Cehalet aslında güzel bir mizah kaynağıdır:

- Siz Mülkiye’den mi mezunsunuz?

- Yok Hocam ben Ankara Siyasal Bilgileri bitirdim!

1980’den sonra Türkiye’de her şeyin aksı kaymıştır. Yüksek öğrenimin filan da…

- Viet Kong’un başarısını nasıl açıklarsınız?

- Hocam, Vietnam ile Kongo arasında imzalanan bu anlaşma sayesinde iki ülkenin ticari ilişkileri…

İlk defa yurt dışı görevine çıkacak genç diplomat. Jüri Başkanı sordu:

- Burkina Faso’da mı görev yapmak istersiniz yoksa Yukarı Volta’da mı?

- Bakanlık nasıl uygun görürse efendim!

Bakanlık aslında bu cevabı verene Çankaya’dan başka bir görevi uygun görmez ya neyse…

Türkiye’nin dış ilişkileri uzunca bir süredir sorunlu. Çeşitli nedenleri var. Osmanlı’dan bu yana memleketin en önemli kurumlarından biri olan Hariciye Vekaleti siyasi ve örgütsel olarak tasfiye edildi. Cumhuriyet’ten önce, Batı dünyası ile ticari, kültürel, dini ilişkileri olan ekaliyet mensuplarının da görev yaptığı Vekalette, muhataplarını tanıma, yabancı dil gibi sorunlar yoktu haliyle. Bİr de Çöküş Dönemi dahil, İmparatorluğun bir havası, kimliği, ağırlığı vardı o zamanın sefirlerinde. Ama şimdi trajiktir tercümansız toplantıya başlayamıyor bir çok heyet. Ekranlarda gördük, önünde başkasının yazdığı İngilizce metni bile doğru dürüst okuyamayan Büyükelçiler var. Dünyada herhalde yektir, 2-3 sene oluyor, Bakanlığın üst düzey bir yetkilisi açıkladı gururla: ‘’Personelimize yabancı dil dersleri, kursları veriyoruz’’. Sen demek ki dil bilmeyen insanları istihdam ediyorsun. Topal balerin.

Özal döneminde başladı. Mülkiye, Uluslararası İlişkiler ve Hukuk mezunlarının dışındaki fakültelerden mezun olanlar da artık diplomat olabilecekti. Sonra İmam Hatiplilerle İlahiyat Mezunları da doldurdu bakanlık kadrolarını. Onlar zaten ha Yukarı Volta’yı seçmiş ha Burkina Faso’yu…

Alt kadro böyle bozulmaya başladı.

Sonra bir yandan diplomaside giderek ticaret, maliye, ekonominin ağırlığı arttı, bir yandan da Amerika’ya özeniyoruz ya, iş adamları, fiş adamları, kitsch adamları büyükelçi diye yabancı başkentlere yollandı. Kimisi suç ortaklığının hediyesi olarak, kimisi uzakta dursun diye, kimisi de tanıdık kontenjanıyla…Üst kadro çuvallamaya böyle başladı.

Yeni gelenlerin çapsızlığını perdelemek için de eskilere Mon Cher’li aşağılamalar, hakaretler filan…Oysa ki onların bilgi, tecrübe ve kültürlerinin onda biri bile yoktu sizin toplam 10 adamınızda!

İçeride dışarıda kameranın önüne geçince ecdadımız, fetih, haklarımız, karasularımız, Mavi Vatan, o topraklar filan diye konuşunca komşular haklı olarak tedirgin oluyor. Cengiz Han, Atilla ya da Mamma li Turchi…Yani Moğol İstilası mı yine?

Türk hariciyesinin bozulmasının birinci nedeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen alaturka Başkanlık rejimi ve onun birinci jokeyi olsa gerek. İç politikadaki yenilgilerini uluslararası platformlarda bertaraf edebileceğini sanan, zihnen zaten dar, çok eski yani köhne bir ideolojinin temsilcisi olan zat, yurtdışındaki muhataplarını, mahalle kahvesindeki yaşıtları ya da çocuk yerine koyarak bir numaralı diplomat olacağını sanıyor. Bakışı, çapı, vizyonu, uçuş mesafesi Üsküdar’la Fatih arasıyla sınırlı biri, Paris, Londra, Berlin, Washington’dan ne anlayabilir ki?

Teknik, kadro ya da lojistik nedenleri bir kenara koyalım. Türkiye, Batı dünyasına sırtını çevirip artık bir Ortadoğu ülkesi oldu olalı diplomasinin, hariciyenin feri söndü. Bilinçli ve kasıtlı bir tercihti bu. Yeni Osmanlı, eski toprakları yeniden fetih… işin masal kısmı.

Burada ayrıca tanımsal, kavramsal bir engel var. Diplomasi, sözcük kökeni olarak diplomadan geliyor. Yani önce iyi bir diploma sahibi olması gerekiyor hariciyecinin. Diplomatlık, ’’hassas bir sorunu nazik bir şekilde ustalıkla çözmek’’ demek. Şimdi bir tarafa bu hariciyeyi yöneten şahsı/şahısları koyun, diğer tarafa da hassas, nazik, ustalık ve çözmek kavramlarını…Tutmuyor değil mi?

Bakan beyin en önemli özelliği neymiş biliyor musunuz? Gittiği her yabancı kentte mutlaka en pahalı otelde kalmak. İtibarını demek ancak böyle sağlayabiliyor. Ayrıca hem güvenlik hem de masraf açısından, Bakan’ı kendi olanaklarıyla ağırlayabilecek durumda bir çok sefaret rezidansı.

Diplomasi belki tek bir sözcük ama tanımında farklı anlamlar, farklı işlevler var. Mesela, diplomatlık ‘’kendi devletini yabancı bir devlet nezdinde ya da uluslararası platformlarda temsil etmek’’ demek. Diplomatlık, uluslararası hukuka saygı göstererek, başka devletlere özel olarak zarar vermeden, şiddet ve askeri yöntemlere başvurmadan, güç kullanmadan kendi devletinin çıkarlarını korumak demek. Diplomatlık aynı zamanda iyi müzakere edebilme sanatı.

Ne müzakeresi kardeşim! Memur bey, alın bu kişileri!

Ankara’nın dış ilişkilerindeki günlük pratiğine baktığımızda, diplomatlığın tanımındaki neredeyse hiçbir unsur, hiçbir boyut yok. Çünkü Saray rejimi, dışarıda, Suriye’de, Irak’ta, Karabağ’da, Libya’da ya kendi ordusu ya da kiralık Cihatçı askerleriyle, yani güç kullanarak ağırlığını koymak istiyor. Aslında bugünkü Ankara rejiminin diplomata filan da ihtiyacı yok. Çünkü Saray kendi politikalarını askerle, güçle uyguluyor. Diplomat kılığındaki yetkililere, askerlerin uyguladığı müdahaleleri yani şiddeti meşrulaştırmak, uluslararası alanda şiddeti kabul ettirme misyonu verilmiş durumda. Bunu başkalarına, hakiki diplomatlara yedirmek biraz zor. Hatta çok zor.

Herhangi bir devletin herhangi bir diplomatı, ne milletten olursa olsun, meslekdaşı ya da mevkidaşı ile oturup, ister şarap içer isterse portakal suyu, ama Tolstoy ya da Molière belki de Ömer Hayyam ya da İbni Sina üzerine iki kelam etmeli. Godard’ın son filmini mi konuşurlar yoksa Bob Dylan’ın son CD’sini mi belli olmaz…Nusret Fatih Ali Han’ı mı seversiniz yoksa size bir Smyrneika mı dinleteyim?

Diplomaside söylem de çok önemli. Şahsım dahil bu alandaki bir çok üst düzey yetkilinin söylemin tam olarak ne anlama geldiğini bildiğini hiç sanmıyorum.

- Nasıl bilmem canım efendim, söylüyorum ya, söylem o işte!

Teun A. Van Dijk, Hollanda milli takımının sol beki miydi?

Şimdilerde Biden geliyor diye bir telaş var Saray’ın Dışişleri dairesinde. İsrail’e yeniden Büyükelçi atanıyor, keza Paris’e de. Washington’a da AKP kurucusu bir siyasi gönderilmiş. Amerikan tam başkanlık rejiminde bile Başkan’ın seçtiği Büyükelçi adayı, Senato’nun sınavından geçmeden, onayını almadan atanamıyor.

Tek Adam rejiminin diplomasi anlayışı ise şöyle: Çeşitli yabancı başkentlerde benim özel temsilcim olmalı, benim özel işlerimi halletmeli, o ülkenin lideri ile benim adıma samimi olmalı… Ne gerekiyorsa onu yapmalı…İşin ticari, mali yanını aksatmamalı.

Son şeyi nereye şaaptın?

Bakın şimdiye kadarki demeçlerine…arada bir ABD’ye kızsa da Trump sanki kırk yıllık dostu, Putin desen o zaten ‘’Kardeşim’’… Bu alaturka, ahbap çavuş ilişkileri diplomaside işlemez. İşlemediği de şuradan belli ki zaten, stratejik müttefiğim dediğin adam sana mektup yazıp ‘’Akıllı ol’’ dedi, küçük bir çocuğu azarlar gibi. Öteki de, senin adını bile anmadan ‘’Rusya-Türkiye ittifakı diye bir şey yok’’ dedi.

Beştepe’nin Türkçesi de kıt. Haddini bilmemeyi kendine güvenmek olarak anlıyor. 1071’i yüceltip 1923’ü aşağılayarak ne içeride ne de dışarıda başarı ya da prestij kazanabilirsiniz. Uluslararası arena, TV dizilerinde yutturduğunuz Ertuğrul ya da Abdülhamid rollerine kanmaz.

Kıyaslama yapmak bile komik olur: Anadolu yakası püskevit dağıtıcısı ile bugünkü mevkidaşlarını karşılaştırınca eğitim, kültür, yaklaşım, tecrübe konularında amatör kümeye düşersiniz, pardon çoktan düştünüz.

Sorun ne yazık ki sadece bir tek kişi ile sınırlı değil. Hariciye artık tamamen hariçten gazel okuyor. Bu nedenle de kimse kaale almıyor.