Aziz Aydın Doğan’ın anısına -

Bazen yazmak istediğiniz zaman da boğazınıza sözcükler düğümlenir. O an öyle boşluğa bakarsınız sadece, eliniz klavyeye gitmez. Çünkü aklınızdaki izler kaybolmuştur ve onu bulmak için bir labirente dalarsınız. Nedense duyduğunuz acılı bir haber, sizi kuşatan hüzün fırtınasıdır bunun nedeni. İşte böyle bir anımdayım yine. Sözcükler benden kaçarcasına uzaklaşıyorlar. Onlar da ölüme mesafeliler. Ölüme değmek istemiyorlar. Bir edebiyatçının, bir dergicinin, bir kitapçının, bir sahafın, bir ağabeyin yitirilişine dokunmak istemiyorlar. Oysa sözcükler olmadan bir yarayı iyileştirmek mümkün görünmüyor. Sözcüklerin ardında koştum ve yakaladıklarımla bu yazıyı kotarmaya çalışıyorum.

Aziz Aydın Doğan’la tanıştığım ilk güne kadar gittim. Yaba Yayınları’nın kurucusu, Yaba Edebiyat’ın her şeyi, Yaba Sahaf’ın güler yüzü Aydın ağabeyden söz ediyorum. Ayşe ablayla küçük bir dünyanın içinde büyük işler başarıyorlardı. 87 yılıydı. Dost kitabevinden Yaba Öykü dergisini almış, Ankara Subayevleri’ndeki evimize gelmiştim. Bir yandan iş sınavlarına hazırlanıyor, harıl harıl ders çalışıyoruz kirvem Zülfü’yle. Diğer yandan kitap ve dergi okumalarımız da son hızıyla devam ediyor. Ben her zaman olduğu gibi edebiyat ağırlıklı okumalar yapıyorum. Derginin kapağında Nabokov vardı. Dergiyi okumaya başlayınca Yaba Öykü’nün Ankara’da çıktığını anımsadım ve künyesine baktım. Aydınlıkevler Çevreli Sokak yazıyordu. Oturduğum yere yürüyüş mesafesiydi. O an büyük bir heyecanla kalkıp Çevreli Sokak’taki dergi adresine doğru yürümeye başladım. Geldiğim yer, içinde kitaplarla dolu küçük bir kırtasiye dükkanıydı. Aydın abiyle ilk tanışma anımdır bu. Tezgahın ardında uzun boylu, yüzünde taşranın bozulmamış şefkat ifadesi olan, sıcak bir gülümsemeyle hoş geldin diyen o adamla uzun bir dostluğumuz oldu. Abi, kardeş ilişkimiz aynı sıcaklıkla devam etti. Şiirlerim ve yazılarımla yer aldım. Bende emeği büyüktür. Öyküyü severdim. Onunla daha da bir içine girip sevdim. Çünkü Yaba bir öykü dergisi ve Aydın abi de öykücüydü.

Taşradan çıkmışsanız oranın kokusu sizi asla bırakmaz. Nereye giderseniz gidin o koku mutlaka ardınızdan gelir ve ömür boyu sizinle yürümeye devam eder. Bazen doğduğunuz ev, bazen büyüdüğünüz sokak, bazen en yakın arkadaşınızın sesi, bazen de mahallenin atmosferidir. Aydın abide yakaladığım tam da buydu. Taşranın kokusu sinmişti her haline. Benim de üzerime sinen aynı kokuydu bizi yakınlaştıran. Bazen Çevreli’deki o küçük dükkan, bazen de Olgunlar sokaktaki kitap standında bir araya gelirdik. Kokumuzdan olsa gerek, yanımıza çok taşralı gelirdi.

“Tek bir insanın öyküsü, öbür insanların da öyküsüdür.” Afişte Ölen Adam’a Birkaç Söz yazan Aydın Doğan, Enzo Pacı’nın bu sözüyle başlar. Biriktirdiğimiz her şey bir hayatın birikimleridir ve bizim payımıza düşen başkalarının da payına düşmüştür. O nedenle her insanın bir öyküsünün olması çok doğaldır. Aynı zamanda o öykünün içinde çok insanın olması da. Çünkü üzerinize sinen o koku yan evde, aynı sokakta, mahallede de vardır. Zaten anlattığınız öykü aynı zamanda o insanların da öyküsüdür.

Kitaplığımda Aydın Doğan’ın bütün kitapları var. Tümünü de imzalayarak vermiş. Ya kardeşim, ya arkadaşım ya da şair kardeşim olarak imzalamıştır tümünü de. Böyle imzalaması da ondaki sıcaklığın, dostluğun ve değer vermenin nezaketidir.

Milli Kütüphane’ye ders çalışmaya gittiğimi bildiğinden Yılmaz Güney’in Yeni Ufuklar Dergisi’nde yayımlanmış öykülerinin olduğunu söylemişti ve fırsat bulursam bakmamı rica etmişti. Onları bulduğum gibi, Pazar Postası gazetesinde ikinci yeni araştırmaları yaparken Yılmaz Güney’in dört öyküsünü daha bulmuştum. İşte Yılmaz Güney’in gençlik öyküleri böyle oluştu.

Yaba Öykü’nün o kurşun harfleriyle basıldığı dönemlerde düzeltmelerini de yaptım, matbaaya da gittim, dağıtımıyla da ilgilendim. İstanbul Anadolu yakasında kitapçılara ben bırakırdım. Yaba ile hep bir gönül ilişkim oldu. Güzel dergiydi. Bir çizgisi vardı ve çizgisinden hiç ödün vermedi.

En son pandemiden önce görmüştüm. Zaten ondan sonra da kimse çıkmaz olmuştu. Yolum ne zaman oradan geçse mutlaka uğrar ve sohbet ederdim. Bazen tembelliğimi yüzüme vurur ve daha çok yazmam için lafını esirgemezdi. Ankara’dan Kitap Fuarı’na geldiği bir dönemde Cemsid Bender’le birlikte konuğum olmuşlardı. O gecenin sohbeti de farklıydı.

Aziz Aydın Doğan edebiyatın mutfağında olan biriydi. Öyküleri o mutfağın lezzetini taşıyordu. İnsanı, insanlığın çürümesine, erimesine karşı çıkan bir dille anlatıyordu. Tiyatro oyunlarında da kullandığı dil aynıydı. Afişte Ölen Adam ilk öykü kitabıydı. Taşralı halinin sığdırmıştı o afişe. Sokağını, mahallesini, oradaki insanları. Belki de yaşamının tamamını oraya bırakmıştı ve o afişle elveda demişti. Ben bir ağabeyimi kaybettiğime üzüldüğüm kadar, bir dergiciyi, bir öykücüyü, bir tiyatrocuyu ve bir ressamı da kaybettim. Işıklar içinde olsun demekten başka bir cümle de kuramıyorum.

Son sözüm de doğduğu topraklara ait olsun. Keban’ın Lorikan köyündendir. Gençliği Mezre ve Harput’ta geçmiştir. Dün Harput’a çıkma fırsatım oldu. Bir tarih ancak böyle izsiz bırakılabilir. Her tarihi miras bir çay bahçesine, bir restorana teslim edilmiş. Harput’un simgeleri etrafında kebaptan çıkan dumanlar ve masalar vardı. Araç trafiği ve kalabalık ise başka bir sorun. Çöpler yine etrafta. Halkımız da bir hoş. Harput, Aydın abinin Afişte Ölen Adam kitabının kapağındaki afiştedir artık. Dokunsak her yanımız yara bere alacak. En iyisi o afişteki yeriyle hafızalarımızda dursun.