Pek çok kişi için 15 Mart 2011, Suriye’de “halk ayaklanmasının” başladığı tarih olarak bilinir. Çünkü bu tarihte “isyanın başkenti” olarak adlandırılan Dera’da protesto çağrıları yapılmıştı. Deniliyor ki, bu kentte yakılan “isyan ateşi” kısa sürede Suriye’nin neredeyse bütün kentlerini yakan devasa bir yangına dönüştü. Ve lokal olarak alanı daralsa da on yıldır Suriye’de bu ateş hala yanıyor… Dünya kamuoyu Dera’yı ve isyanın başlaması ile ilgili bütün bilgiyi Katar’ın el Cezire’sinden öğrendi. Ama Suriyelilerin bize anlatmaya çalıştıkları Dera gerçeği pek konuşulmadı. Çünkü eğer konuşulsaydı ya da Suriyelilerin anlattıkları görünür kılınsaydı, bu “isyanın” başından itibaren selefi karakterli olduğu görülürdü ve bu olanlara “devrim” demek için acele edilmezdi belki. Bu yüzden onuncu yılı sebebiyle “ayaklanmanın başlangıcı” olarak kabul edilen 15 Mart 2011 tarihinde Dera gerçeğine bakmak gerekir. Ama aslında Dera’dan ve bu tarihten önce Suriye’nin faklı kentlerinde ve farklı tarihlerde protesto eylemleri gerçekleştirildiğinin altını çizelim.

Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn’deki halk isyanları birbirlerinden etkilendiği gibi, bütün coğrafyayı da etkiledi. Suriye’de de değişim talepleri olan örgütler var ve doğal olarak demokrasi talepleriyle sokağa çıkan kitleler de oldu. Hatta Ocak 2011 gibi erken bir zamanda başladı bu protestolar. Örneğin Mısır’ın diktatörü Hüsnü Mübarek hala koltuğundayken ve Tunus’un diktatörü bin Ali’nin ülkeyi terk etmesinden sadece üç gün sonra 17 Ocak 2011’de sosyal medya üzerinden protesto çağrıları yapıldı. Ancak muhaliflerin bu çağrısı sokaklarda pek karşılık bulmadı. Hama katliamının yıl dönümü olan 2 Şubat 2011’de de sokağa çıkma çağrısı yapıldı. Hatta o güne “öfke günü” adı verildi. Hatırlanacağı üzere Libya’da ülkeyi saran ateşin yakıldığı güne de “öfke günü” adı verilmişti. Ama Libya’nın “öfke günü” 14 Şubat’tı. Yani aynı isimle 12 gün öce Suriye’de isyan çağrısı yapıldı ve Libya’da olduğu gibi bu çağrıyı yapanlar da muhalefetteki Müslüman Kardeşler’di. Bu çağrı bir hayal kırıklığı yarattı, çünkü beklendiği gibi kitleleri sokağa çeken bir hamle olmadı. Cılız geçen diğer sokak çağrısı da, liderliğini Abdülhalim Haddam’ın yaptığı Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından 23 Şubat’ta yapıldı. İşin ilginç yanı, Hama katliamının intikamı için isyan çağrısı yapan Müslüman Kardeşler ile “Hama kasabı” olarak bilinen Haddam’ın muhalefet saflarında buluşması ve birkaç gün arayla isyan çağrıları yapmalarıdır. Bu arada Suriye’deki demokratik sol muhalefetin çağrılarını ve taleplerini baskılayan, tamamen görünmez kılan müdahaleler hızla yaklaşıyordu ve organizeli müdahale 15 Mart’a Dera’da patladı. Dera’da gerçekte neler olduğunu Suriyeli yazar ve siyasi analist Steven Sahiyuni, “On yıl önce Dera” makalesiyle bize hatırlatıyor.

On yıl önce Dera: “CIA’nin Ürdün’den yönettiği operasyon”.

Suriye savaşında gerçekler hep çarpıtıldı, neye inanılması istendiyse senaryosu yazıldı, sahnelendi ve “gerçekmiş” gibi dünya kamuoyuna sunuldu. Suriyelilerin belki de her zamankinde daha olanaklı olan devrim umutlarını kökten kurutan bu müdahale neydi? Suriyeli yazar Steven Sahiyuni, savaşın onuncu yılında Suriye çıkmazının hala devam ettiğini aktardığı yazısında, Dera gerçeğini yazdığı 2016’daki makalesine atıf yaparak başlıyor. O yazısından şunları hatırlatıyor:[1] “11 Eylül 2001’den bir gün önce New York’ta yaşam her zamanki gibi akıyordu. 10 Eylül 2001, bir gün sonra meydana gelecek ve dünyayı sarsacak olaylardan henüz kimse haberdar değildi. Benzer bir biçimde, Suriye’de Mart 2011 olaysız geçiyordu, barışçıl gösteriler vardı ve şiddet henüz başlamadan önce Dera’da da durumun aynı olduğunu düşünebilirdi insan. Yani herkes başlamak üzere olan ayaklanmadan habersiz. Ama durum bu değildi. Sahnelenmiş ayaklanmanın ilk bölümü başlamadan çok önce, başka ülkelerden Suriye’ye gelen yabancı aktörlerin hareketliliği ile kaynıyordu Dera. Hazırlıkların merkez üssü olan El-Ömer Camii, sahnelenecek oyunun kulisiydi. Burada kostümler hazırlanıyor, provalar yapılıyordu... Libya’dan, ABD-NATO’nun rejimi yıktığı savaş alanından çıkıp sıcağı sıcağına Dera’ya gelen Libyalı militanlar, Mart 2011’de başlayacak şiddet dolu ayaklanmadan çok önce buradaydılar. Ömer Camii’nin imamı Ahmed el-Seyasni[1] yaşlıydı, görme bozukluğu nedeniyle gün ışığına çıkmayan, zamanını camide geçiren biriydi. İnsanları seslerine ve aksanlarına göre tanırdı. Dera aksanı çok belirgin ve kolay ayırt edilebilir bir aksandır. Ömer Camii’ne gelen Libyalı ziyaretçiler, kimliklerinin açığa çıkmaması için konuşmuyor, ortakları ve sırdaşları haline gelen az sayıdaki Deralıyla birlikte girip çıkıyorlardı. Ürdün’de yazılan ve yönetilen CIA planının en önemli parçası da, Libyalı paralı-askerlere destek olacak Müslüman Kardeşler’in katılımıydı. Dera’daki selefilerin yardımı ve işbirliği sayesinde Libyalılar şüphe uyandırmadan Dera’ya yerleştiler. Deralılar planın sadece görünen yüzüydü. Dera operasyonunu Ürdün’den yöneten CIA ajanları Suriye’de ‘devrim’ ateşini canlandırmak için gereken para ve silahı göndermişlerdi bile. “Yeterli para ve silahla dünyanın herhangi bir yerinde ‘devrim’ başlatabilirdiniz.” (Hemen bir not düşelim: Bu makalenin tamamı 2017 yılında Murat Karadeniz’in çevirisiyle sendika.org’de yayımlandı. [2])

Yalan makinesi el-Cezire iş başında

Katar’dan yayın yapan el-Cezire ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayın yapan Suudi sermayeli el-Arabiya kanallarının Suriye olaylarında tek kaynak olarak alınması, belki de tarihin tanıklık edeceği en büyük çarpıtmaları kolaylaştırdı. El-Cezire’nin kaynaklık ettiği ve takipçilerinin dünyaya aktardıkları yalan ve çarpıtılmış haberlere birkaç örnek verilebilir. Örneğin 10 yıl önce el-Cezire televizyonunun “Halep’te 1 milyon kişi protestolara katıldı” haberi ile ilgili Halep’le ilgisi olmayan görüntüler kullandığını hatırlıyorum. Görüntüler gerçekten de 1 milyon kişinin katıldığı bir mitinge aitti, ama yer Halep değil, Libya’nın Sebha kentiydi. NATO müdahalesini protesto etmek için sokağa çıkan Libyalıları “Halepli” olarak gösteren el-Cezire’ye, o zamanlar Halepliler cevaplar verdiler, ama duyan olmadı. Zira o gün Halep sokakları tamamen insansızdı, hatta esnafı bile işyerini açamamıştı. Çünkü o gün Halep’te şiddetli ve “ceviz” büyüklüğünde dolu yağışı olduğunu Haleplilerden öğrendik, ama dünya kamuoyu, NATO müdahalesine karşı çıkan ve görmezden gelinen Libya halkının görüntüleri ile “bir milyon Haleplinin rejime karşı miting yaptığını” el-Cezire’den öğrendi. 

El-Cezire başta hatırlattığımız Dera öncesi protestoları “oldukça kalabalık” gösterme egzersizinden sonra, Dera için planlanan müdahalenin alt yapısını da ilk sunan medya kanalıydı. Aktarılan ayaklanma sebebi de şuydu: “Duvara yazı yazan 15-17 yaşlarındaki 18 kadar çocuk gözaltına alınmış, ailelerinin bütün girişimlerine rağmen serbest bırakılmamış, Dera Valilik binası basılınca da serbest bırakılmışlardı. Ancak tırnakları çekilmiş ve tecavüze uğramış bir halde…” Deralıların öfkesini sokağa taşıyan ve adlarına çok satıda yazı ithaf edilen bu “tırnakları çekilmiş çocuklar” hikâyesi aynı medya organlarında neredeyse on yıldır, her yıl dönümünde tekrar tekrar anlatılıyor. Peki, işin gerçeği nedir? Steven Sahouni’ye göre “Mart 2011’de Dera’daki ayaklanma çocukların duvar yazılarıyla başlamamıştı. Çocuklarının serbest bırakılmasını isteyen öfkeli ebeveynler filan da yoktu. Söz konusu çocukların ve onların anne-babalarının adlarının hiç yazılmamış, fotoğraflarının hiç çekilmemiş olması, bu kişilerin karanlıklarda saklandığının ilk belirtisiydi.”

Gerçekte bu çocukların ve ailelerinin ne isimleri ne de fotoğrafları var. Yedi yıl sonra Anadolu Ajansı, “Suriye'de halk ayaklanmalarının fitilini ateşleyen genç AA'ya konuştu”[3] başlığıyla, “o dönemde duvara yazı yazan ve işkence gören öğrencilerin izini sürdüğünü” ve 20 yaşındaki Muaviye Sayasna’ya ulaştığını yazdı. Oysa Muaviye Sayasna’nın 2011’de hiçbir yerde adı geçmedi. Ayrıca AA’nın izini sürmesine gerek yok, çünkü Sayasna ÖSO saflarında savaşan ve Anadolu Ajansı’nın burnunun dibindeki kampta kalan, Türkiye’ye sürekli girip çıkan bir militandı. Bunun gibi sayısız kurgulu habere imza atıldı.

Çarpıcı bir örnek daha vermek gerekirse, 2016 yılında Halep tahliyeleri sırasında dünya kamuoyuna sunulan Ümran bebek görüntüsünü herkes hatırlar. Savaşın korkunç yüzünü yansıtan bir fotoğraf. Kan ve toz içindeki Halep’li Ümran, bir ambulansın arka koltuğunda oturuyor ve şaşkın bakışlarla dünyaya bakıyordu. 5 yaşındaki Ümran Daknes’in gerçekten yürek burkan bir görüntüsü vardı. Ancak bu fotoğrafın muhalifler tarafında sorumsuzca istismar edilen bir öyküsü de var. Suriyelilerden dinliyoruz: "El değmemiş bir ambulansın turuncu koltuğunda oturan Ümran'ın ikonik görüntüsü, Suriye'ye karşı psikolojik savaşın bir parçası olarak sunuldu, Suriye halkının bitmez tükenmez acılarına son vermek için uygar dünyaya müdahale çağrıları yapıldı. Ümran bebek, bu savaşta masum çocukların çektiği acıları simgeleştiren doğal bir poster çocuğu haline getirildi. Oysa hiçbir şey göründüğü gibi değildi.” Çocuğun bir bombardımanda yıkılan evinin enkazından çıkarıldığı doğru, ancak propagandacıların çocuğun acısını önemsedikleri doğru değil… Cihatçıların “muhabir aktivistlerinin” elinden kendini zor kurtaran Ümra’nın babası, ailesini güvenceye aldıktan sonra olayın aslını anlattı. Oğlunu utanmazca sömüren muhaliflere karşı nasıl mücadele verdiğini anlatan baba Daknes, evlerine isabet eden bir top mermisinin evin bir bölümünü yıktığını, yıkım altında kalan iki çocuğundan biri olan Ümran’ı enkazdan kurtardığını, o anda birinin koşarak Ümran’ı elinden kaptığını, kendisi diğer oğlunu kurtarmakla uğraşırken, olay yerine gelen bir ambulansa oğlunun oturtularak fotoğrafının çekildiğini anlatıyor. Ambulans, “iyilik meleği” Beyaz Baretlilere aitti. Nerde bir patlama olacağını bilir ve hemen orada hazır bulunurlardı. Ümran’ın fotoğrafları servis edildikten sonra babaya “rejimin savaş uçakları evimizi bombaladı” demeci vermesi için kendisine cazip teklifler yapıldı. Bu teklifler arasında bol miktarda para, tahliye edilenlere katılarak Halep’i terk etmesi, bir dış ülkede ikamet etme, vatandaşlık garantisi ve sağlık sigortası da var. Baba bu teklifleri kabul etmedi ve Halep’te kaldı. Ama bu sefer tehditler yağmaya başladı. Çünkü diyor; “ yıkımda bir oğlumu kaybettim, ama muhalifler bununla ilgilenmediler. Çünkü sadece küçük bir sıyrığı olan Ümran’ın kucağımdan kaçırıp ambulansa oturttukları sırada yüzündeki şaşkınlığı daha çok ilgilerini çekti. Dünya kanalları bu şaşkınlığı posterleştirdi. Suriye ordusu ve Rus güçleri aleyhinde demeç vermem için bu fotoğraf oldukça elverişliydi.”

Adı geçen analizden devam edelim: Ağustos 2016'nın ilk iki haftasında, Ümran Daknes'in yaralanmasından önce Halep'in batısında El Nusra liderliğindeki teröristler tarafından 54'ü çocuk 143 sivil öldürüldü. Hiçbiri dünya çapında medyanın ilgisini çekmedi, bu medyadan, “Suriye'deki masumların çektiği acılar” sınıfına konulacak notu alamadı. Üstelik Ümran bebeğin fotoğrafını sunarken ağlayan CNN haber sunucusu, babasının gerçek hikayeyi anlatmasından sonra Ümran’ı unuttu, daha medyatik bir isim haline getirilen Bana Alabed üzerinden devam etti. Bana ALabed’i herkes hatırlar. Çünkü Halep tahliyesinden sonra Erdoğan’ın ailesiyle birlikte Külliye’de ağırladığı Halepli kızı kim unutur? Erdoğan’la birlikte çekilmiş posteri uzun bir süre billboardlarda asılı kadı çünkü. Üstelik Oscar törenlerinde konuk edilen Bana’nın babasının el Nusra mlitanı olduğu bilinmiyor değil.

Gelelim Ümran bebeğin fotoğrafını çeken muhabire… Fotoğrafı çeken kişi, Fransızlar tarafından finanse edilen "Halep Medya Merkezi"nden ve aynı zamanda el-Cezire'nin saha muhabiri Mahmoud Raslan'dır. Aynı kişi Mustafa Sarut ismiyle Türkiye’deki havuz medyasına bu fotoğrafın öyküsünü anlattı hep.[4] Peki kimdi bu Mustafa Sarut ya da Mahmoud Raslan? Önce boğazı kesilen Abdullah İssa isimli Filistinli çocuğu hatırlamak gerekir. Yine 2016 yılında Nureddin Zengi tugayı mensubu militanlar, paylaştıkları bir videoda 14 yaşındaki Filistinli çocuğun Filistinli bir grup olan Kudüs Tugayı üyesi olduğunu söylüyorlar, koluna serum bağlıyor ve kendisiyle alay ediyorlar. Sonraki videoda çocuğun kesilmiş başı ile poz veriyorlar. Ve başı kesilmiş bir bedenle hatıra selfiesi çektiriyorlar. İşte bu selfieyi çeken kişi Mahmoud Raslan'ın kendisidir. Yani, Ümran’ın fotoğrafını çeken ve dünyanın “Suriyeli çocukların çektiği acılara” ağlamasını sağlayan el-Cezire muhabiri…

“Devrime kan bulaştı!”

Bugünlerde onuncu yılını konuştuğumuz Dera olaylarından itibaren her şeye yalanı bulaştıran savaş medyası sayesinde protestolara kanın bulaşması erken başladı. Sadece o değil, isyanın İslamcı cihada dönüşmesi de… Barışçıl protestoların kana bulanması erken başladı. Göstericilere keskin nişancıların ateş açtığını hep okuduk, ama ne o keskin nişancılar ne de keskin nişancı silahları nasıl edindikleri biliniyor… Böylece gösterilere kan bulaştı. Muhalifler hızlıca silahlara sarıldılar; bunun “öz savunma” amaçlı olduğunu söyleyerek.. Suriye ordusu da başta sahaya inmediyse de, 120 polisin boğazı kesilerek Asi nehrine atıldığı 2012 Cisril Şuğur katliamından sonra indi, silahlı ve üstelik çoğu yabancı cihatçılara karşı “sivilleri ve kentleri savunma” amaçlı olduğu söyleyerek.. Bu “devrimin” rengi çok erken biz zamanda belli oldu, aslından başından itibaren planlandığı gibiydi. Rengi yeşildi ve hedefi Şam yönetimini devirip yerine selefi bir rejim kurmaktı. Bunu herkes gördü ve bildi. Lakin asıl hayal kırıklığı yaşayanlar Suriyeli devrimcilerdir. Çünkü onlara göre; “2011 yılının başında Suriye'de patlayan devrimci enerjiyi sabote edenler, ilk günden itibaren devrimi küresel cihada çeviren radikal İslamcılar ve onların dış destekçileridir… Şimdi gelinen noktada devrim güneşinin Ankara ve Moskova’dan ya da Washington’dan doğacağını zannedenlerin de yaşadıkları hayal kırıklığı, ilk günden itibaren enerjisini emdikleri devrimcilerin hayal kırıklığından daha az değildir.”[5]

Bugün her kesimde hayal kırıklığı yaratan “Suriye devrimi” on yaşında: Milyonlar mülteci, milyonlar evsiz... Ölen on binlerce masum ve geride yıkık bir ülke... Ama hala vekil savaşçılar olarak başlayan, şimdi asillerin paralı savaşçısı olarak devam eden “muhalifler” var, onlar üzerinden Suriye’ye müdahale eden savaşın asilleri var… hala IŞİD’in bile adı var, ama Suriye’nin adı “rejim”!.. Ve Suriye’yi selefileştirmek isteyen Körfez gibi selefi ve vahhabi rejimler olduğu yerde duruyor, bütün silahlı muhalifleri kucaklayan Türkiye ise 10 yıldır AKP eliyle adım adım selefileştiriliyor.. Suriye’de cihadın ve medya yalanlarının 10. yılının özeti budur…


[1] https://www.globalresearch.ca