Cengiz Çandar’la hafızam beni yanıltmıyorsa ilk kez Hürriyet gazetesinin Cağaloğlu’ndaki tarihi binasında tanışmıştım. Hani duvarında Sedat Simavi’nin “Kalemini kır ama asla satma” sözünün küçük bir heykel kabartmasının yer aldığı tarihi binada…

Deniz Som ile küçük bir odayı paylaşırlardı.. Merhum Deniz gibi ben de Umur Talu’nun girişimleriyle başarısız Söz gazetesi deneyiminden sonra hep birlikte Hürriyet’e geçmiştik. Ahmet Altan’ın imzasız “Bir Günün Hikayesi”ni yazdığı, yazısını tamamladıktan sonra zamanını yazı işlerinin girişindeki küçük masada kitap okuyarak geçirdiği yıllardı…

Sonra ben Amerika’ya gittim, Çandar’ı tekrar görmem Türkiye’ye dönüşte işe başladığım Sabah gazetesinde oldu. Cengiz, Güneş’ten ayrılmış mıydı o zaman tam hatırlamıyorum ama Zafer Mutlu’nun onu Sabah’a alabilmek için Mecidiyeköy’deki binaya davet ettiğini hatırlıyorum. Sabah’a gelişi zaman alacaktı, benim tekrar Amerika’ya gidip dönüşüm sonrasına, yani 1991’e kalacaktı.

Cengiz Çandar ve Hasan Cemal görece geç başladığım gazetecilik mesleğinde herkes gibi benim de idollerimdi. Şansım yaver gitti, ikisiyle yakın çalışma fırsatım oldu ve her ikisinden de çok şey öğrendim. En başta Kürt meselesi olmak üzere…Bir gün bir kriz dönemi Zafer Mutlu ile birinci sayfayı yıkıp yeniden yapmak üzere yazı işleri odasına yürürken bana “Bu ikisi çok önemli ve değerli gazeteciler. Onlarla çalışmanın kıymetini bil” deyişini bugün gibi hatırlıyorum…

Cengiz’i çok üzüp tam sahip çıkamadığımız dönemde Zafer Mutlu ve Dinç Bilgin’in onu yine de ayrı bir yere koyduğunu da çok iyi hatırlıyorum. Rahmetli Ercan Arıklı’nın “Böyle korkak gazetecilik mi yapılır… Ayıp” çıkışı karşısında herkesin başını öne eğişini de…

Çandar kalemi kadar hitabeti, hikaye anlatımı da etkili bir gazeteci. İkitelli’deki Sabah binasının pastanesinde Turgut Özal ile Göcek’teki görüşmesinin ardından Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu ile oturduğumuz masanın etrafında bize nasıl paletleri takıp saatlerce yüzdüklerini, dönüşte Semra Hanım’ın yaptığı sütlacı nasıl yediklerini kendine has renkli üslubuyla anlatışı sanki dün olmuş gibi…

Bu girişi sözü Özal ile yakın çalışmasının da yer aldığı son kitabına getirmek için yaptım. Çandar’ın “Turkey’s Mission Impossible” yani ‘Türkiye’nin İmkansız Görevi’ diyebileceğimiz Kürtlerle savaş ve barış kitabına… Çandar, tanış olmasalar bile Abdullah Öcalan’la aynı dönem Ankara Üniversitesi’nde okuyan, Deniz Gezmiş’in en yakın arkadaşlarından olan bir isim.

Mesleği, donanımı, titizliği ve ketumluğu ona hem Kürt gerçekliğini çalışıp anlatmada hem de barış umutlarının olduğu dönemlerde en kritik yerlerde olma imkanı verdi. Ancak bu kitap sadece o kritik görüşme notları ve anılarından ibaret değil. Bir doktora tezi titizliğinde kaleme alınmış, sayısız kaynağa atıfta bulunan akademik bir çalışma. Zaten kitabın yayınevi bu gerçeği kendisi anlatıyor.

Çandar’ın çalışması yüzlerce saatlik okuma, yüz yüze görüşme, onlarca yıllık gazetecilik çabasının somut sonucu, alanında bir başyapıt açıkçası. Gelecek kuşakların her zaman okuma ihtiyacı duyacağı bir kaynak kitap. Çandar’ın onca yıllık çabanın ardından haklı olarak karamsarlığa düştüğü satırlar, önümüzdeki mücadelenin zorluğunun önemli bir hatırlatıcısı…

Çandar kitabında Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümününönemine atıf yaparken Uluslararası Kriz Grubu ve Upsala Üniversitesi Barış ve Çatışma Bölümü’nün bu yakıcı sorunun toplumsal maliyetine ilişkin rakamlarına yer veriyor. Bu rakamlara göre 1984’te başlayan son ve en güçlü Kürt isyanı sonucu 50 binden fazla insan hayatını kaybetti, 2011 rakamlarına göre Türkiye 300 ile 450 milyar doları heba etti.

Barış hem insanlarımızın anlamsız ölümünün önüne geçecek, hem de şu anda çok ihtiyaç olan ekonomik kaynakların savaşa değil, eğitime,sağlığa, kalkınmaya ayrılmasını sağlayacak. Çandar’ın Özal’ın barış girişimi ve o çabaları sırasında ölümüne ilişkin satırları elbette iç karartıcı… Özal yaşasaydı ve cumhurbaşkanlığını bırakıp Kürt meselesini çözmeyi hedefleyen bir parti kursaydı bile Türk devletinin organizasyonu ve tepe noktasında karar verme sürecinin ona barışı inşa şansı vermeyeceğini düşünüyor…

Özal, inançlı bir Müslüman olarak elindeki güç ve yetkiyi ülkenin bu temel meselesini çözmek için kullanması gerektiğine inanan bir devlet adamı ve siyasetçiydi. Abdullah Gül bu açıdan ona benziyor diyebiliriz çünkü AKP’nin Kürt açılımı ve barış çabalarının perde arkası itici gücü oydu…

Erdoğan’ın bu düşüncedeki herkesi tasfiyesi ve devletle anlaşması sonucu yine amansız bir çatışma ve imha savaşı başladı. Muhtemelen yakında Suriye’ye yeniden sıçrayacak ve binlerce cana mal olacak, ekonomiyi iyice tüketecek bir savaşa… Muhalefette ise bu sorunun yakıcılığını, tek çözümün barış olacağını gören Özal, Gül kalibresinde insan yok. Korkaklık ve devletçiliğin götüreceği yolu ise HDP Eş Başkanı Mithat Sancar, “Tecrit siyasetine karşı barış hakkı” başlıklı konferansta anlatmış:

“Diyalog ve müzakere yöntemi dışında kalan esas yaklaşım güvenlikçi anlayış ve askeri politikalardır. Bastırma, imha, tasfiye gibi boyutları olan bu siyasetin toplumlarda ne gibi sonuçlar doğurduğu, bir başarı elde edip edemediği de ayrıca tartışılması gereken önemli bir konudur. Çatışma sorununu veya çözümünü güvenlikçi askeri yöntemlerle ele alan yaklaşımların başarı oranı düşük olmuştur. Sonuçları da o toplumlar için ağır tahribatlar şeklinde ortaya çıkmıştır. Tipik örneği Sri Lanka’dır. Sri Lanka bugün hem toplumsal dokuda büyük yıkımların yaşandığı bir ülke hem de ekonomik olarak iflas etmiş bir devlet durumuna gelmiştir. Bunların tamamı Tamil sorununa yaklaşımla doğrudan bağlantılıdır. Türkiye’de de çok uzun süre aynı anlayış hep masalarında olmuştur iktidarların. Sanki imha politikaları sonuç alabilirmiş ve Kürt sorunu bu şekilde yok edilirmiş gibi.

Bu politikaların temelinde çözüm değil sorunu yok sayma ve görünür tartışılır olmaktan çıkarma hedefi yatmaktadır. Uzun zaman Kürtlerin halk olarak toplum olarak inkarı; ardından sorunun inkarı sonra çözümün reddi anlayışı hep gündemde belirleyici yer tutmuştur. Belki de devlet politikalarının en iyi tarif edileceği formül aslında bu şekilde sorunu yok etmek değil sorunu ve itirazları, talepleri ve direnişleri imha ile susturalım, sonra bakarız anlayışıdır.

Sınır ötesi operasyonlar, demokratik siyasetin tasfiyesi, toplumun sürekli baskı ve yasak cenderesinde tutulması bu sonuçların en önemlileridir. Savaş politikaları çözümsüzlük ve güvenlikçi anlayış bir otoriterleşmeyi çok ciddi bir şekilde teşvik etmekte ve hızlandırmaktadır. Toplumsal dokuyu tahrip etmektedir. Yani kutuplaşma düşmanlaştırma ayrıştırma yöntemlerinin etkili olmasına zemin sunmaktadır. 3’üncüsü toplumun kaynaklarının silaha ve bir avuç sermayeye tahsis edilmesi peşkeş çekilmesi uygulamaları yaygınlaşmakta ve derinleşmektedir. Bu da beraberinde ekonomik çöküş ve daha çok yoksullaşma getirmektedir.”

 

- Cengiz Çandar: Turkey’s Mission Impossible, War And Peace With The Kurds, Lexington Books 2020