42 yıl önce, 1977 sonuydu… Yedi yıla yakın bir süredir sürgündeydik. Türkiye’deki dostlarımızdan ve eski mücadele arkadaşlarımızdan ülkede koşulların hızla değişmekte olduğu, Türkiye’ye dönebileceğimiz ve Ant gibi bir girişimi yeniden başlatabileceğimiz haberleri geliyordu.

Hakkımızda 300 yılı aşan hapis talepleriyle açılmış davaların büyük bölümü 1974’te çıkartılan yasayla düşmüş, ancak “yabancı bir memlekette milli menfaatlere zarar verecek faaliyette bulunma”yı suç sayan Türk Ceza Yasası‘nın 140. maddesi af kapsamına dahil edilmediği için Türkiye’ye girdikten sonra başımızın derde girip girmeyeceği konusunda hâlâ tereddütlüydük.

Bu konuda daha sağlıklı bir karar alabilmek için 1977 yılının son günü MC hükümeti hakkında yapılacak güven oylamasının sonucunu beklemeye, oylamadan sonraki gelişmeleri birlikte izlemek için yılbaşı gecesini Almanya’nın Dinslaken kentindeki dostlarımız Ataman Aksöyek ve eşi Gönül Göhler’le birlikte geçirmeye karar vermiştik.

Sürgünümüzün ilk yılbaşını 1971’i 1972’ye bağlayan gece yarısı, Batı Berlin’de kaçak olarak kaldığımız Özgür Üniversite kampüsünde çeşitli kıtalardan gelmiş yabancı öğrencilerle birlikte farklı dillerin birbirine karıştığı bir koro halinde Enternasyonal söyleyerek kutlamıştık. Türkiye’de Deniz’ler idama mahkûm edildiği, birçok yoldaşımız, dostumuz zindanda ya da işkencede olduğu için acılı bir yılbaşı gecesiydi…

Yedi yıl sonra, Türkiye’ye dönüş umudumuzun da güçlendiği 1977’nin son gecesini bir dostluk ortamında mutlulukla geçirmeyi düşlüyorduk. Üstelik sürgünün ilk yıllarında kaç kez sahte pasaportla yakalanma endişesi içinde geçtiğimiz sınırı artık Birleşmiş Milletler’in seyahat belgesiyle rahat rahat aşacaktık. Bagajlarımıza İnfo-Türk’ün yeni yayınlarını ve Ataman’ın özel olarak istediği bazı Fransızca sol kitapları koyarak trenle yola koyulmuştuk.

Tren Aachen’e yaklaşırken iki Alman polisi “Papieren bitte” diye kompartımana daldı. Seyahat belgelerimizi ellerindeki elektronik bir aletle kontroldan geçirirlerken, İnci başımıza hiçbir şey gelmeyeceğinden emin, Türkçe “Arayın, arayın, nah bir şey bulursunuz” diye söyleniyordu.

Giriş damgası vurdukları belgeleri geri verip teşekkür ederek uzaklaştılar. Ama aradan birkaç dakika geçmişti ki, geri dönerek kapıyı sert bir şekilde açtılar. Polislerden biri beni işaret ederek “Lütfen bizi takip edin, bagajınızla birlikte” diye buyurdu. İnci “Ben Doğan’ı yalnız bırakmam” diye müdahale edince, “Çok istiyorsanız, siz de gelin” diyerek onu da kafileye kattılar.

Aachen Garı‘na vagonun sahanlığında iki polis refakatinde girdik. Tren durduğunda, vagondan iki yabancının polis refakatinde iniyor olması, trene binmek için bekleyen yolcular için ilgi çekiciydi, niçin derdest edildiğimizi sorup duruyorlardı.

Tam istasyonun karşısında bulunan polis merkezine götürüldük, ikimizi de üst kattaki bir hücreye soktular… Belli ki hücre, daha çok yabancı uyruklu kişilerin konulduğu bir yerdi, duvarlarında çeşitli dillerde yazılar… Türk’ün biri not düşmüş: “Allah kurtarsın!”

Yarım saat kadar sonra hücreye bir Hırvat getirdiler. Ustaşi direniş örgütü üyesi olmasından kuşkulanılıyormuş. Bir ara başka polisler gelip bagajlarımızı boşalttırdı. İnfo-Türk yayınlarını ve diğer sol yayınları görünce belli ki “turnayı gözünden vurduk” diye sevindiler, hepsini toplayıp götürdüler.

Sorgumuz bir türlü yapılmayınca doğrudan polis şefiyle görüşmek için bağırıp çağırmaya başladık. Bunun üzerine hücreye gelen polis şefi, sürgün gazeteciler olduğumuzu öğrenince son derece anlayışlı davrandı. “Üzgünüm ama Koblenz’deki güvenlik merkezinden yapılan sorgulamada Özgüden adının Almanya’ya girişi sakıncalı kişiler listesinde olduğu bildirilmiş” dedi. “Bu nedenle güvenlik önlemi olarak buraya getirildiniz. Bugün herkes yılbaşı kutlaması hazırlığında olduğundan, gönderdiğimiz ek bilgi taleplerine yanıt gelmesi gecikiyor.”

Bu gözaltının ardında, tıpkı yıllardır Belçika’da olduğu gibi, TC Devleti’nin hakkımızda yaptığı baskıların bulunduğundan emindik. Bu nedenle polis şefine “Ne bilgi talebi? Biz Belçika’da siyasal mülteci olarak yasal faaliyetler içinde bulunan insanlarız” diye karşı çıktım. “Türkiye hâlâ faşizan baskılar altında… Vaktiniz olursa bu akşam televizyonlarda Türkiye’yle ilgili haberlere bir göz atın. Bugün Türkiye’de sağcı hükümet güvensizlik oyuyla devrilebilir, yarın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi demokratikleşmeye açık bir hükümet kurulabilir” dedim.

“Haklı olabilirsiniz. Ama biz de emir kuluyuz. Koblenz’den onay gelmedikçe sizi bırakamayız” diye yanıtladı ve ekledi: “Tepkinizi çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de Nazi döneminde muhaliftim, şu anda da Sosyal Demokrat Parti üyesiyim. İsterseniz ileride beni ‘haksız alıkoymak’tan dolayı mahkemeye de verebilirsiniz. İşte kartım. Adresim, telefonum ve görevim hepsi yazılı.”

Koblenz’in yanıtı ancak akşama doğru geldi. Hakkımdaki yasak kararı kesindi, Alman toprağına giremeyecektim. Polis şefi seyahat belgeme Zurückgewiesen (geri çevrildi) damgası vurup trende polislerin koyduğu Almanya’ya giriş damgasını da çarpı işareti atarak iptal ettikten sonra, “Yanınızdaki yayınlara el koymuyoruz. Sizi isterseniz Belçika’ya, olmazsa Hollanda’ya doğru sınırdışı etmek zorundayız” dedi.

“İyi de, benim yönettiğim kurumlar adına bugün ve yarın Almanya’da bir sürü görüşmem var. Bunların yapılamamasından doğan zararlar ne olacak?” diye sordum. “Dava açın, haklı çıkarsanız, hepsinin tazminini isteyin” diye tavsiyede bulundu.

“Bir de gelişimizde olduğumuz gibi, adi suçlular misali polis refakatinde trene götürülmek istemiyoruz, biz gazeteciyiz” deyince anlayış gösterdi, “Sizi anlıyorum. Buradan siz normal şekilde çıkarsınız, bizim polislerimiz sizi 20 metre geriden izler, trene bindiğinizden emin olduktan sonra geri çekilir, tren hareket edene kadar bir kenarda bekler, kimse de bir anormallik fark etmez” diye güvence verdi.

Anlayış gösterdiği için teşekkür ettik. Ortalığa saçılmış yayınları toplayıp çantalarımıza koyduk. Belçika’ya dönmek istediğimizi söyledik. Biz önde, iki üniformalı polis metrelerce arkada, Aachen Garı‘nda bekleyen Brüksel trenine yöneldik. Biz trene binip de arkamızdan kapıyı kapattıktan sonra Alman polisleri de rahat bir nefes alıp bir kenara çekildiler. Nihayet Belçika treni hareket etti. Alman polisler el sallayarak bizi uğurladı.

Aachen’ı terk eder etmez Belçika gümrükçüsü geldi. Deklare edecek bir şeyimiz olup olmadığını sordu: “Rien à declarer?” Olup bitenlerden sinirleri yeterince bozulmuş olan İnci işi iyice alaya almıştı. Gümrükçüyü yanıtladı: “Bu valizde biraz kokain, ötekinde de biraz esrar!”

Belçikalı gümrükçü kahkahalarla gülerek çantaları açtırmadan “Okey,” dedi, “Belçika’ya hoşgeldiniz.”

Neyse ki Belçika polisi pasaport kontrolü yapmaya gelmedi. Seyahat belgemde taze vurulmuş Zurückgewiesen damgasını görünce pirelenip işgüzarlık yapabilir, bizi Liège’de indirip Belçika polis merkezine “zanlı” olarak teslim edebilirdi.

Herkes yeni yılı evlerinde ya da lokantalarda coşkuyla kutlarken biz Brüksel’e geç vakit dönebildik. O yıllarda cep telefonları olmadığından, Ataman’ı olup bitenlerden trendeyken haberdar edememiştik. İlk işimiz onlara telefon etmek oldu. Güzel bir sofra hazırlamışlar, bizi bekliyorlarmış. Gecikince bayağı telaşlanmışlar. O sırada Bozkurtlar’ın Almanya’daki örgütlenmesiyle ilgili sürekli uyarı yayınları yaptığımız, protesto toplantıları düzenlediğimiz için kim vurduya gitmiş olabileceğimizden de endişelenmişler.

Rahatlayınca, bize Türkiye’den beklediğimiz müjdeli haberi de verdiler: Biz Aachen’dan Brüksel’e posta edilirken Türkiye’de MC hükümeti güven oylamasını kaybederek alaşağı olmuştu.

Herkesin yeni yılını kutladıktan sonra, “Avrupa’nın da Türkiye’den pek farkı kalmadı” dedik. “En iyisi ilk fırsatta Türkiye’ye dönüp kavgayı orada sürdürmek... Riskleri de olsa, mutlaka Türkiye’ye gideceğiz...”

Hemen ertesi gün Brüksel’deki arkadaşlarla bir durum değerlendirmesi yaptık. Bizim Almanya’dan sınır dışı edilmemiz Belçika basınında bir skandal olarak yansıtıldı. Belçika Komünist Partisi’nin günlük gazetesi Le Drapeau Rouge (Kızıl Bayrak), haberi “Türk ve gazeteci misin? Defol!” ironik başlığıyla veriyordu. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (FIJ), Uluslararası Demokratik Hukukçular Örgütü (AIJD) ve Amnesty International da protesto bildirileri yayınlayarak Alman Devleti’nden bu yasağın derhal kaldırılmasını istediler.

Ayrıca AIJD’nin görevlendirdiği bir Alman avukat da Bremen’den Brüksel’e gelerek olay hakkında ayrıntılı bilgi alıp Alman Devleti aleyhine dava açtı.

Olayın üzerinden altı ay geçmişti… 7 Haziran 1978 tarihinde uluslararası ajanslar Bonn’dan önemli bir haber veriyordu… Federal Almanya Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı Werner Malhofer, 206 yabancı örgüt ve 287 yabancı yayının mensubunun Alman topraklarına girmelerini sırf “aşırı solcu” oldukları gerekçesiyle yasaklayıp tüm sınır kontrol noktalarına isimlerini bildirmişti. Bu kişiler arasında İnfo-Türk‘ün yöneticisi olarak ben de vardım.

Protestolar üzerine, koalisyondaki kendi partisi FDP’nin sol eğilimli parlamenterleri bile Werner Malhofer’in bu faşizan uygulamasına karşı çıkmıştı. Belçika ve Almanya demokratik örgütlerinin protestoları sayesinde “Yasaklılar” listesi de böylece yürürlükten kaldırılmıştı. İçişleri Bakanı Malhofer de bu skandalın açığa çıkması üzerine görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Artık Almanya’ya serbestçe girip çıkabilecektim.

Ama sürgünde sürprizler tükenmez… Bu olaydan tam 12 yıl sonra, TC Devleti’nin baskıları sonucu, bu kez “özgürlükler diyarı” Fransa’ya, üstelik de Mitterrand’ın cumhurbaşkanlığı döneminde girmem yasaklanacaktı.

Fransa’nın A2 Televizyon Kanalı 3 Ocak 1985 tarihli Résistances Programı’nda “Çizmeler altında Türkiye” adlı bir röportaj filmi yayınlayacaktı. Programın röportajı izleyen tartışma bölümünde ise bir Kürt ve bir Türk konuşturmak istiyorlardı. Kürt olarak yenilerde kurulmuş olan Paris Kürt Enstitüsü‘nün yöneticisi Kendal Nezan konuşacaktı. Ne var ki, Fransa’dan bu programa katılmayı kabullenen bir Türk bulamamışlardı. Programın yapımcısı Bernard Langlois bana telefon etti, İnfo-Türk yayınlarını takdirle izlediğini belirttikten sonra “Böyle kritik bir programa katılır mısın? diye sordu.

Zaten Yılmaz Güney’in ölümünden ve Türkiye’de dilekçe veren aydınlara yapılan baskılardan ötürü yeterince öfkeli olduğum için, katılmayı görev sayacağımı söyleyerek Paris’te randevulaştım.

Programda azınlıklara yapılan baskılarla ilgili belgeselin gösterilmesinin ardından görüşüm sorulduğunda, Nazım Hikmet’in Moskova’da, Yılmaz Güney’in Paris’te ülkelerinden uzakta ölmüş olmalarının TC Devleti için ne denli utanç verici olduğunu vurguladım, ardından da Türkiye’de Kürtlere, Ermenilere, Asuri-Keldanilere ve demokrat düşünceli Türklere yapılan yeni baskılarla ilgili bilgi verdim, Avrupa’yı bu baskılar karşısında sesini yükseltmeye çağırdım.

Programın yayınlanmasından hemen sonra Türk medyasının intikam saldırısı gecikmedi. Hürriyet Gazetesi benim Fransız televizyonunda Türkiye düşmanı konuşmalar yaptığımı yazarak yeni kışkırtmalarda bulundu. Brüksel’e döndüğümde de Türk milliyetçilerinden tehdit telefonları yağmağa başladı.

Ama asıl darbe bir süre sonra hiç beklemediğim şekilde Sosyalist Parti yönetimi altındaki Fransa'dan gelecekti.

1988’i 1989’a bağlayan yılbaşı gecesini Brüksel’de çeşitli milliyetlerden dostlarımızla birlikte kutlarken konuştuğumuz konulardan biri de, Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyonu’nun 12 Eylül darbesinden sekiz yıl sonra ilk kez, 17 Ocak 1989’da Strasbourg’ta yeniden toplanacağı haberiydi. İnsan hakları ihlalleri devam ederken Ankara rejimiyle parlamenter ilişki kurulmasına hepimiz tepkiliydik.

Yılbaşı tatili biter bitmez, bu toplantıyı izlemek ve Avrupa parlamenterlerini insan hakları ihlalleri konusunda yeni belgeler sunarak uyarmak amacıyla Strasbourg’a gitmek için Brüksel’deki Fransız Başkonsolosluğu’na başvurarak vize talebinde bulundum. Evren Cuntası tarafından İnci’yle birlikte Türk vatandaşlığından atıldığımız için yine BM mülteci pasaportuyla seyahat edebiliyordum. Ancak Mitterrand yönetimi bir süre önce Fransa’ya girmek isteyen siyasal mültecilere önceden vize alma mecburiyeti koymuştu.

Belçika’nın resmi basın kartına sahip bulunduğum, ayrıca Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu’nca akredite edilmiş gazeteci olduğum için, Strasbourg’ta Avrupa Parlamentosu’nun yapacağı bir toplantıyı izlememden daha doğal bir şey olamazdı.

Günlerce beklediğim, defalarca telefon ettiğim, hatta Konsolosluğa bizzat gittiğim halde, vize talebime olumlu yanıt verilmiyordu. Strasbourg’taki toplantının başlamasından bir gün önce müracaatıma yanıt geldi. Fransa’ya girmemde sakınca görüldüğü için bundan böyle bana vize verilemeyecekti.

Belli ki Fransız televizyonunda Türkiye’de azınlıklara yapılan baskılarla ilgili bir programa katılarak konuştuğum için Ankara rejiminin baskısı üzerine kara listeye alınmıştım. Büyük olasılıkla da 1971 darbesinden bu yana Türkiye’de insan hakları ihlalleri konusunda Strasbourg’taki Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu toplantıları sırasında yürüttüğüm çalışmalar da bu ret kararında rol oynuyordu.

Evet, TC Devleti’dir bu, ne yapar eder, kara listeye aldığı kişilere, doğup büyüdüğü topraklarda olsun, göçüp gitmek zorunda kaldığı diyarlarda olsun, bayramını da, yeni yıl kutlamasını da zehir eder!

Sözün özü… Yarın sürgünümüzün 49. yılına giriyoruz… Ayrıca, İnci de, ben de 2020 yılından itibaren 90 yaşına doğru tırmanıyor olacağız… Hiç belli olmaz, yurt dışındaki muhaliflerine hâlâ kırmızı bültenlerle, iade talepleriyle gözü dönmüşçesine saldıran TC Devleti, bizim de yaşımıza falan bakmaz, yarın bir gün yeni sürprizlerle karşı karşıya bırakabilir.

Şaşırmayız, şerbetliyiz…

İnci’yle birlikte tüm okurlarımızın ve dostlarımızın yeni yılını kutluyor, demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, kadın-erkek eşitliğinden, çevre korumasından yana olan herkese bu uğurdaki mücadelelerinde başarılar diliyoruz.