Bugün 15 Temmuz 2016 çakma darbesinin beşinci yıldönümü… Yakın tarihin en büyük, en cüretkâr sahtekârlıklarından biri olan bu çakma darbe girişiminin, 2015 yılında arka arkaya yapılan iki genel seçimde AKP iktidarının kitle desteğini kaybetmeye başladığı ortaya çıkınca, ülkeyi başkanlık diktasıyla yönetme yolunu açmak için tezgahlandığı belliydi…

Çakma darbe girişimi bahane edilerek hemen ardından ilan edilen Olağanüstü Hal, 16 Nisan 2017 anayasa referandumu ve onu izleyen 24 Haziran 2018 cumhurbaşkanı seçimi, 2012’den bu yana temel taşları döşenen islamo-faşist rejimi kurumlaştırdığı gibi, Kürt ulusuna, tüm ilerici ve demokrat kurum ve yurttaşlara karşı devlet terörünü daha gaddar ve acımasız hale dönüştürdü.

Dün yapılan resmi açıklamaya göre, beş yıldır açılan çeşitli davalarda 3 bini ömür boyu olmak üzere 4 bin 890 yurttaş hapse mahkum edilmiş bulunuyor. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da, "FETÖ ile mücadele kapsamında bugüne kadar toplam 23 bin 364 kişinin Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edildiğini" açıkladı. Ayrıca, İHD ve TİHV’nin açıklamalarına göre OHAL rejiminde 140 bine yakın kamu görevlisi keyfi şekilde ihraç edilmiş ve “haklara sahip olma hakkı”ndan mahrum bırakılmış bulunuyor.

Kamuoyu yoklamalarında kitle desteğinin hızla eridiğini gören Erdoğan, hem yurtta, hem de yurt dışında devlet terörünü kalıcı kılmak için OHAL rejimini daha da pekiştirecek bir torba yasayı Meclis’in onayından geçirmek üzere…

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinden sonra olduğu gibi, 2016 çakma darbe girişiminden sonra yurt dışındaki muhalifler de devlet teröründen nasibini aldı. Artı Gerçek yazarı Erk Acarer’in 7 Temmuz günü Berlin’de evinin içinde bıçaklı ve yumruklu saldırıya uğraması, ardından Avrupa’da yaşayan 21 muhalif gazeteci, sanatçı, aydın ve yazarı içeren bir İnfaz Listesi’nin varlığının ortaya çıkmış olması bu yurt dışı terörünün en son kanıtları…

HDP Tunceli milletvekili Alican Önlü, son zamanlarda sürgündeki muhaliflere karşı yoğunlaşan saldırı ve tehditlerin ardında hükümetin olduğu iddialarını bir soru önergesiyle Meclis gündemine taşırken, saldırı ve tehditlere hedef olan meslektaşlarımız da dün Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF)’nin Berlin merkezinde bir basın toplantısı yaparak bu saldırılar konusunda Erdoğan iktidarının sorumluluğunu kanıtlarla ortaya koydular.

Avrupa kamuoyunda bu saldırılara tepkiler giderek büyürken, Avrupa’nın başkenti Brüksel’deki TC Büyükelçisi Hasan Soysal 13 Temmuz’da yaptığı bir basın toplantısında, “müttefik ülkeleri” yurt dışındaki muhaliflere iltica hakkı tanıdıkları için suçluyordu:

“FETÖ destekçilerinin bazı müttefik ülkelere yaptıkları iltica başvurularına uluslararası hukuk ve adli işbirliği prensipleri hilafına olumlu yanıt verilmeye devam edildiği üzülerek gözlenmektedir. Belçika’daki sosyal, ekonomik ve siyasi hayata önemli katkılar sağlayan ve Covid-19 pandemisi boyunca sergilediği dayanışmayla birlikte yaşama kültürüne iyi bir örnek teşkil eden vatandaşlarımızın bu durumun bilincinde olarak gerekli duyarlılığı göstereceklerinden eminim.”

Büyükelçi, basın toplantısında, Türkiye ile Belçika arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 185. yıldönümü olan 2023’te, Türk işçilerin Belçika’ya resmen satışının 60. yıldönümü olan 2024’te kutlama etkinlikleri düzenleneceğini de belirterek TC vatandaşlarını şimdiden bu kutlamalara katkıda bulunmaya çağırıyordu.

Beştepe Külliyesi’ndekileri memnun etmek için Gülen’ci muhaliflere demediğini bırakmayan Büyükelçi, kendinden önceki ekselansları gibi, Belçika’da yıllardır yaşayan göçmenlerin asla unutamayacakları 10 yıl öncesine ait bir gerçeği bilinçli olarak hasıraltı ediyordu.

Anımsatalım, Erdoğan’ın iktidarının 2003’ten 2015’e kadar 12 yıllık ilk döneminde TC hariciyesinin Avrupa metropollerindeki tüm ilişkilerinde en büyük desteği ve işbirlikçisi çeşitli sosyal-kültürel örgütler ve açtığı okullarla Gülen hareketiydi. TC'nin Brüksel büyükelçileri de Gülenci hareketin Avrupa başkentindeki en büyük destekçisi ve işbirlikçisiydi. Tıpkı bugün SETA ile olduğu gibi, o dönemde Avrupa’da Kürt kuruluşlarına ve şahsiyetlerine karşı devlet cihadını Fethullah örgütleriyle birlikte yürütürlerdi.

O kadar ki, Türk göçmenlerin Belçika'ya gelişinin 50. yıldönümünü kutlama programlarının organizasyonu da 2012 yılında Gülenci çatı örgütü Fedactio'ya havale edilmiş, programın açıklandığı 10 Şubat 2012 tarihli toplantıda o dönemin TC Büyükelçisi Mehmet Hakan Olcay Fethullahçı'lara övgüler düzmüştü.

Ertesi yıl, Fedactio'ya bağlı Avrupa Profesyoneller Ağı (EPN)'nin bir toplantısında aynı büyükelçi Mehmet Hakan Olcay'ın yaptığı konuşmayla ilgili haberi Gülenci hareketin günlük gazetesi şöyle vermekteydi: "Türkiye'nin Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan Olcay, Belçika'nın Türkiye ile terörle mücadele alanında işbirliğinde artık daha kararlı olduğunu söyledi, Belçika'da gelecek yıl başlaması beklenen PKK davasını hatırlatarak, 'Belçika mevzuatının teröre bakışının büyük ölçüde yeniden şekillenebileceğini ve daha kategorik bir hal alabileceğini' kaydetti." (Zaman Gazetesi, 4 Nisan 2013)

15 Temmuz 2016 çakma darbesinin yıldönümünde Tayyip hariciyesinin Avrupa metropollerinde büyükelçileri eliyle yapmaya çalıştığı “masumiyet” gösterileri ne olursa olsun, şurası inkar edilemez bir gerçek ki, halen dünyanın tüm demokratik çevrelerinde endişeyle izlenen “islami fütuhat”ın örgütlenmesinde ve etkinleşmesinde, bugün “düşman saflar”da görünen Recep Tayyip Erdoğan da, Fethullah Gülen de, yıllarca tam ittifak halinde birlikte hareket etmişlerdir.

Gülen hareketi yurt dışında AKP iktidarının ve hariciyesinin açık desteğiyle gelişip güçlenirken, Erdoğan da sadece yakını olduğu Müslüman Kardeşler’in değil, aynı zamanda iyi örgütlü Hizmet hareketinin de kadro ve okul desteğiyle Türkiye’de islamo-faşist rejimin temel taşlarını döşemiş, “Kızıl Elma”cı Avrupa fütuhatının da müfrezelerini oluşturmuştur.

Zamanla iyi yetişmiş kadroları, diyaloga açık tutumuyla geniş bir ilişkiler ağı oluşturmuş olan Gülen hareketinin, “Müslüman Kardeşler” ipotekli ve iktidar sürecinde gittikçe daha da tutuculaşarak despotlaşan Erdoğan hareketiyle çelişkiye düşmesi kaçınılmazdı… Özellikle de sivil, adli, askeri ve polisiye  kadrolarda önemli yerler tutmaya başlamış üye ve taraftarlarına güvenerek 17-15 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarıyla iktidar savaşını başlattı..

Gülen hareketinin 15 Temmuz 2016 çakma darbesinden sonra başlatılan OHAL’li devlet terörü sürecinde etkinliğini büyük ölçüde yitirdiğinde kuşku yok. O tarihten bu yana Avrupa ülkelerindeki islami fütuhat sürecinde de Tayyip iktidarı tüm devlet olanaklarını kullanarak tek tabanca oynamakta…

Erdoğan, tüm bunları yaparken, çeşitli mezhep ve tarikatlardan oluşan İslam âleminde, Müslüman Kardeşler’in mensubu olduğunu da hiç gizlememekte, birçok toplantıda, hattâ resmi törenlerde Cumhurbaşkanı olarak kitleyi İhvan-ı Müslimin’in  rabia işaretiyle selamlamakta beis görmemektedir.

Erdoğan, Mısır’da kısa süren Müslüman Kardeşler iktidarına en büyük desteği verdiği gibi, o iktidarın askeri darbeyle devrilmesinden sonra ülke dışındaki muhalefeti en etkin şekilde yürütebilmelerini sağlamak için bu hareketin temsilcilerini büyük olanaklar sağlayarak İstanbul’da üslendirmiştir.

Tüm bunların pek şaşırtıcı yanı yok… Erdoğan’ın henüz İmam Hatip Lisesi öğrencisiyken saflarına katıldığı Necmettin Erbakan liderliğindeki islamcı hareket 60’lı yıllarda Müslüman Kardeşler’in desteğiyle örgütlenmeye başlamıştır. İlim Yayma Cemiyetleri, İslam enstitüleri, İmam Hatip Okulları, Kuran Kursları, Komünizmle Mücadele Dernekleri, MTTB, Yeşilay, Hademe-i hayrat cemiyetleri temelinde örgütlenen bu hareket daha 1968 yılında Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreteri olan Necmettin Erbakan’ı “müstakbel başbakan” olarak lanse etmiştir.

Araya giren askeri darbelere rağmen Erbakan kurduğu MSP ve RP gibi partilerin koalisyonlara katılması sayesinde iki kez başbakanlık koltuğuna oturmuş, 2003’den itibaren de Müslüman Kardeşler’in “Our Man”i AKP lider9Recep Tayyip Erdoğan olmuştur.

Erdoğan’ın 18 yıllık iktidarı süresindedir ki, Müslüman Kardeşler çizgisindeki islamcı hareket sadece Avrupa’daki Türkiyeli Müslümanlar arasında değil, aynızamanda Kuzey Afrikalı göçmenler arasında da hızla taraftar kazanmıştır.

Müslüman Kardeşler hareketinin Avrupa’daki, özellikle de Belçika ve Fransa’daki Müslüman göçmenler arasında etkinlik kazanmasının bir diğer nedeni de, bu örgütü 1928’de Mısır’da kurmuş olan Hasan el-Benna’nın torunu islamolog Tarık Ramadan’ın verdiği islamcı konferanslarla ikinci ve üçüncü kuşaktan Müslüman gençleri büyük ölçüde etkilemesiydi.

Belçika özelinde bir diğer önemli neden, sol partiler de dahil hiçbir siyasal partinin Belçika sermayesi tarafından ucuz emek gücü olarak çalıştırılan göçmenleri ve aile fertlerini ülkenin sosyal ve siyasal yaşamına onurlu bir şekilde entegre etmek için yıllarca hiçbir çaba göstermemesiydi… Dahası, onlara vatandaşlık, seçme ve seçilme hakları tanındığında da, Müslüman göçmenlerin yoğun bulunduğu belediyelerde oy kazanabilmek için Türkiye ve Fas iktidarlarının kontrolündeki islamcı ve aşırı milliyetçi derneklerle pazarlığa oturup onların önerdiği ya da desteklediği kişileri aday listelerinin ön sıralarına yerleştirmeleriydi.

Tüm bu nedenlerledir ki Belçika’da haftalardır önemli iki siyasal gerginlik yaşanıyor.

Birincisi, 25 Mayıs 2021’de patlak vermişti… Brüksel bölge hükümetine bağlı toplu taşıma şirketi STIB, 2015 yılında tesettürlü bir kadının işe girme talebini, mevcut işyeri yönetmeliğindeki “dini, siyasi ve felsefi inançlara ait semboller taşıyanların çalıştırılamayacağı” hükmünü gerekçe göstererek reddetmişti. Bunun üzerine açılan davayı mahkeme tam 6 yıl sonra karara bağlayarak tesettürlü kadının işe alınması gerektiğine hükmetti.

Brüksel bölge hükümetini oluşturan siyasal partiler arasında bu mahkeme kararına itiraz etmek isteyenler olduysa da, özellikle sol ve çevreci partilerin dayatması sonucunda itirazdan şimdilik vaz geçildi.

İkinci gerginlik… Ortalık tam yatışır gibi olmuşken, Belçika federal hükümetinde çevreci bir devlet bakanının Fas kökenli ve başörtülü İhsane Haouach’ı Kadın Erkek Eşitliği Enstitüsü’ne hükümet komiseri olarak ataması üzerine kıyamet koptu. Hükümetin Frankofon liberal üyesi MR ile muhalefetteki Brüksel partisi Defi ve Hristiyan cdH’ın bazı üyeleri “laikliğin çiğnendiği” gerekçesiyle bu atamaya karşı çıkarken, diğer partiler, özellikle çevreci ve sol partiler, yüksek öğrenim görmüş olan Haouach’ın tesettürlü olmasının “hükümet komiseri” görevini üstlenmesine engel teşkil etmeyeceği görüşünü savundular.

Ancak bu arada Haouach'ın Müslüman Kardeşler üyeleriyle temas ettiğine dair devlet güvenlik birimlerinin bir raporu bulunduğunun medyaya sızması üzerine gerilim daha da arttı ve Haouach “kişisel saldırılar”a hedef olduğu gerekçesiyle “hükümet komiseri” görevinden istifa etti.

Haouach’ın Müslüman Kardeşler’le ilişkileri ne düzeydedir, bu konu yeni açıklamalar ve raporlarla tekrar ve tekrar gündeme geleceğe benziyor.

Belçika’da tesettür tartışmaları bundan yıllarca önce, 24 Haziran 2009 bölge seçimlerinde de muhafazakâr bir Türk ailesinin üniversite mezunu olan başörtülü kızı Mahinur Özdemir’in cdH listesinden Brüksel Bölge Meclisi üyeliğine seçilmesi üzerine de kısa bir süre yaşanmıştı.

Ancak o zaman Özdemir’in Müslüman Kardeşler’in yer yüzündeki en önde gelen simalarından biriyle sadece siyasal değil, aynızamanda ailevi yakınlığı aşikâr iken kimsenin sesi çıkmamıştı.

Özdemir’in “ilk tesettürlü milletvekili” olarak Brüksel Bölge Meclisi’ne girdikten sonra 30 Kasım 2010 tarihinde İstanbul’daki Hidiv Kasrı’nda yapılan şaşalı düğününe Türkiye başbakanı Erdoğan da tüm aile efradıyla birlikte katılıp kendisini “manevi kızı” ilan etmişti.

Mahinur Özdemir Belçika siyasal yaşamında kendi partisinin çizgisinde değil, her daim Türkiye’nin islamcı despotunun çizgisinde olmuştu. Bunu 2015 yılında Belçika meclislerinde Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına karşı çıkarak açıkça ortaya koymuş, üyesi bulunduğu cdH’tan da tesettürlü olmaya devam ettiği için değil, soykırım inkarcılığı yüzünden ihraç edilmişti.

Daha sonraki seçimlerde de hiçbir partiden aday olamamış, ancak 12 Eylül 2019 tarihinde bizzat Erdoğan’ın talimatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Cezayir Büyükelçiliği’ne tayin edilmişti.

Evet, şu sıralarda Belçika siyasal yaşamı bu ülkeye her gelişinde sadece Türk göçmenleri değil, tüm müslümanları kışkırtıcı konuşmalar yapan, partisi AKP’nin Belçika’daki seçim kampanyalarında “Bu hilalin istavroza karşı savaşıdır” sloganları haykırttıran, Belçika seçimlerinde Türk adayları TC lobisinin fedaileri olarak kullanan Recep Tayyip Erdoğan’ın soktuğu nifakın yarattığı sorunlarla karşı karşıya…

Ve de Müslüman Kardeşler’in yetiştirmesi, İhvan-ı Müslimin’in günümüzdeki büyük hamisi Erdoğan, hem de ardı arkası kesilmeyen insan hakları ihlallerine rağmen, Belçika Devleti’nin de, bu devletin en kıdemli ve itibarlı üyelerinden biri olduğu Avrupa Birliği’nin muteber muhatabı olmaya devam ediyor…