Teşkilat-ı Mahsusa’dan MAH’a ve MİT’e…



Artı Gerçek

Erdoğan’ın son İnfaz Yasası değişikliğiyle yeni ayrıcalıklar sağladığı MİT, komplo, terör ve cankırımlarla dolu bir tarihin 'devlet içinde devlet”' mirasçısıdır.


Gece, 14 Nisan’ın ilk saatleri… Bir haftadır görüşmelerini dikkatle izlediğim “İnfaz düzenlemesine ilişkin kanun teklifi”nin nasıl bir içerikle çıkacağını merak ettiğim için uyku tutmuyor, bilgisayarın başında sayfadan sayfaya atlıyorum. Eminim ki, oylama sonucu ne olursa olsun, Korona belası bahane edilerek seçmene yatırım içeren bir metin çıkacak, insan hakları ve demokrasi savunucusu gazeteci, bilim insanı, siyasetçiler yine zindanda bırakılacak.

Bu oyun 46 yıl önce de, AKP’nin öncülü olan MSP’nin CHP ile koalisyon ortağı olduğu af oylaması sırasında da oynanmış, 163. madde mahkûmu ümmetçiler serbest bırakılırken 141-142. madde mahkûmu solcuların affı reddedilmişti. Bu adaletsizlik ancak Anayasa Mahkemesi’nin bozma kararıyla birkaç ay sonra giderilebilmişti.

Benim bu yeni oylamada merak ettiğim nokta, Türkiye’nin “derin devlet” ordusu, Erdoğan’ın el bebek gül bebek gözdesi Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) bu fırsattan istifade tanınacak olan ayrıcalıkların son anda gösterilen geniş muhalefete rağmen Meclis’ten geçip geçmeyeceği idi…

Bilgisayarda “MİT” kelimesini google’a vererek haber sayfalarının birinden diğerine atlarken, üç ay önce fark etmediğim bir sayfa açılıyor… Azameti Tayyip’in sarayından pek de geride kalmayan MİT’in Kale adındaki yeni binasının 5 Ocak 2020’de yine Tayyip’in dehşetengiz bir nutkuyla açılışı haberi…

Etimesgut İlçesi’nin Bağlıca Mahallesi’nde 5 bin dönüm alanın üzerinde 3 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevrili, helikopter ve uçak alanlarıyla mücehhez Kale’nin açılışında Tayyip konuşuyor: "Devlet denilen karmaşık mekanizmanın istihbarat desteği olmadan işlemesi ve ayakta kalması mümkün değildir. Bizim tarihimizde de istihbarata hep çok önem verilmiştir.”

Her konuda olduğu gibi bu milli istihbarat konusunda da “Osmanlı” referansını ihmal etmiyor: “Mirasçısı olduğumuz Osmanlı daha kuruluş yıllarından itibaren güçlü bir istihbarat sistemi tesis etmiştir. Ancak Osmanlı'nın 18'inci yüzyıldan itibaren gerilemeye başlamasında istihbarat zafiyetinin de önemli payı vardır. Son döneminde istihbarata yeniden önem verilmeye başlanmışsa da maalesef kötü gidişin önü kesilememiştir. Sultan Abdülhamid Han'ın bu konuya verdiği ehemmiyet ve elde ettiği başarılar özellikle kayda değerdir.”

Tam da konuşmanın tamamını okumaya dalmışken ekrana sabırsızlıkla beklediğim haber düşüyor… İslamo-faşist diktanın “terörist” damgası vurduğu insan hakları ve demokrasi savunucusu gazeteci, bilim insanı, siyasetçileri dışlayan “İnfaz düzenleme” yasası, 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar da salıverme kapsamı dışında bırakılarak, aynen kabul edilmiş… Örneğin, Libya’da ölen MİT mensubunun cenazesini haber yaptıkları için tutuklanan altı meslektaşımız “MİT Kanununa karşı işlenen suçlar” kapsamında ceza alırlarsa üçte iki ceza indiriminden yararlanamayıp yıllarca hapiste kalacaklar.

Kabul edilen yasanın MİT’e getirdiği bir başka kıyak… “Terörist” suçlamasıyla zindanda yatırılanlar, mahkûmiyetleri kesinleşmiş olsa bile, sulh ceza hâkiminden alınacak bir kararla MİT tarafından her an hapisten çıkartılıp kuş uçmaz kervan geçmez hücrelerde sorguya çekilebilecek…

Yasanın böyle kabul edilmiş olması hiç de şaşırtıcı değil, ama haberi okuyunca beni şoke eden, son oylamadaki kabul ve ret oylarının dağılımı… Oylamaya 600’e yakın milletvekilinden sadece 330’u katılmış, onların da 279’u yasaya “evet” oyu veren AKP-MHP milletvekilleri…

Ya muhalefet? Oturumda bulunup da “Hayır” oyu verenlerin sayısı sadece 51… Oysa Meclis'te muhalefet olarak CHP'nin 139, HDP'nin 62, İYİ Parti'nin 39, Saadet Partisi'nin 2, Türkiye İşçi Partisi'nin 2 olmak üzere 244 milletvekili bulunduğunu biliyoruz… Böylesi hayati bir konunun oylamasında Meclis'te muhalif milletvekillerinin sadece yüzde 21'inin hazır bulunuyor olması, yüzde 79'unun oylamaya katılmaması nasıl izah edilir?

60'lı yıllarda TİP'in bir avuç milletvekilinin Meclis salonunda sadece sözlü değil, fiziki saldırılara da direnerek her daim nasıl yiğitçe mücadele verdiğine tanık olup bunları asla unutmayan bizler için hiçbir izahın inandırıcılığı yok…

Olan oldu… Hiç kuşku yok, bu yasanın tanıdığı ayrıcalıklarla MİT 3 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevrili Kale’sinde daha da astığı astık kestiği kestik hale gelecek…

5 Ocak’ta yaptığı açılış konuşmasında ne diyordu Erdoğan? “1. Dünya Savaşı yıllarından İstiklal Harbimize kadar Osmanlı'nın son dönemlerinde yürüttüğü tarihi mücadelelerde 1913'te kurulan Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarının çok büyük emeği ve katkısı vardır. Teşkilat-ı Mahsusa'dan Milli Emniyet Hizmeti'ne ve oradan Milli İstihbarat Teşkilatı’mıza kadar uzanan Cumhuriyet’in istihbarat kurumları ve gelenekleri büyük ölçüde bu dönemden yadigardır. Her ne kadar çok uzunca bir süre bilinçli olarak istihbarat teşkilatımız zayıf tutulmuşsa da şartlar ve ihtiyaçlar bu kurumu yeniden güçlendirmemizi gerektirmiştir."

Evet, Erdoğan’ın konuşmasında “istihbarat”a verdiği önemden dolayı hayırla yad ettiği ve bugün için birçok konuda örnek aldığı Kızıl Sultan Abdülhamit’in nasıl korkunç bir ispiyon ve komplo teşkilatı kurduğu, özgürlükten, meşrutiyetten söz eden dönemin aydınlarına nasıl kan kusturduğu, sürgünlerde süründürdüğü, Tayyip öncesi yılların tarih derslerinde de ibretle okutulmuştur.

O dönemde okutulmayan, öğretilmeyen ise 1894-96 Ermeni ve Asuri soykırımlarında Kızıl Sultan’ın istihbarat teşkilatının rolüdür.

Hürriyetperver sloganlarla iktidar olan İttihat ve Terakki’ciler de, ispiyon ve komploculuk konusunda 1909’da tahttan indirdikleri Kızıl Sultan’dan geri kalmamış, Teşkilat-ı Mahsusa‘nın temelleri 1911’de Alman emperyalizminin güvenilir adamı Enver Paşa tarafından atılmıştır. İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve İslamcı görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunan Teşkilat-ı Mahsusa 5 Ağustos 1914’te de Harbiye Nezareti’ne bağlı resmi istihbarat örgütüne dönüştürülmüştür.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın işlediği en büyük toplu cürüm, hiç kuşkusuz, Abdülhamit’in 1894-96 soykırımından daha da vahim olan 1915 Ermeni ve Asuri soykırımı ve tehciridir.

1. Dünya Savaşı’ndan sonraki çöküş döneminde İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesiyle Teşkilat-ı Mahsusa da tarihe karışmış, ancak örgütün 1915 soykırımında rol oynayanlar da dahil, birçok elebaşısı daha sonra kurulacak olan cumhuriyetin yönetim kadrolarında kilit yerlere yerleşmiştir.

İstihbarat çalışmalarını bir merkezden yürütmek üzere cumhuriyet döneminde Atatürk’ün direktifiyle 1926’da kurulan ilk resmi gizli örgüt Milli Amale Hizmeti’dir (MAH), adı harf reformundan sonra Milli Emniyet Hizmetleri Reisliği (MEH) olarak değiştirilmiştir.

1. Dünya Savaşı yıllarında Alman Genelkurmay Başkanlığı Askeri İstihbarat Hizmeti’nin başkanlığını yapmış olan General Oberst Walter Nikolai’ye kurdurtulan ve İstanbul Yıldız’daki Harp Akademisi’nde faaliyete geçen MAH, 30 ve 40’lı yıllarda Nazi istihbarat servisleriyle, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra CIA ve diğer Batı istihbarat örgütleriyle sıkı işbirliğinde olmuş, Kontr-gerilla’nın da çekirdeğini oluşturmuştur.

Sol partiler, yayınlar, sendikalar, yazarlar, şairler, bilim insanları, hak eşitliği ve ifade özgürlüğü için mücadele veren Kürtler 1965 yılına kadar MAH’ın tehdidi altında yaşamış, onun tertiplediği komplolar sonucu zindanlara atılmış ya da Sabahattin Ali örneğinde olduğu gibi karanlık cinayetlerde can vermiştir.

…Ve 1965’ten bu yana da tüm despotik hükümetlere, faşist askeri cuntalara her türlü karanlık hizmeti sağlayan, CIA ve Kontr-gerilla ile can ciğer kuzu sarması olan, 18 yıldır da Recep Tayip Erdoğan’ın“devlet içinde devlet” statüsü tanıdığı örgüt Milli İstihbarat Teşkilatı, yani MİT’tir…

Eğer Tayyip’in hayran olduğu Osmanlı döneminde Kızıl Sultan’ın istihbarat çetelerinin 1894-96, Teşkilat-ı Mahsusa’nın 1915 soykırımları, cumhuriyet döneminde MAH’ın Dersim ve 6-7 Eylül cankırımları varsa, MİT’in de 55 yıllık mazisinde Kanlı Pazar, 1 Mayıs, Kahraman Maraş, Çorum ve Sivas cankırımları vardır. Ve de 28 Aralık 2011’de 19’u çocuk olmak üzere 34 Kürd’ün Roboski’de Türk savaş uçaklarına bombalatılarak, 9 Ocak 2013’te Fransa’nın başkenti Paris’in göbeğinde Kürt kadın siyasetçiler Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in bir tetikçiye kurşunlattırılarak katledilmiş olmaları da vardır.

Ya Suriye’deki İslam teröristlerine gizliden verilen silah da dahil her türlü lojistik destek?

Bittabi, MİT’in sicilinde 1971, 1980 darbeleri ve 2016 çakma darbe girişimi sonrasında düzmece raporlar ve komplolarla on binlerce muhalifi zindanlara attırmış, işkenceden geçirtmiş, idam sehpasına göndertmiş ve de sürgüne zorlamış olması da özel bir yer tutar.

1971 darbe döneminden bir örnek… Darbeyi meşru göstermek için sıkıyönetimin ilanından birkaç hafta sonra açılan, Ragıp Zarakolu’nun da geçenlerde bir yazısında sözünü ettiği, benim de sanıkları arasında bulunduğum Türkiye Komünist Partisi (TKP) davası…

Ragıp’ın yazısı üzerine Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın (TÜSTAV) kurucularından, değerli dostum Erden Akbulut, bu davanın açılmasına neden olan ve vakfın arşivinde bulunan MİT raporlarından benimle ilgili olanlarının kopyasını gönderdi. Sağolsun…

Sürgünde olduğum için 49 yıldır göremediğim bu onlarca sayfalık MIT raporlarının ilki 10 Mayıs 1971 tarihinde “ÇOK GİZLİ” damgası altında T.C. Milli Emniyet Hizmetleri Başkanlığı’nın İstanbul ve Bölgesi Daire Başkanlığı tarafından İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na “Komünist faaliyetlerine katılan eşhas hakkında” başlığı altında gönderilmiş…

Raporda “Memleketimizin içinde bulunduğu duruma gelmesine ve sıkıyönetimin ilanına sebep olan faaliyetleri yürüten şahısların koordineli ve sistemli çalışmalarını dokümante eden dosya ve genel mahiyetteki değerlendirilmesi ilişikte sunulmuştur” denilerek TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar, TİP GYK üyesi Nihat Sargın, yazar Şadi Alkılıç, Doç. Dr. Çetin Özek, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Harun Karadeniz, devrimci gençlik liderlerinden Masis Kürkçügil ve Süleyman Balkan, eski Koyulhisar cumhuriyet savcısı Şiar Yalçın, İstanbul Radyosu’nda görevli Erdöl Boratap, Londra’daki Kardaş Derneği’nden Selma Ashworth ile Ant Dergisi sahip ve başyazarı olarak Doğan Özgüden’in isimleri veriliyor.

MİT’in bazı özel yazışmaları illegal şekilde ele geçirerek bunun üzerine yarattığı bir hayali örgütlenme senaryosuyla açılan davanın sanık listesine bir süre sonra sanat, kültür, medya ve bilim dünyasından Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, İdris Küçükömer, Azra Erhat, Magdalena Rufer, Tilda Gökçeli, Faruk Pekin, Osman Saffet Arolat, Ragıp Zarakolu, Işıtan Gündüz, Taner Kutlay, Aydın Engin, Tanju Cılızoğlu, Seçkin Selvi, Zeynep Sağnak, İlkay Demir, Necmi Demir, Nihat Darcan, Dinçer Yücesan, Vahit Tulis, Hayri Eroğlu, Sıtkı Coşkun, Nabi Yağcı, Attila Coşkun, Veysi Sarısözen, İrvem Keskinoğlu, Cihan Şenoğuz, Alpay Biber, Güray Tekinöz, Hülya Kınalıoğlu, Şeref Yıldız, Gülay Varlı, Şefik Çağlarer, Agah Uyanık, Mehmet Sarısözen, Nurseli Varlı, yurt dışından da Ayhan Alpagut, Doğan Kekevi, Ali Söylemezoğlu, Arslan Mengüç, Mustafa Demir, Deniz Kavukçuoğlu, Yıldırım Dağyeli, Yılmaz Karahasan ve Ethem Ete dahil edildiler. Tutuklanabilenlerden bir bölümü sıkıyönetim mahkemesi tarafından ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

MİT’in bu çok gizli raporlarında benimle ilgili şu bilgiler yer alıyor:

“ANT Dergisi yazarları ve yöneticileri hakkında adli makamlarca istenen hapis cezasının toplamı 770 yıla yükselmiştir. Doğan Özgüden hakkında şimdiye kadar 31 dava ve soruşturmada istenen hapis cezası 149,5 yılı, istenen para cezası 250.000 Lira’yı bulmuştur. Özgüden şimdiye kadar 1 yıl hapis, altı ay sürgün ve 4800 Lira para cezasına mahkûm olmuştur. Hapis ve sürgün cezası halen Yargıtay’dadır. Özgüden hakkında halen TCK’nın 142. Maddesi muvacehesinde takibat yürütülmektedir.

“Türkiye’de aşırı solun gelişmesine büyük ölçüde katkıda bulunan dergilerin başında Ant Dergisi gelmektedir. Ant Dergisi’nin sözcülüğünü yapan, bu dergide başmakaleleri hazırlayan Doğan Özgüden olmuştur. Adı geçen şahıs aşırı sol içinde hangi gruba mensup olursa olsun, ister TİP’i desteklesin, isterse bu partinin karşısında olsun, aşırı solun bayraktarlığını yapmıştır.

“Doğan Özgüden, örnek olarak aldığımız yazılarında da görüleceği gibi Marksist-Leninist eğitim çalışmalarında yönetici bir role sahiptir. Proletaryanın iktidarının ancak silahlı bir mücadele ile kurulabileceğini açıkça ilan etmiştir. Ortadoğu Devrimci Çemberi sloganının ortaya atılarak komünizmin halklar meselesi konusundaki görüşleri, Türkiye’de gelişmiş ve ayrı bir Kürt halkının varlığının tanınması çalışmaları ile etnik grupları bölücü bir faaliyete itmiştir.”

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını savunmak üzere Ant’ta yazdığım aşağıdaki yazı da raporda

suç delili olarak kullanılıyordu:

 “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve arkadaşları genç yaşlarında devrimciliklerini ispatlamış sosyalistlerdir. İstanbul’da son yılların bütün devrimci eylemlerinin ön safında görünmüş olan ve üç yılının ikisini polis kamplarıyla hapishanelerde geçirmiş olan Deniz Gezmiş ve ezilen Arap halklarının kurtuluşuna nefer olarak katılmak için El-Fetih’e giderek Ortadoğu Devrimci Çemberi içinde devrimci sorumluluk taşıdığını ispatlayan Yusuf Aslan ve arkadaşları, kişisel çıkarları için soygun yapacak insanlar değillerdir. Onlar soyguncular iktidarına ve soygun düzenine karşı savaşan halk çocuklarıdır.”

Bu rapor kendisine de iletilmiş olmalı ki, İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker de Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “Solda ve sağda vuruşanlar” başlıklı yazı dizisinin 16 Mayıs 1971 tarihli bölümünde Ant Dergisi’ni ve beni suçlarken “Bilhassa Kürtçü” vurgulaması yapıyordu.

Sürgünde olduğum için beni tutuklayıp o davada yargılayamadılar, ama MİT’in bu raporu yarım yüzyıla yakın peşimi hiç bırakmadı.

Bizim 1972 yılında yayımlayıp tüm uluslararası insan hakları kuruluşlarına ulaştırdığımız İngilizce File On Turkey (Türkiye Dosyası)’na yanıt olarak Babakanlık tarafından1973’de yayımlanan Beyaz Kitap: Türkiye gerçekleri ve Terörizm adlı kitapta, daha sonra Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına hükmeden Ankara 1. Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi’nin imzasıyla yayımlanan ve TC büyükelçilikleri tarafından Avrupa’daki tüm göçmen örgütlerine dağıtılan Bu vatana kastedenler adlı karalama kitabında da MİT’in bu raporu kaynak olarak kullanıldı.

1974’te İnfo-Türk’ü kurmak üzere geldiğim Belçika’da oturma ve çalışma izni almak için başvurduğumda, TC Büyükelçiliği MİT raporlarındaki suçlamaları kullanarak yıllarca izin talebimin reddedilmesini, hatta bir süre Belçika’dan sınırdışı edilmemi sağladı. 1977 yılı sonunda Almanya sınırından geri çevrilmeme, 1982’de Türk vatandaşlığından çıkartılmama, daha sonraki yıllarda Fransa’ya girişimin yasaklanmasına hep MİT raporlarındaki suçlamalar neden oldu.

2016 çakma darbesini izleyen OHAL’ler döneminde ise MİT yurt dışındaki rejim muhaliflerini hedef gösterme çalışmasında SETA adında bir de taşeron kullanmaya başladı.

SETA, Mart 2019’da yayımladığı “Avrupa’da PKK yapılanması” adlı 666 sayfalık bir raporda benzer iddialar kullanarak beni hedef gösteriyor:

“12 Mart 1971 Muhtırası sonrası Avrupa’ya kaçan Doğan Özgüden, Türkiye’de farklı gazetelerde yazdığı yazıları ve temsilcisi olduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP) dolayısıyla tanınmaktadır. Avrupa genelinde Türkiye Demokratik Direniş Hareketi’ni 1971-1974 arasında kurmuş ve Türkiye’yi hedef alan dergiler çıkarmaya başlamıştır. 1975-1982 arasında Demokrasi İçin Birlik, 2006-2008’de 1971 Kolektifi ve 2008’de Avrupa Barış Meclisi adlı yapılarla Türkiye karşıtı söylemler üretmeye devam etmiştir. Doğan Özgüden’in 1974 sonrasında Brüksel özelinde Info-Türk Ajansı ve çok uluslu göçmen eğitim merkezi Güneş Atölyeleri adlı iki kurum altında PKK ile irtibatlı faaliyetlerin dolaylı yahut direkt gerçekleştiğine dair pek çok kanıt mevcuttur. Örneğin Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar gibi PKK’nın üst düzey temsilcileri ile ortak toplantı düzenlediği bilinmektedir.”

“Devlet içinde devlet” MİT ya da taşeronları hakkımda ne derse desin, ne komplo hazırlarsa hazırlasın, mücadelem sadece ve sadece işçi sınıfının, emekçi tabakaların, Kürt ulusunun ve ezilen tüm Türkiye ve dünya halklarının özgürlük mücadelesine endekslidir… Türkiye’de ve sürgünde bugüne dek hep öyle olmuştu, ömrümün kalan yıllarında da böyle olmaya devam edecektir.

YAZARIN TÜM YAZILARI