Ses en çok ortalık sessizken duyulur. Bazen de kuru gürültünün arasında öyle anlamlı bir çığlık yükselir ki, gürültü yerle yeksan olur. Benim için sesin en büyülüsü ve en güçlü olanı şiirdir. Şiir her devrin, her dönemin en güçlü sesi olmuş ve kalpten kalbe dolaşarak bugüne değin gelmiştir. Roman, müzik, resim, heykel için de söyleyebiliriz elbette. Ancak benim gözlemim ve duygum şairliğimden gelmekte ve benim şiire öncelik vermem normal karşılanmalı.

Şiir her koşulda, her dönemde kendi yolunu arayan ve o yolu bulan bir pusuladır. Zorun, zorbalığın içinden geçen bir direniş ezgisi, bir isyan meşalesi gibi elden ele taşınır. Rüzgara göğsünü açarak meydan okuduğu da olur, rüzgarı arkasına alarak yürümeye devam ettiği de. Şiir insanın içine ektiği çiçeğin yetişmesi için, içini onarması, taşlarını ayıklaması, oraya yeterli suyu taşıması çabasına girişmektir. Çünkü şiir içteki direnişin sokağa taşmasına öncülük eder, sokağı içe taşır.

yıkadım saçımı oyalanıp uzaklara baktım
uyuyan bir bulut var
başakları dövüyor aşinalık, şafağı ve
nesneleri solduruyor
ben bakmayı öğreniyorum renkli renksiz
rutubeti suya otlara dolanan mehtabı
göğe veriyorum
ormanın durgun tabiatıyla bekliyorum ateşi

İlhan Sami Çomak’tan söz etmek istiyordum epeydir. Bir şairden söz etmenin zorluğunu bilirim. Şiirinden söz etmek ise daha zordur. İlhan Sami Çomak’ı farklı kılan üniversite öğrencisiyken içeri alınması. 21 yaşında bir genç olarak girdiği mahpusta, 27 yılını devirmiş. Ömrünün çoğu dört duvar arasında geçmiş. Şiir ona burada ses olmuş. Şiirle uyumuş, şiirle düşlemiş, şiirle konuşmuş, şiirle özlemiş ve şiirle kanatlanmış. Şiiri bir avluda, bir bahçede kuş olmuş, kelebek olmuş. Hep kanat takmış kanatlanmış bir şiirle konuşur İlhan Sami Çomak. Bu anlamda ortak bir dilimiz de var. Ben de kuşların kanadına sarılan şairlerdenim. “gecikiyorum gecikiyorum. aklımdaki kuşlar uçuyor.”, “uçmanın boyutsuz yasası sıcaklığınla demleniyor/ bilincimi kucaklaşmanın hafifliği tazeliyor/ ne önemi var uçmanın/ kuş tüyü bende gökyüzü bende/ gülüşünle yıkanan kalp atışı bende”, “tekrarlıyorum kendi kendime/ kelebeğin uçup konmasını görmekmiş hayat”, “Bu aralar uçmakla dölleniyor aklım/ taşın sakin bakışıyla değil, gide gide/ yolunu yitiren bir uçmakla.” “karanlıkta bilincimi tazeliyorum/ senin için kuş tüyü biriktiriyorum.” “yağmurun kitabından sonra/ kuş uçarken gölgenin hafızasıyla/ yeni renkler düşüyor mevsimler/ huzurunuzda düşünüyorum dökülen yaprakları.”

Tarihin akışına bakıldığında, zamana değer biçildiğinde içinde hep devrimciler çıkar. Tarih bundan başka bir şey değildir. Zamanı değerli kılan da zamana damga vuran o son andır. Hepsinde de devrimcilerin ruhu vardır. İnsan yaşamını biçimlendirirken ya hiçbir şey bilmiyordur ve üç maymundur ya da çok şeyin değerini biliyordur ve ona göre bir eylem rotası çiziyordur. Şiir de bu eylem rotasının en devrimci, en dönüştürücüsüdür. İnsanın çocukluğudur. Geçmişidir, bugünüdür ve yarına uzanan belleğidir. İlhan Sami Çomak’ın şiirlerinde ben bu devrimci dinamizmi görüyorum. Çocukluğunu, bugününü ve yarınına dair düşlerini... “çocukken ve yazım çocuk kadar güzelken daha/ annemin nar tadı gülüşüne muhtaçken”, “eğildim yalnızlığın üstüne/ dökülen yapraklarını aradım çocukluğun”, “çocukluğu bir kez daha bahçe duvarına/ yerleştir diye geldim sana”, “ışığı demleyen gülüşler arıyoruz/ çocukluğu ceplerimize yerleştiren yemişlerle”, “fakat yağmur yağıyordu çocukken bana/ taş attım ben”

Şiirin çok sevildiği bir dönemler ülkenin en zor dönemleridir. İnsanlar o zor günleri şiire sığınarak geçerler. 70’ler 80’ler, 90’lar böyleydi. Şiir çok sevilir sevilmesine de bazen sesi cılız çıkar. Şairler birbirleriyle didişir. İyi şiir, kötü şiir, iyi şair, büyük şair tartışmaları arasında şiir sesini çıkarmaz. Oysa dönem artık sessiz kalmamanın koşullarıyla doludur. Şair de artık tarafını seçmeli ve şiirini ona göre oluşturmanın yollarını bulmalı, koşullarını yaratmalıdır. Bir şey olmamış gibi davranmak, bir şeyler olmadı diye susmak şiirin büyüsünü gizler. Devrimle omuz omuza duran şiirlerle, aşkla büyüyen şiirlerle akıyor tarih ve o şiirlerin şairleri hep yaşıyorlar. Dal budak salarak büyüyen sorunların çözümü içinde olmaktan korkmamalı şair ve şiirini, dilini ona göre yenilemelidir. Dönüp dolaşıp aynı şairlerden söz ediyoruz. Bu şiiri ileriye götürmez. Türkülerin tüketilmesine benzeyen bir gidiş var. Yerine konmayınca tüketim devreye girer ve ortalık çöle döner. Suyun üstüne konan barajlar, iki maden için katledilen ağaçlar, bir güzelliği korumak yerine çöplerle doldurmak tüm güzelliği alıp götürüyor. Şiir için de durum aynen böyledir. Şairlere büyük sorumluluk düşmekte böyle dönemlerde.

80’li yıllarda cezaevinde şiirle uğraşan devrimciler çoktu. İçlerinde şair olarak çıkanlar oldu ve Türkiye şiirinde hatırı sayılı bir şair var o dönemlerden. Çok da tartışıldı. Mahpus şiiri, mahpus edebiyatı tartışmaları hep oldu. Bugün bu tartışmalardan uzak olmamızın nedeni sadece şiire olan ilginin azlığından değil, insanların canının bezmesinden, kenara çekilmesinden ve devrimci bir dinamizmin eksikliğinden. Öncü olamıyor devrimci düşünce. Kürtlerden söz edilince tüyleri diken diken olan bir kesimi de var. Hal böyleyken şiirin de arkalardan gelmesi normal diyeceğim de… Bu kadar da olmamalıydı. Bir şair 27 yıldır mahpusta, ona yakın kitabı var ve sesimiz çıkmıyor. Dayanışmayı da geçtim. Şiirini konuşalım, kitaplarını alalım ve 27 yıl içerde olmasının nedenlerini konuşalım. Ödüllü bir şair. Sennur Sezer Emek ve Direniş Ödülü’ne sahip bir şair İlhan Sami Çomak. Bizler uykudayken o hep uyanık ve avludan hayata dizelerini göndermekte.

korkarak yürüdük ki hiç koşmadım ben
ben zaman çok geç seyir zor diye
bakmadım  hiç çiçek nasıl kurur
toprak ve taş cennet ve başka şeyler
niye var diye hiç hislenmedim
belki susarız var olmanın tesellisi olarak
güneş ısrar eder su birikir
yeşil gelir susarız
güleriz en çok uyurken güvercinimiz
yankılanan adımızın güvercini
rüzgar eser toz gelir. çamurun değil
yağmurun peşindeyiz*


* Yazıdaki şiirler İlhan Sami Çomak’ın Manos Yayınları’ndan çıkan Geldim Sana isimli kitaptan alınmıştır.