Onlar yılan değillerdi, ne kertenkele, ne kırkayak, ne de solucan...

Kuşlar gibi uçup, balıklar gibi suda yaşamayan; tanrılara göre kul, devletlere göre fani, güruh, halk ya da kitleydiler. Yüzleri yoktu. Gü­zellikten çok çirkinliğe yakındılar. Aşk onlara yakışmazdı ve isyan ne­denleri önemli değildi. Başıboş bırakılmaması ve mutlaka disiplin al­tına alınması gereken, cahil ve güvenilmezdiler. Haritada durdukları gibi durmazlardı. Kanunlar onlar içindi, cezaevleri onlar için. Bütün suçları onlar işlerlerdi.

Orta yaşlı adam kısa boylu sayılırdı. Daldığında yüzü çatlamış topraklar gibi paramparça, güldüğünde sular gibi etrafına hayat ve­ren biriydi. Öfkesi de vardı. Doğduğu günle mi başlamıştı, yoksa daha eskilere mi dayanıyordu bilmiyordum. Zor zamanları için la­zım olur diye 'Ya Xızır!..'ını hep yanında taşırdı. Bazen bir yanı or­man, bazen bir yanı çırılçıplak dağlar arasında Munzur olur, kıyıla­rına hayat verirdi...

Orta yaşlı bir memurun herhangi birimize benzeyen yanıy­dı. Uzun uzun dağlara bakmamak için emekliye ayrılmıyordu belli ki. Göçle değil, tayinle ayrılmıştı Munzur kıyısından. Yaz 'tatillerini' ora­da geçirmek onun için bir direnişti veya toprağa verilmiş bir sözdü. Gelmese özleyeceğini, geldiğinde ise bomboş köylerin onu çok hüzünlendirdiğini anlatıyordu bize. Çay içiyorduk etrafımız kalabalıktı. Şiirlerimizi okuyup takip ettiğini öğrendiğimde sevinç ve mahcubi­yet arasında kalmıştım. Ovacıklıydı, tayinle gittiği yerden bumerang gibi her yaz köyüne dönen biriydi. Göçlerden sonraki insansızlığı bir türlü kaldıramıyordu. 'Koca ovada kuş bile uçmuyor' diyordu.

Çocukları vardı, ama onlardan hiç bahsetmedi. İtiraz edip dağlara tırmanan o çocukların ne iş yaptıklarını ve nerede olduk­larını biz de sormadık. Belki de Öztürk Uğraş'ın yazdığı gibi 'Onlar için de sofraya bir kaşık bırakılırdı.' Ama onların eksikliği sa­dece sofrada belli olmuyordu. İdare lambasının ışığında ve bütün ışıkların söndüğü o kocaman karanlıkta bile vardılar. 'O çocuklara sadece su ve ekmek vermekle suçlu olunmuyordu. Baba, anne, kardeş, akraba, aynı soy ismini taşımak, aynı köylü olmak devle­tin gözünde suçlu olmaları için yeterliydi. Ovacık'ta, Dersim'de, Di­yarbakır’da ve dünyanın bir yüzünde bu hep böyleydi.

Gidenler bir türlü devrimi getirmemişlerdi bu da sadece oranın değil, dünyanın hüznüydü artık. Gidip de bir ömür geri dönemeyenleri anımsayıp susuyorum. Başsağlığı için gittiğimiz ev­lerde kırık iki sözcükten sonra uzun uzun susuyoruz. Sözün bittiği yerlerde bile zaman işliyordu. Bazı annelerin kara bağlaması o ev­lerde Asya kadar bir yalnızlık yaşandığı anlamına geliyordu. Tanık olduk ki, insan içinden de tutuşur.

İnsan içinden de tutuşur, ağlamak dumandır. Yaşlıydı Kurederşili kadın, Mehmet'in köylüsüydü. Çok düzgün bir Türkçeyle ve içinde bir dağ ölüsüyle karşıladı bizi. Mehmet'e 'Sen babanın ka­natlarıyla uçuyorsun' dedi. Oradakiler hangi dili ne kadar iyi konu­şurlarsa konuşsunlar devletin bildiği tek dil var oralarda. O da te­pedeki meşeliklerin arasında gizlenmiş makinelinin alevli diliydi.

Köy sessiz. Düzgün Türkçesiyle 'ziyarete gittiler' diyor içindeki dağ ölüsüyle yaşayan, temiz yüzlü kadın. Bembeyaz saçlı, cereya­na tutulmuşçasına elleri ve ayakları titreyen, ‘anlaşılmaz bir dille’ karşı tepelere bakarak, bir şeyler konuşan başka bir kadın çıkıyor ortaya. Kolundan tutup başka bir eve götürüyorlar onu. Deli zan­nediyoruz, değil. 'Bir çatışmada, evinde bir gerilla vuruldu ve o günden beri böyle' diyor biri.

Biri diyor ki, onlar ziyarete gittiler. Mehmet, barış için diki­len ceviz ağacını ve bir çatışmada ölen sekiz arkadaşı için cezaevin­den haber yollayıp diktirdiği kavak ağaçlarını gösteriyor bize, için­den geçiyoruz. 'Çok sonra öğrendim biri sağ kalmış ve itirafçı olmuş' diyor Mehmet, ince bir sızı... Ziyarete gidiyoruz. Çocuklarla koca­man bir taşa tırmanıp kına yapıyoruz. Saçlarımla oynuyorlar, bazıla­rı benim gibi İstanbul'dan gelmişler, anadilleri eksik. Kavak ağacının altında çay içmeye çağırıyorlar beni. Zamanımız az. Saat yediden ön­ce Ovacık'a dönmemiz lazım. Acele etmeliyiz, çağı yakalamak için değil devlete suçlu düşmemek için. Bir önceki köyde Eyüp Hanoğlu’nun evi­ni de görmüştük, yıkılmış. Yıkılmış evin önünde çeşme, çeşmeden su akıyor ceviz ağacının dibine.

Gece saat 11’den itibaren sokağa çıkma yasağı başlıyor ve devlet sokaklara boynunda şişleriyle dolaşan azgın köpeklerini sa­lıyor. Orada köpeklere güvenen devlet insanlara güvenmiyor. İn­sanlar bir emirle kalkıp, bir emirle uyuyorlar. Kalbimizin cenazesi­ne çağırıyorlar bizi, 'hazırlanın' diyorlar. Orada yaşayan biziz, ölen biz, ölüyü taşıyan yine biziz...

İskender'in babasının evindeyiz. Eyüp çaylarımızı tazeliyor. Mehmet tanımadığım insanları tanıyor. Sarılıyorlar, öpüşüp geç­mişten konuşuyorlar. Murathan Muradoğlu Kızılderili kabilesinin içine düş­müş bir beyaz gibi susup izliyor hepimizi. Ama Murathan Muratoğlu’nun sus­masına benzemiyor koca bir doğanın susturulması. Nesimi Aday, karakolun önündeki trafoya çarpıp ölen leyleğin fotoğrafını çek­meye çalışırken, rütbesini saklamakla kendisini saklayacağını zan­neden karakol komutanına yakalanmasını anlatıyor. Kimliklerimiz alınmış, bekliyoruz. Devlet var ama çıt yok...

Devlet var, ama çıt yok. Orta yaşlıydı; gazeteleri tersten tutarak okuyordu. İnanmayıp köyün delisi sandık. Yok, 'Öyle daha rahat okunuyor' dedi. Doğruydu, ülkeyi Ankara'dan değil Ovacık'tan oku­mak gerekiyordu.

Ovacık'tan okumak gerekiyordu hayatı. Ömrüne uzanır gi­bi, gözlerini kısarak uzaklara bakıp konuşuyordu. Yaşlıydı. Giden­lere sitemdi sözleri ya da bir yere nişan almak ister gibi. Kalabalığıyla, gürültüsüyle, çocuklarıyla, hayvan sürüleri ve tarlalarda çalışanlarıyla yoktular. Herkes bir parçasını orada bırakıp bir par­çasını da alıp götürmüştü. O toprağın çiçekleri gibi ne zaman açıp ne zaman solacağını ve ne zaman susup ne zaman konuşacağını biliyordu. Devlete göre Raybere Qop değildi. Bir adı vardı. Belki de hepsinin ortak adı Xıdır'dı. Çıt yok.

Onlar, ömür eskisi yalnızlıktılar. Saçlarına zamanın tozu sinmiş, Munzur’a değen Ay’ın gümüşten büyüsüydüler. Ateş ve su arasında yaşayan, dilleri farklı, tenleri, tanrı ve duaları farklı ama hastalık, yoksulluk ve ölümlerde birbirilerinden farklı olmayan, karada iki ayakları üzerine kalkarak yaşayanlardı. Elleri vardı onların, iki tane. Kolları vardı onların, iki tane. Gözleri, kulakları, bacakları, ayakları, böbrekleri ve ciğerleri vardı onların, ikişer tane. Ne güruh, ne halk, ne de kitleydiler. Kalpleri orada atardı, bir tane...

Ateşe su dökülmezdi orada. Ormanlar yakılıp köyler boşal­tılınca, yani o göçlerden sonra hayatını rüzgâra bağışlar gibi ora­da kalanlar memurdu, köylüydü, kadın ya da burunlarının altında­ki kıllara göre erkektiler. Her ağacın yaşını, her kuşun ne zaman göç edip ne zaman geri döneceğini, çeşmelerin neden hâlâ kurumadığını onlar bilirdi.

Orta yaşlı sayılırdı. Elinde çay bardağı, uzaklara bakarak ko­nuşuyordu. Göçle değil, tayinle gitmişti ve her yaz bumerang gibi köyüne dönüyordu. Gazeteyi tersten okuyan adamın sağında Mehmet'in solunda oturuyordu. Yıkık evlere, evlerin arasındaki ağaçlara, bomboş tarlalara gözlerini kısarak uzun uzun baktı... Çaylar soğuyacak zannettim. 'Bir kuş havalansa, kuş havalandı derim' de­di ve sustu. Yıldızlar yoldaşın olsun sevgili Mehmet...

Yer: Otuz sekizden eski, iki bin birden yeni insan sureti.

Zaman: Alışkanlıklar kuyusu.

Fotoğraf: İnsanları orada yırtılacak kâğıt görenlere uzatılan kimlik.

Geri fon: Dağların barındırdığı korku ve koparılmış asma köprüler.

Müzik: Köpek havlamaları ve panzer gürültüleri...

Mehmet Çetin Fotoğrafı: Yücel Tunca, asistanı Farzan Mahdlou