporda Danıştay'ın hakkımızda aldığı kararı protesto etmişti.

O toplantıda Claudia Roth da söz alarak bizim vatandaşlık hakkımızın derhal iade edilmesi çağrısında bulunmuştu.

Türkiye-Avrupa ilişkileri konusunda yıllardır çeşitli dillerde haber verdiğimiz ve yorum yaptığımız İnfo-Türk bültenlerini gözden geçiriyorum.  Claudia Roth Türkiye'deki insan hakları ihlalleri konusunda her daim mücadele veriyor.

Demokrasi Partisi (DEP) hakkında Cumhuriyet Basavcılığı'nca 2 Aralık 1993 tarihinde kapatma davası açılması, ardından 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan'ın tutuklanması, yıllarca yargılanarak ağır hapis cezalarına çarptırılmaları sürecinde Claudia Roth Avrupa parlamenteri olarak sık sık Türkiye'ye de giderek kendileriyle sürekli dayanışma içinde oluyor.

1996'da Cumhuriyet Başsavcılığı yeni kurulmuş olan Emek Partisi'nin, programında "Kürt sorununa demokratik çözüm" öneren bir bölüm bulunduğu gerekçesiyle kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvuruyor, bunu protesto etmek için 24 Haziran günü parti merkezi önünde toplanan partililere hunharca saldıran polis 250 kişiyi gözaltına alıyor. Bunu protesto etmek için parti başkanı Levent Tüzel'in düzenlediği basın toplantısına Claudia Roth da Avrupa parlamenteri sıfatıyla katılarak iktidarı eleştiriyor.

1997'de Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Refah Partisi'nin de kapatılması için işlem başlatıldığında Claudia Roth bunu da protesto ediyor, bu eleştiri üzerine başsavcı televizyona çıkarak "Bırakın, teyzeleri Claudia Roth, tıpkı DEP için yaptığı gibi, bunları desteklemek için de çıkıp gelsin, başlattığımız yasal kovuşturmayı asla durdurmayacağız" diye meydan okuyor.

Claudia Roth, 6 Temmuz 1999'da, Almanya Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkanı sıfatıyla Merkez Cezaevi'nde bulunan İHD Genel Başkanı Akın Birdal ve kapatılan DEP milletvekili Leyla Zana ile görüşmek için Ankara'ya gidiyor, ancak görüşme talebi bakanlık tarafından "Akrabaları ve avukatları dışında görüşme yapılamaz" bahanesiyle reddediliyor. Gazetecilerle görüşen bu tutumu eleştiren Roth, o sırada PKK lideri Abdullah Öcalan'a verilmiş olan idam kararına da karşı çıkıyor.

Claudia Roth 23 Kasım 2000'de insan hakları konusunda düzenlenen bir konferansa katılmak üzere gittiği Diyarbakır'da sürekli polis takibi ve baskısı altında tutuluyor, Ankara'ya dönüşünde bir basın toplantısı düzenleyerek "İnsan hakları konusunda Türkiye'de maalesef hiçbir ilerleme yok..." dediği için o sırada iktidarda bulunan Ecevit Hükümeti'nin dışişleri bakanı İsmail Cem tarafından sert şekilde eleştirilirken Sabah gazetesinde de hükümete "bize ders vermeye kalkışan bu küstah Alman susturulmalıdır" çağrısı yapılıyor.

Yıllarca "Siyonizmin beşinci kolu" diye nitelediği Avrupa Birliği'ni iktidar olduktan sonra kendi yanına çekmek için hızlı Avrupacı kesilen AKP için de Claudia Roth hep persona non grata oldu.

10 Mayıs 2004'te Alman hükümetinin temsilcisi olarak Ankara'ya giden Claudia Roth, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından Sakharov ödülüne layık görülmüş olan Leyla Zana'yı da hapishanede ziyaret etmek istediğinde bu görüşme de Erdoğan Hükümeti tarafından engellendi.

Sürgündeki en iz bırakan anılarımızdandır... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin dayatması sonucu yapılan mevzuat değişikliği sayesinde yaklaşık 10 yıldır hapiste bulunan dört DEP milletvekili, Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak, 9 Haziran 2004'te serbest bırakıldılar. Leyla Zana, dokuz yıl önce kendisine verilen Sakharov ödülünü almak üzere 14 Ekim 2004'te Brüksel'e geldiğinde Avrupa Parlamentosu'nda onuruna verilen resepsiyonda hep birlikteydik. Claudia Roth da, yıllarca hapishanede görüşmesine bir türlü izin verilmeyen Leyla Zana ile nihayet bir araya gelmenin mutluluğunu coşkulu bir şekilde dile getirtmişti.

5 Kasım 2004'te Alman Yeşiller Partisi eş başkanı olarak Türkiye'ye ziyaretinde yaptığı bir açıklamada Kürt kimliğinin tanınmasının Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılabilmesi için yaşamsal önem taşıdığını bir kez daha vurguladı.

Yine parti eş başkanı olarak bir diğer Ankara-Diyarbakır ziyareti sırasında, 13 Nisan 2006'de yaptığı bir basın toplantısında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma dinamiğinin giderek ortadan kalktığını belirterek ülkenin güney doğusunda Kürt halkına uygulanan baskıların giderek daha vahim hale gelmesi karşısında endişelerini dile getirdi.

19 Ocak 2007'de alçakça öldürülen Hrant Dink'in katillerinin 1 Ekim 2007 tarihli duruşmasını Avrupa parlamenteri olarak izleyen Claudia Roth, Dink ve birçok aydının "Türk ulusal kimliğine hakaret" ettikleri iddiasıyla kovuşturulmasına yol açan Türk Ceza Yasası'nın 301. maddesine dikkati çekerek "Hrant Dink'i katleden 301. maddedir... Bu maddenin değiştirilmesi yetmez, tamamen ortadan kaldırılması gerekir" dedi.

Claudia Roth, Türk ordusunun Kürt gerillasına karşı kimyasal silah kullanmasına karşı da sürekli tavır koydu. 13 Ağustos 2010'da yaptığı bir açıklamada öldürülen Kürt militanların otopsi sonuçlarının gizli tutulmakta olmasına dikkati çekerek Türkiye yöneticilerini gerçekleri açıklamaya çağırdı.

2013'teki Gezi direnişine karşı uygulanan devlet terörü karşısında muhalifleri desteklemek üzere İstanbul'a giderek gösterilere katıldığı gibi, ARD'de yayınlanan bir demecinde hem Alman hükümetini, hem de Avrupa Birliği'ni Türk güvenlik güçlerinin "zulüm ve şiddet"ine karşı tavır koymaya çağırdı.

Claudia Roth, Bundestag'ın başkan yardımcısı olarak 2016'da Ermeni Soykırımı'nı tanıyan kararın Alman Parlamentosu tarafından onaylanmasında aktif bir rol oynadığı gibi, karara kabul oyu veren Türkiye kökenli milletvekillerine karşı Ankara tarafından başlatılan hakaret ve tehdit kampanyası karşısında da net tavır koydu. Başbakan Angela Merkel'i de Erdoğan'a karşı kesin bir tavır koymaya çağırdı.

Bugün Alman hükümetinde Tarım Bakanı olan Cem Özdemir'i ise 1994 yılında, Bundestag'a seçildikten kısa bir süre sonra, Köln'de devrimci dostların düzenlediği ve ikimizin de konuşmacı olarak katıldığımız bir panelde şahsen tanıdım.

1996 yılında güvenlik güçlerinin 11 kişiyi öldürdüğü Güçlükonak katliamının sorumluluğunu devletin PKK'ya yıkmaya kalkışması üzerine İHD ve Mazlum-Der'in gerçeği ortaya çıkarmak üzere Diyarbakır'a gönderdiği misyonda Alman milletvekili olarak Cem Özdemir de yer aldı.

2008 yılında Yeşiller Partisi eşbaşkanlığına seçilen Cem Özdemir, Kürt ulusuna gösterdiği dayanışmayı Ermeni ulusu için de ortaya koydu, aynı yılın Aralık ayında başlatılan, bizim de ilk imzacılarından olduğumuz Ermeni ulusundan özür dileme bildirgesine imza koymakta tereddüt etmedi.

17 Mart 2015 tarihinde Erivan'da bulunan Ermeni Soykırımı anıtını ziyaret ederek saygı duruşunda bulunan ve çelenk bırakan Özdemir burada yaptığı açıklamada Türkiye'yi Ermeni Soykırımı'nı tanımaya, sınır kapılarını açmaya ve Ermenistan'la ilişkilerini normalleştirmeye davet etti.

2016 yılında eş başkanlığını yürüttüğü Yeşiller partisinin öncülüğünde hazırlanan ve Almanya Federal Hükûmeti'ndeki koalisyon ortakları tarafından da desteklenen, 1915 kırımını soykırım olarak tanımlayan karar tasarısının Federal Meclise taşınmasını sağlayan Özdemir oylama öncesi Bundestag'da yaptığı konuşmada, Türkiye'de “Ermeni” kelimesinin halen hakaret sözcüğü olarak kullanıldığını ve Almanya'nın da soykırımda suçlu olduğunu belirtti, Enver Paşa ve Talat Paşa için “katiller” ifadesini kullandı.

Tasarının 2 Haziran 2016'da yapılan oylamada kabul edilmesinin ardından sosyal medyada ya da mektuplarla ölüm tehditleri alan Cem Özdemir, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da 5 Haziran 2016'daki bir konuşmasında “Birileri de diyor ki, güya Türk... Ne Türk'ü be? Bunların kanlarının laboratuvar testinden geçmesi lazım" diyerek açıkça hedef gösterildi.

18 Şubat 2018'de, Münih'te düzenlenen Güvenlik Konferansı'nda Başbakan Binali Yıldırım'ın korumaları tarafından kendisinin "terörist" olduğu iddiasıyla provokasyon yapılınca Alman polisi Özdemir'i özel korumaya almak zorunda kaldı.

Özdemir ve Roth 14 Ağustos 2020'de Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının yapacağı bir toplantı öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a ekonomik baskı uygulanarak ''kırmızı kart gösterilmesi''ni istedikleri için de güdümlü Türk medyasında seviyesiz saldırılara uğradılar.

Yeni dışişleri bakanı Annalena Baerbock da, 7 Eylül 2021'de Gazete Duvar'a verdiği bir demeçte şöyle diyordu:

"Türkiye'de demokrasi ve hukukun üstünlüğü, eşitlik ve insan hakları için mücadele eden herkesin yanındayız. İktidar partisi olarak da bu hususta susmayacağız. Tüm siyasi tutsakların derhal serbest bırakılmasını ve Kürt sorununda siyasi diyalog ve barış sürecine geri dönülmesini talep ediyoruz. İnsan haklarına ve hukukun üstünlüğüne yönelik sistematik saldırılara ek olarak, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesinin de şokunu yaşıyoruz. Bu geriye adımın tersine çevrilmesini sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapacağız."

İnsan hakları konusunda bugüne kadarki ortak tutumları, özellikle de Özdemir ve Roth'un Türkiye yöneticileri tarafından uğradıkları saldırılar ve tehditler dikkate alındığında, Yeşiller partisinin önde gelen üç simasının bakanlık sorumluluğu üstlendikten sonra ifade ve tavır değiştirerek Tayyip'in islamo-faşist yönetimine destek verecekleri pek düşünülemez.

Ancak Yeşiller'in yanı sıra sosyal demokrat ve liberallerin de yer aldığı, başbakanlığını da bir sosyal demokratın üstlendiği yeni Alman Hükümeti, Tayyip'e karşı Merkel'inki gibi "Ne şiş yansın ne kebap" politikası izleyecek olursa, Özdemir-Roth-Baerbock üçlüsü buna ne kadar direnebilir, direnmeye güçleri yetmezse hükümette kalmaya devam ederler mi?

Yakında göreceğiz...