18 Nisan 2022 tarihli “Nerede Dava? Dağa Kaçtı…” başlıklı yazımda Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi İbrahim Enes Gacar’ın 517 gündür devam eden tutukluluk hikâyesini anlatmıştım. 20 Nisan’da gerçekleşen son duruşmada da, tutukluluk halinin devamı kararı çıkmıştı.

Tutukluluk süresi 20 ayı bulmuş ve 600. güne yaklaşılırken 6 Temmuz 2022’de Silivri’de davanın karar duruşması gerçekleşecek. İbrahim Enes ve ailesi, günlerdir sosyal medyada suçsuzluğu ilan eden ve uğranılan haksızlığı ortaya koyan mesajlar paylaşıyorlar. Başta ulusal ve uluslararası medya olmak üzere, herkesi duruşmaya davet ediyorlar.

Gecikmiş adalet adalet değildir ama İbrahim Enes’in bu Çarşamba suçsuzluğunun ilan edilerek hapisten çıkmasını ve sonbahardan itibaren öğrencimiz olmak üzere tekrar okula dönmesini diliyorum. Umudu canlı tutalım ve bekleyelim. Bu umudu çeşitli davalardan içeride olan pek çok kişi için canlı tuttuğumuzu da belirtmeyi unutmayalım.

Tek tek olaylarla değil, Türkiye’de içinden geçmekte olduğumuz genel süreçle ilgili olarak bu umudun iyimser değil, kötümser bir umut olduğunu da tekrar edelim. Var olan koşullar mucizevi, yukardan inme çözümlere işaret etmiyor. Eski Yunan tragedyalarında, oyunun sonunda sahnenin yukarısından bir vinçle bir tanrı gelir ve sorunları çözüp oyunu sona erdirirmiş. Deus ex machina, yani makinayla gelen tanrı deniyor buna. Bizim çözümlerimiz makinadan inecek tanrılarla ya da seçimle çözülüvermeyecek. Latincede bir de ars longa vita brevis sözü var, “sanat uzun hayat kısa” anlamına geliyor. Sorun uzun, hayat kısa diyeyim, buna öykünerek ve öykünmemi pek de beğenmeyerek.

Kötümser umut çünkü seçim olup şimdiki iktidar gittiğinde de sorunlar devam edecek. Belki büyüklükleri daha da görünür hale gelecek. Ancak burada asıl vurgu kötümserliğe değil. Akılla baktığımızda kötümser olmaktan başka çare olmadığını teslim ediyoruz sadece. Fakat buna rağmen umuda vurgu yapıyoruz. Bilinçle bunu seçiyor, umudu irademizle kurmaya girişiyoruz. Bu konuya da daha önceki yazılarımda değinmiştim.

Uzun zamandır, yazdığım yazılar üzerinden iradenin kuruluş olanaklarını, görünüm ne kadar kötümser olursa olsun sorunlu olanı değiştirme ve düzeltme kararlılığını oluşturma, bunun için eyleme geçme yollarını arıyorum. Birkaç hafta önce eşeylemden, eşgüdüme ulaşabilmek için bir araya gelme, konuşma, tartışma ve çözüm yolları arama gerekliliğinden söz etmiştim. Bunlar gerekli ama bunların olabilmesi için de ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu doğru adlandırmamız lazım. Bunun farklı adları olabilir ama geçen hafta konuyu Partha Chatterjee’nin 2006’da Türkçeye Mağdurların Siyaseti başlığıyla çevrilen kitabına bağlamış ve ulus-devlet ile sivil toplum arasındaki ağlara katılamayan bir “siyasal toplum”dan söz etmiştim. Bugün Türkiye’de pek çok kesimin siyasal topluma dönüşmeye zorlandığını söyleyebiliriz. O zaman nedir siyasal toplum? Chatterjee bunu nasıl ortaya koyuyor?

Partha Chatterjee kitabında, kültürel çalışmalar alanının önemli kuramcılarından biri olan Homi Bhabha’ya dayanarak ulusla ilgili bir çelişkiye işaret eder:

“Ulusun dünyevilik içindeki yerini tarif ederken Homi Bhabha, ulus anlatısının nasıl ikili zamana ve tam da bundan ötürü kaçınılmaz bir ikircikliğe yarıldığını tespit eder. Bir yandan insanlar ulusal bir pedagojinin nesnesi haline gelmişlerdi çünkü tarihin beraber getirdiği ilerlemeyle birlikte onlar hep olmaya devam edecekler, ulusun akıbetini görmek için hiçbir zaman hazır olamayacaklardı. Öte yandan insanların birliği, yani ulusla kurdukları daimi özdeşlik, sürekli vurgulanmak, yinelenmek ve icra edilmek zorundaydı.” (2006, s. 26-27)

Bir köşe yazısının içine alınınca bu pasajı anlamak zor geliyor olabilir. Fakat tarif ettiği şey gündelik hayatımızda, kamusal söylem içerisinde çok çeşitli biçimlerde maruz kaldığımız bir şey. Ulus bir yanda asla tamamlanmayan ve her geçen gün yeniden tanımlanan bir proje. Mesela sosyal medyada karşılaştığınız “filanca konuyu halka sorduk” tarzı içerikleri düşünün. Hiç beklemediğiniz biri gayet eleştirel ve muhalif bir eleştiri getirebiliyor. O durumda, şöyle bir heyecanlanıyorsunuz, “yarına dair umut var” hissine kapılıyorsunuz. Sonra mesela yeraltında bulunan jelibon rezervi konusunda birileri “vatana millete hayırlı olsun, çalışınca oluyor” tarzı laflar edince, “ohoooo” diyorsunuz, “ne olacak bu milletin hali?” Halbuki her gün yeniden sorguladığınız bu ulusal oluş durumuna rağmen, bir yandan da gelişimini çoktan tamamlamış, mükemmeliyete erişmiş bir bütünlük olarak ulustan da söz ediveriyorsunuz.

Chatterjee’ye göre anlatıdaki bu ikircik ya da belirsizlik, toplumsal yaşamda çok boyutlu çelişki ve çatışmalara yol açar. Modern ulus biçimi hem tümel/evrenseldir hem de tikel. Tümel boyut iki düşünce tarafından temsil edilir: Modern devlette egemenliğin sahibi halktır ve tüm insanların hakları vardır. Bunların tümel olarak geçerli kılınması ise, vatandaşların tikel haklarının millet denilen belirli bir halk tarafından kurulmuş devletçe korunmasıyla mümkün olacaktır. Böylece ulus-devlet, modern devlet biçimi olarak belirlenmiş olur.

Bu devlet biçiminde temel hukuk çerçevesi özgürlük ve eşitlik ikilisi aracılığıyla tanımlanacaktır. Oysa özgürlük ve eşitlik birbirleriyle çatışır. Bu çatışmada aracılık görevi başka bir kavram ikilisine, mülk ve cemaate düşecektir. Mülk, özgürlük ve eşitlik arasındaki çatışmayı başka bireylerle ilişki içerisindeki birey düzleminde sonlandırmayı hedefler; cemaat ise herkesin kardeşliği üzerinden. Birincisi liberal çözümlere yönelirken, ikincisi cemaatçi çözümlere vurgu yapar. (Chatterjee, 2006, s. 57) Yani çelişki büyüyerek devam edecektir. Ulus-devlet, halka ait egemenliği vatandaşlara ait eşit haklarla birleştirmeye çalışırken modern siyaset kuramının gözde kavramı sivil toplumla bağlantıya geçmeye çalışır.

Ne var ki gerek anlatı gerek kuram ve uygulama düzlemlerinde çelişkileri görmezden gelerek ilerlemeye çalışan bu yaklaşım, değişik dönemlerde şu veya bu nedenle sivil toplumun dışında kalan, vatandaşlık hakları ve söyleminden daha fazlasına gereksinim duyan gruplarla ne yapacağını bilemez. 1999 Marmara Depremi’nden etkilenenler, dev gecekondu mahalleleri oluşturanlar ya da Anadolu’nun yaşadığı 10 yıllık savaşın (1912-1922; Türk-Yunan mübadelesiyle gidenleri ve gelenleri de katarsak bunu belki 1920 ortalarına kadar uzatmamız gerekir) ardından oradan oraya göç etmek zorunda kalanlar sivil toplumun ve vatandaşlık sisteminin dışına taşarlar.

Bunlar, sorunlarının çözümlerini verili sistemin ötesinde arayacak ve farklı bir siyaset üreteceklerdir. Chatterjee bu nedenle sivil toplumun karşısında beliren bir siyasal toplumdan söz eder. Ulus-devlet evrensel düzeyde siyasal toplumun sesini duymazdan gelirse de, özellikle yerel yönetimler gibi belirli kolları üzerinden bunların beklentilerini karşılamaya da çalışır. Ama bu sancılı bir süreçtir ve ulus-devlet, sivil toplumun ötesine geçen siyasal toplumun gerektirdiği bakış bütüncül bir dönüşümü getireceği için, çok sıkışmadıkça böyle bir şey yokmuş gibi yapmaya devam eder ve asla tatmin edici bir kapanışa ulaşamaz. Böyle olduğu için siyasal toplum tatminsiz, bozan ve arayan bir bakışa sahip olacaktır.

Yine yazılarımda tartıştığım devletin zebellahlaşması durumunda, siyasal toplumun nüfusu ve kapsadığı kesimlerin çeşitliliği artacaktır. Bu doğrultuda geçen hafta akademisyenlerin de yönetilen haline geldiğini ve siyasal topluma katıldıklarını yazmıştım. Şimdi bu akademisyenler siyasal toplumunun, kendilerine dayatılan uluslararası ve ulusal baskılara, yasayla ve resmi uygulamalarla dayatılan cenderelere karşı memnuniyetsizliklerini daha çok ifade etmeye başladıklarını ve alternatif geliştirmek için çaba gösterdiklerini söyleyebilirim.

Örneğin evvelki hafta Uluslararası Herbert Marcuse Derneği ile işbirliği içerisinde üç günlük bir “Üniversitenin Geleceği Konferansı” gerçekleştirildi. Farklı üniversitelerden ve üniversite dışında bırakılan KHK’lı akademisyenlerden oluşan düzenleyici, konuşmacı ve dinleyiciler günümüzde tüm dünyada ticarileştirilen ve diploma-sertifika basıp satan bir fabrika haline getirilen üniversiteyi konuştular. Oysa modern üniversite 19. yüzyılda Almanya’da olgunlaştırılırken bildung, yani olgunlaşma, kendini gerçekleştirme hedeflerini önde tutuyordu. “Farklı bir üniversite mümkün” diyen bu konferansın video kayıtları İngilizce ve Türkçe olarak çok yakında YouTube’dan izlenebilir olacak.

Hemen geçen haftadan bir örnek daha vereceğim. Yine farklı Türkiye üniversitelerinden ve sivil toplumdan bir grup akademisyen Ankara’da buluşup “Türkiye Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılması” konulu iki günlük bir çalıştay gerçekleştirdiler. Türkiye’de seçim olacak ve iktidar değiştiği takdirde YÖK kalkacak. Yükseköğretim alanı baştan sona yenilenecek. Çünkü bu bir zorunluluk. Zaten ortada Yök ya da Mök kalmadı. Her şey saraydan belirleniyor. Ve 200’ün üzerinde devlet ve vakıf üniversitesinden oluşan, yaygın ve örgün eğitimiyle sekiz milyon öğrenciye sahip olduğu iddia edilen (her ne kadar bu şişirilmiş bir rakam ise de) Türkiye yükseköğretiminde tuzun koktuğu zamanlardayız. Bu çalıştay tuzun nasıl ve ne derece koktuğunu ortaya koydu. Çalıştay raporu kısa zaman içerisinde kamuoyuyla paylaşılacak.

Siyasal topluma itelenmek, yönetilmek ve mağdur edilmek sıkıntı verici. Fakat bu kabul edilip sineye çekilebilecek bir durum değil. Bununla mücadelenin yolu, dışlandığın yere dahil olmak, daha doğrusu elinden zorla kopartılanı geri kazanmak için canla başla uğraş vermekten geçiyor. Bugün kendisine dayatılan bozuk düzeni sineye çeken bir akademisyen, bu bozuk düzenin parçası ve yakıtı haline gelir. Bu mobbingi, nepotizmi, yağmacılığı, aşağılamayı, kalitesizleştirmeyi, ideallerimizden ve ömürlerimizden çalmayı bize yapıyorlar. Bana dokunmayan yılan diye bir şey yok. Öyle çaktırmadan yaşayıp gitmek bir seçenek değil. Ayağımızı uzatıp keyfimize bakmak imkânsız bir hayal. Daha iyiyi biliyorsanız, talep etmek durumundasınız.

Tatmin olmayalım, bozalım ve arayalım. Dinleyelim, konuşalım, çare arayalım. Halk olalım.