Eşimle trafiğe her çıktığımızda, telefonda navigasyonu açıp alıyorum yanıma. Kalemtıraşla yeni açılmış gibi işaret parmağımı, sekiz on tane yemin billahla çıkıyoruz yola. Bütün bunlar yetmezmiş gibi eşim ömründe ilk defa gördüğü belki de o gün ilk defa şehre inmiş, trafik ışıklarında duran yaşlı bir adam bulup yolu ona sorar. Adam bir sağa bir sola bakarak bir şeyler söyler ama söylediklerini kendisi bile duymaz. Sonuçta gülerek varırız varmak istediğimiz yere. Bu yazıma tam da bu halimiz esin kaynağı oldu ve dedim ki biz yola çıkarken bu kadar şeyi yanımıza alıyorsak bir diktatör ülkesini yönetmek için sabah uyandığında neler alır yanına.

                                                                                             ***

Gecenin karanlığından ışığa koşar adımla çıkar gibi nefes nefese uyandı sabah. O günü geçirmek için yüzüne sabırsızlığı aldı. Hangisini kaç kere kullandığına bakmadan, yanına bolca emir kipleriyle dolu cümleler aldı. Günlük giysilerini daha giymeden duşa girdi, sudan ürpertiler aldı. Başını çevirip, pencereden dışarıya bakmadan hava durumunu aldı yanına. O gün gideceği şehirlere varmak için epeyce yol aldı. Kalabalıklara alışmıştı, onu da tellalları koydular onun önüne. Epeyce can sıkıntısı aldı yanına, muhaliflerine dağıtmak için. Lazım olduğunda bolca kullanmak için, hakaret, aşağılama aldı yanına. Bazen çok hiddetlenince kendini kaybediyordu, cimrilik yapmadan erinmeden bolca kendini aldı yanına.

Elbette herkesin yediğini yemez, içtiğini içmezdi, kimseye çaktırmadan epeyce dikkat aldı yanına. Kimseye güvenmiyordu. Güvensizliği üstünden hiç çıkarmadı, uyurken bile çıkarmıyordu. Eşini, oğulları ve kızlarını aldı yanına. Devlet kurum ve kuruluşları onun yanındaydı zaten. Buna fazla kafa yormadı.

Dost, arkadaş değil, bir dediğini iki etmeyecek kul lazımdı ona, yeri gelince önünde eğilecek, susulacağı yerde susacak, alkışlanacağı yerde alkışlayacakları aldı yanına. Eski dostlarından hiçbirini almadı. Her diktatör gibi kibirli olduğu için, onun halka değil, halkın ona ihtiyacı vardı, bolca kibir aldı yanına. Bunun için çokça para dökmüştü o yollara.

Kriz anlarında sinirlenmeyi, tekme tokat girişmeyi, küfretmeyi aldı yanına. Çünkü yanındakiler bu dilden anlıyorlardı. İşaret parmağının gösterdiği yerleri değil, parmak ucunu aldı yanına. Balıkları, gölleri, havayı, kuşları, toprağı, ağaçları yanına almayı aklına bile getirmedi. Düşünmedi rüzgârı kanatlarına alan kuşları.

Konuşacağı sahneye tek başına çıkmayı severdi, bu nedenle kimseyi almadı yanına. Bolca sinirli yüz ifadesi, çatılmış kaş, hiç eskimeyen ‘EY!..’ çığlığını aldı yanına. Yeri gelince Amerika’yı, yeri gelince Rusya’yı almıştı karşısına. Onların üstünde fazla düşünmedi, sıra kime gelmişse, o gün onu aldı yanına. Bazen de duruma göre birkaç devlet başkanıyla görüşmeyi, kimine dert yanmayı, kimine bağırıp çağırmayı lazım olur diye aldı yanına.

Epey zamandı çıkarları neyi gerektiriyorsa öyle yaşardı, ince ince hesaplayıp çıkarlarını aldı yanına. Kol saatini takarak koluna zamanı, takvimden dünü yırtıp atarak bugünü aldı yanına. Tarih zaten elinin altındaydı onun, yenilgileri değil, kimsenin aklına gelmeyen zaferleri aldı yanına, onların haritadaki yerlerini. Çocuk tacizlerini, kadın cinayetlerini almadı yanına, elinin tersiyle iniltileri, can çekişleri duyamayacağı kadar uzak yere itti.

Kolları omuzdan başlayıp parmak uçlarında bitiyordu, uzattığında ülke sınırlarını aşıyordu kolları. Ülke sınırlarının dışına taşmayı aldı yanına. Kurt puslu günleri sever diye, güneşli günleri yanına almayı bir an bile düşünmedi.

Her on yılda bir darbe yapan orduyu almadı yanına, onlar gelip onun eteklerine tutunmuşlardı zaten. Muhalefete tahammülü yoktu, muhalefete bolca gürlemeyi aldı yanına, yetmedi mutlak itaati aldı yanına. Kovulması, siyaset sahnesinden silinmesi gerekenler için hiç aşınmamış bir silgi, kara kaderimiz için bir kara tahta, biraz tebeşir tozu, biraz tek ayaküstünde cezayı aldı yanına. Gazeteciler tek sesliliği çok bozuyorlardı diye, erinmedi, uzanıp İdi Amin’in Afrika kadar gerçek, Afrika kadar kurak ve kara olan ‘Herkes fikrini söyleyebilir ama söyledikten sonra başına ne gelir bilmem’ sözünü de aldı yanına.

Kitapları onun yerine başkaları okuyordu. Filmleri onun yerine başkaları izliyordu. Konserleri onun yerine başkaları dinliyordu. Her resepsiyonda ülkenin ileri getirilmiş ‘sanatçıları’ onunla resim çekmek için sıraya giriyorlardı zaten. Daha önemli işleri varken zamanını onlar için harcayamazdı, hiçbirini almadı yanına o sabah.

Alevileri aşağılamayı aldı yanına. Ermenilerin tozunu almak için bir miktar Cumhuriyet alışkanlığı aldı yanına. Kürt kentlerinde taş üstünde taş koymamayı getirip masasına koydular, onu aldı. Toplumun geneline yaymak için, bolca karanlığı, tedirginlik ve korkuyu aldı yanına. Umudu, hayali, mutluluğu ve aşkı ambalajından hiç çıkarmadı.

Diktatör, Edip Cansever'in masasıydı sanki, aldıkça alıyordu. Geride bir şey kaldı mı bilmem ama bana mısın demiyordu. Anadolu’da bir laf vardır. ‘Toprak doyursun gözlerini’…

(*) O gece gözaltına alınmasaydım bu yazımı yollayacaktım Artı Gerçek’e