COVID-19 ve yeni bir yaşam talebi



Artı Gerçek

İnsanın, biyoçeşitliliğin yüksek olduğu alanlara vahşi müdahalesi korona gibi yeni ve tehlikeli virüslerin yayılmasında büyük rol oynuyor.


Koronavirüs salgınının hızı ne zaman yavaşlar? Ne zaman “normal” hayatımıza döneriz?

Henüz bunu bilemiyoruz... Fakat COVID-19’un yayılma hızı kesilse bile hayat tarzımızın şekli, radikal bir şekilde değişecek. Bu anlamda “normal” saydığımız şeyler, artık normal olmaktan çıkacak.  

Sosyal mesafe, belki de uzun süre hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olacak. Haliyle işlerin niteliği, iş yapma biçimleri ve sosyalleşmemiz de dönüşecek. Büyük kalabalıkların, özellikle kapalı alanlarda bir araya gelmesi, “tehlike tamamen kalkana” kadar pek mümkün görünmüyor.

Bu da spor karşılaşmalarından ibadet mekanlarına, restoranlardan kapalı alışveriş mekanlarına, herşeye etki edecek. COVID-19, insanın doğayla ilişkisini düşünmesi ve bazı alışkanlıklarını değiştirmesi için de bir milat olabilir.  

Yeni tip koronavirüsün (SARS COV-2) Çin’de bir yaban hayvan pazarından çıkması, sorumluluğu bir kültürün egzotik beslenme alışkanlıklarına yükleme kolaycılığına kaçılmasına neden oluyor. Oysa hepimiz bu küresel düzenin parçasıyız.

Nisan başında yayınlanan önemli bir araştırma, the Guardian’da yer aldı: Avcılık, tarımcılık ve insanların giderek daha fazla şehirlerde yaşamaya başlaması, biyoçeşitliliğin küresel ölçekte azalmasına ve tehlikeli virüslerin hayvanlardan insanlara taşınmasına neden oldu. 

BİYOÇEŞTLİLİĞE MÜDAHALE ETTİKÇE RİSK ARTIYOR

Avustralya ve ABD’den bilim insanları, hangi hayvanlarla insanların benzer patojenleri taşıdığını takibe aldı. Buna göre koyun, sığır, köpek, keçi gibi evcilleştirilmiş hayvanlarla insanlarda rastlanan virüslerin sayısı, yaban hayvan türlerine kıyasla sekiz kat daha fazla.

Benzer şekilde, insanın domine ettiği ortamlarda yaşayan yaban hayvanları (yarasa, fare, maymun) da insanlarla ortak virüsler taşıyor.

İnsanın, biyoçeşitliliğin yüksek olduğu alanlara vahşi müdahalesi - avcılık, hayvanların yaşadığı habitatın yok edilmesi- korona gibi yeni ve tehlikeli virüslerin yayılmasında büyük rol oynuyor.

BM’nin Biyoçeşitlilik Birimi başta olmak üzere, 200’den fazla yaban hayvanı koruma topluluğu, milyarlarca dolarlık yaban hayvan ticaretinin tamamen yasaklanması için DSÖ’ye çağrı yaptı.

Ne var ki salgın hastalıklar ve yeni virüsler sorunu, sadece yaban hayvan ticaretinden kaynaklanmıyor. Yol yapımından madenciliğe, ormansızlaştırmadan avcılığa, insanların doğal alanlar üzerinde artan baskısı, Ebola’dan COVID-19’a, pek çok hastalığın yayılmasında etken.

“Hayvan enfeksiyonları ve geleceğin pandemisi” kitabının yazarı David Quammen, NYT için kaleme aldığı yazıda şöyle demiş: “Pek çok canlı türünün barındığı tropik ormanları, doğal alanları istila ediyoruz. Ağaçları kesiyoruz, hayvanları öldürüyor ve kafesliyoruz. Ekosistemi tahrip ettikçe virüsler, doğal konaklarından çıkıyor. Ne oluyor? Virüsler yeni konak arıyor. Çoğunlukla o konak, insan, yani biz oluyoruz.”

ALIŞKANLIKLARIMIZI DEĞİŞTİRMEK ZORUNDAYIZ

Araştırmalara göre COVID-19 gibi hastalıklara yol açan yeni tip virüslerin sayısında artış var. US Centers for Disease Control and Prevention (CDC) yeni hastalıkların dörtte üçünün hayvanlardan geçtiğini ortaya koydu. Zoonotik, yani hayvandan insana geçen hastalıkların, insanın doğaya artan müdahalesinden kaynaklandığını kanıtlayan sayısız araştırma var.

Yani bilgi yeni değil, sürpriz de değil. Yıllar önce, uyarı niteliğinde yayınlanmış raporlar var. Çıkarlarına aykırıysa bilime kulak vermeyi sevmiyor devletler. Şimdi, COVID-19 salgınıyla milyarlarca insan, aynı anda tehlikeyi bu kadar yakınında hissetti.

İster turizm, ister enerji, ister hayvancılık için olsun... Daha fazla kazanç, daha fazla lüks için “el değmemiş” alanlara girmek marifet sayılıyor. Fakat bu değişmek zorunda.

Tehlike, tropik bölgelerle veya kutuplarla sınırlı değil.

Türkiye’de biyoçeşitlilik açısından çok zengin, çok önemli alanlar var. Ne yazık ki koruma altında olanlar dahi talana açılıyor. Dersim’de para karşılığında dağ keçisi avlatmaktan tutun, doğanın en cömert olduğu yerleri önce taş, sonra maden ocaklarıyla tahrip etmeye... Sahilleri, ormanları otellerle, yazlıklarla doldurmaktan dağların tepesine otoyol yapmaya, her faaliyet geri dönülmez zarar veriyor.

Dereler, ırmaklar kirletiliyor, sular kaynağında kurutuluyor; bu defa büyükşehirlere borularla aktarılıyor. Olmayacak yerlere, olmayacak ısrafla havalimanları yapılıyor. Termik santraller inşa edilip insan hayatıyla oynanıyor. COVID-19’un hava kirliliğinin daha yoğun olduğu yerlerde daha çok can alması tesadüf mü? 

Gezegendeki biyoçeşitliliğin insan eliyle haşat edilmesinin korkunç etkilerine dair sayısız araştırma, sayısız uyarı, şimdiye kadar vahşice, bencilce tüketmemizin önüne bir türlü geçemedi.

Artık aklımızı başımıza toplamak zorundayız. Temiz havayı soluyabilmek, temiz suya erişebilmek mi önemli, birkaç ayrıcalıklının kârı mı?

Canlıların türünü devam ettirebilmesi mi önemli? Varlıklıların bencilce, gereksiz alışkanlıklarını sürdürmesi mi?

Her boş araziyi, yeşil alanı, dağı taşı inşaata açmak mı önemli, elde kalan son doğal alanları korumaya almak mı?

Alışveriş merkezleri, koca binalar, havalimanları yapmak mı önemli? Yoksa daha yaşanabilir, sağlıklı şehirler kurmak mı?

Umarım COVID-19, doğayla ilişkimizi yeniden gözden geçirmemiz için vesile olur... Kısa vadede devletlerden, şirketlerden yana hiç ümit yok. Onlar yine bildikleri gibi yola devam etmek isteyecekler. Fakat bizler, kendi sağlığımız, hayatımız, geleceğimiz için köklü bir değişimi talep etmek zorundayız.  

YAZARIN TÜM YAZILARI