Ankara’nın en iyi gazetecilerinden olan Fikret Bila 1990’lı yıllarda yapılacak seçimler hakkında genelkurmay başkanlığı koridorlarında paşaların nabzını tutuyordu.

Bir üst düzey yetkili, komuta kademesinde var olan “kaygıyı” dile getiriyordu. Üst düzey yetkili “sistem partileri” diyordu:

-Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesine çok zayıflar. Sandıktan çıkmaları zayıf. Bölge halkı (Kürtler) kendi partilerine oy verme konusundaki sadakatlerini sürdürüyorlar.

Bu konu genelkurmay karargâhında büyük bir kaygıya neden oluyordu. Kürtleri bu çizgiden vazgeçirmek için neler yapmamışlardı ki? 1980 Eylül darbesinden itibaren annelerinden emdikleri sütü burunlarından getirmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardı.

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevinde köpeği Joe ile birlikte benzersiz bir cehennem yaratan Binbaşı Esat Oktay Yıldıran, devletin bölünmez bütünlüğü çerçevesinde hiç kimsenin aklına gelmeyen yöntemler ile tutuklu ve hükümlü Kürtleri, Kürt olmadıklarına ikna etmek için var gücüyle çalışmıştı!

Fakat olmamıştı. Kürtler 12 Eylül’den sonra daha fazla Kürt olma yoluna sapmışlardı. Diyarbakır’ın 1970’lerdeki son belediye başkanı Mehdi Zana, 1989’da uzun hapislik dönemi sonunda tahliye olduğu gün bana evinde şöyle demişti:

-Biz Kürtler Diyarbakır’a Kenan Evren’in som altından heykelini diksek onun hakkını ödeyemeyiz! Biz solcuların, yıllardır devlet hakkında anlatamadıklarımızı Evren gayet güzel anlattı halkımıza…

Genelkurmay paşaları 1990’larda hâlâ Kürtler’in sistem partilerine karşı olan “soğukluğunu” çözememiş olmanın sıkıntısını yaşıyorlardı.

O yıllarda bu konu üzerine bir yazı yazmış, paşaların sandık kaygılarını giderebilecek önerilerde bulunmuştum:

A-Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sistem partilerine verilen 1 oy iki sayılsın. B-Kürtlerin oyları da 2 oy 1 oy olarak sayılsın. C-Olmazsa Kürtler bir defaya mahsus olmak üzere -paşaların kaygılarını gidermek için- seçimlere katılmasınlar, hiç oy kullanmasılar!

Artık genelkurmayın sandık, seçim, oy kaygılı paşaları gittiler. Vesayet rejimi bitti. Fakat genelkurmay paşalarının bölge halkı konusundaki oy kaygıları olduğu yerde duruyor.

Şimdi “Kürtlerdeki inatçı sandık refleksi” AKP’yi ve onun (askerlerden daha asker) liderini kaygılandırıyor. Askeri vesayete karşı mücadele etmiş, Avrupalı liderlerin başını döndüren “demokrat Erdoğan” için başkası söylese “haksızlık ediyorsun” denilecek tanımlamayı bizzat kendisi yapmıştı:

-Ben paşaların da paşasıyım!

Hakikatten de bu konuda “ciddi” olduğunu gösterdi. Genelkurmayın gelmiş geçmiş bütün paşalarını geride bıraktı. Kürtler, Kenan Evren’e dikemedikleri som altın heykeli Erdoğan için Diyarbakır’ın meydanlarından birine kondurabilirler.

Demokrat Erdoğan’dan Paşaların Paşasına terfi eden AKP lideri HDP’nin oy potansiyelini etkisizleştirmek konusunda bir hayli hizmet üretti.

Seçim, sandık ve oy oranlarını kendisi için demokrasinin altın ölçüleri olarak ilan ettikten sonra Kürt seçmenlerin sandık tercihlerini silip atan, seçilmiş belediye başkanlarını seçim sonuçlarını bile beklemeden görevden alarak nasıl Paşaların Paşası olunacağını gösterdi.

Eski paşalar için takdim ettiğim “kaygı giderici” reçeteyi önümüzdeki ilk seçimde AKP’ye sunmak şart oldu. Bu uygulama demokrasinin neresine sığar diye düşünenler olabilir. (Affedersiniz demokrasi mi dediniz?) HDP’nin ne kadar öne çıkmış milletvekili, belediye başkanı, il, ilçe yöneticisi varsa hepsini hapse atan, buna rağmen Kürtlerdeki oy verme sadakatini kıramayan iktidarın seçimlerde işi zor görünüyor.

Şimdi 1990 model öneriye geliyorum:

-Önümüzdeki ilk seçimlerde Kürtler oy kullanmasalar..!