Yukarıdan aşağıya doğru 18 yılda inşa edilen mevcut iktidarı, aşağıdan yukarıya doğru yani mahalleden, sokaktan, yol ve yolculuktan bakalım. Nasıl yönetiliyorsak, yaşadığımız mahallelerde işe gidip geldiğimiz yollarda da aynen öyle yaşıyoruz. Temeli doğru atılmayan bir ülkenin neyi doğru olabilir ki? Herkesin bildiği ve bildiği oranda giderek kanıksadığı bazı hallerin üstünden geçerek hatırlayalım:

Aracının görünen bir yerine, Osmanlı tuğrası, bayrak, üç hilal ya da bunlara uygun ‘Ne mutlu Türküm diyene, TC.’ gibi sözler yazanlar devletin tekleştirici, ırkçı tavrının sulandırılarak tabana yayılmasından başka bir şey değildir. Onları görmezden gelip moralimizi bozmamak ya da sabrımızı sonuna kadar zorlayarak onlarla aynı yolları paylaşırız. Hakaret eder gibi patlak egzozla bizi geçip giden de, geride kaldıklarında el kol hareketi yapanlar da yine devletin tabana yayılmış halleridir. Bu yüzden yolda çıkacak bir arbedede öz savunma yapabilmek için çoğumuzun koltuğun yanına uzatılmış bir sopa, bir savunma aracı olması boşuna değil...

Memleketin devletçe bölünmüş 7 coğrafi bölgesinde, ille de Kürt illerinde kendilerini ülkenin ‘has’ evladı; orada yaşayanları vurulması, kırılması, eziyet görmesi gereken olarak gören insanlıktan nasibini almamış olanlardır bunlar. Yasak olup olmadığına bakmadan, istedikleri yere park edip çekip gitme hakkını kendinde bulan yine bunlardır. Çünkü ülke onlar için izin almadan kullandıkları bir park alanıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan beri başkalarının yaşam alanlarına park ettiklerini umursamazlar. Araçlarına yapıştırdıkları ne varsa onları bir ehliyet, bir izin belgesi, bir ödenmiş makbuz gibi kullanırlar. Bunların ihale ve benzeri devlet desteğiyle biraz palazlanmış olanları camlarına koyu renk film kaplatarak gizemli gezerler, tıpkı cüssesini bir güneş gözlüğü arkasına sakladığını sananlar gibi. Durmadan devletin gölgesinde yaşadıkları imajını yayarlar etraflarına. Ruhsatsız taşınan silahlar, kaçırılan suçlular, dövülen kadınlar, istismar edilen çocuklar, uyuşturucunun bin bir çeşidi, bir gaspla el konmuş pahada ağır ne varsa genellikle bu tür araçlarla bir yerden başka bir yere taşınır. Tıpkı iktidar gibi gösterişi severler.

Bunları geçelim. Oturduğumuz mahallede balkonuna bayrak asanların durumu da bunların bir diğer çeşididir. Sanki yabancı bir ülkede yaşıyorlarmış gibi, ya da yaşadıkları ülkeyi işgal etmiş gibi bayraksız asla duramazlar. Milli bayramlarda bayrak asanlar bir nebze hoş görülür ama bunlar yaz kış balkonlarından bayrak eksik etmeyen, balkonunda ipliği pazara çıkmış bayrak eskitenlerdir. Sözüm balkonuna tuttukları takımın bayrağını asanlara değil elbet, sözüm bir ülkeyi bütün farklılıklarına rağmen bir takıma indirgediği halde, hep deplasmanda oynadıklarının farkında olmayanlaradır.

Balkon ya da pencereye asılan bayraklar Türk bayrağı olsa da, bayrak asma tiryakileri nereden gelip nereye gittikleri belli olmayanlardır, hiçbir bayrak onların Türk olduklarına kanıt sayılmaz. Üstü biraz kazındığında o bayrakla utançlarını örttükleri ortaya çıkar. ‘Herkesin bayrağı kendisine’ deyip geçemiyor insan. En iyi haliyle o mahalle ve sokakta penceresine, balkonuna bayrak asmadan yaşayıp giden mütevazi komşularına karşı tasarlayarak eyleme döktükleri bir ayrımcılık suçu işliyorlar.

O bayraklı evlerin içinde erkek ideolojisi altında ikinci sınıf muamelesi gören ezilmiş kadınlar, fiziki ya da sözlü şiddete maruz kalmış çocuklar vardır. Türkiye’de pencerelere ve balkonlara asılan her bayrak devletten alınmış izin belgesi gibi kullanılır. Tarihte örnekleri çoktur; komşunun evini işyerini basıp onları katletme, malını mülkünü yağmalama potansiyeli taşır bayraklı evler. En naif adlandırmayla devlet tarafında toplu bir linç için uyandırılmayı bekleyen ırkçılığın hortladı, hortlayacak halleridir. Başka bir ırktan, cins ve inançtan olanların aşağılanmasıyla beslenirler. Her daim tencerelerinde kin ve nefret kaynar bu evlerin. Devletin vatandaşını suça teşvikiyle serpilip boy verecek yine onlardır.  

Bu tipler sığındıkları bayrak gibi sembollerle devletten himaye görerek aranmaz, yakalanmaz, yargılanmaz olurlar. Bunlardan her birinin devlet büyüklerinden biriyle mutlaka yanak yanağa çekilmiş fotoğrafları, önemsenmeyen kabarık suç dosyaları vardır, bu tip suç ve suçlularda bütün yolar devlete çıkar.

Bir anda ortaya çıkıp gazeteci, aydın ve muhalif dövüp ortadan kaybolanlar bayraklı evlerde oturanlardır. Mobese kameraları bunları görmeyerek ‘görünmez’ kılar. Devletin bir yerlerinde onları koruyup, kollayanları, gönül verdikleri ırkçı partileri, gidip geldikleri tek ulusla beslenen dernekleri vardır. Bunların çoğu ellerinde üç hilal dövmesi olan tecavüzcü katillerdir. Gecenin geç bir saatinde kapıları kırılarak gözaltına alınmayan, devlet güvencesiyle rahat uyuyanlar yine bunlardır. Varla yok arasında ikamet eden, arandığında bulunmayan, bulunduğunda serbest bırakılanlardır. Devlet bunlara bir kere ‘yürü ya kulum’ demiştir, suç işlemeden duramazlar. Kötülüğün sonsuz olanakları içinde yaşayıp giderler.

Ülkenin mahalle, sokak ve yollarında hak etmediğimiz bir şiddetin içinde yaşayıp giderken muhalefetin iktidar ve iktidardan beslenen fütursuzluk karşısında cesur olması beklenir. Muhalefet partilerinin tıpkı AKP-MHP koalisyonunun yaptığı gibi HDP diye bir parti yokmuş gibi davranmaları iktidarın ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. HDP ile yan yana gelmekten kaçınan muhalefetin bu tavrı olası bir iktidar değişimi durumunda bugünkü iktidarın Kürtlerin başına ördüğü çorabı örmeyeceklerinin garantisi olmadığını gösteriyor.

Kürtlerin siyasette oynadıkları kilit rol İstanbul seçiminde kanıtlandı ve artık Kürtler oylarıyla iki kötüden birini tercihe zorlanacak yerden çok uzaktalar. Muhalefet AKP-MHP koalisyonunu bir seçimle iktidardan indirmek, yerine daha demokratik bir iktidar kurmak istiyorsa olası ittifakları açık ve aleni yapmak zorundadır.

Yoksa! Balkonlarda bayraklar, direksiyonda ağza alınmayacak küfürler, yoksulluk, intiharlar, kadın cinayetleri, tecavüzler, linçler...