Bir yazıyı ya da bir kitabı değerlendirmenin çeşitli kıstasları var. Çok okunur, çok satarsa popüler kategorisine girer, ilke olarak tabi ki olumsuz bir durum değil, ama esas olarak niteliği değil niceliği (Quantité’yi) belirten bir kıstas bu. Yazı ya da kitabın içeriği derindir, anlamlıdır, yenidir, tartışma yaratır, okur ya da ilgililerin katkı yapmasını sağlar. İşte o zaman da nitelik (Qualité) kıstası ortaya çıkar. Paylaşmak, çoğaltmak, başka alanlara yayılmak hep eleştirinin getirdiği nimetler.

Yakın zamanda, hoş bir şekilde, yazar-okur ilişkilerinde bir kaç olay yaşadım. Belki de bu ilişkiye dar bir şekilde yazar-okur ilişkisi dememek lazım çünkü aktaracağım örneklerde, ben yazar cephesinde olsam da, okur konumundaki üç arkadaşım da gazeteci ya da yazar kartvizitine sahip kişilerdi.

‘’Hannah Arendt-Ece Ayhan’’  başlıklı yazıya, önce Cumhuriyet’in müstafi okur temsilcisi Güray Öz’den bir katkı geldi. Uzun yıllar Almanya’da yaşayıp çalışmış olan ve sol literatüre ilgi duyan Güray, 

‘’Heidegger’le derin ilişkisi anlatılmazsa büyüklüğü de anlaşılmaz’’ diyen bir tweet attı. Ben de o konuya, ‘’Magazine girer’’ endişesi ile kasıtlı olarak girmediğimi yazdım. Bir başka okur Arendt hakkında Margarethe von Trotta'nın çektiği filmden söz etti. Sonra bir de, Çetin Hoca’dan (Gürer) bir katkı geldi. O da Arendt’in ‘’Truth and Politics’’ (Gerçek ve Politika) başlıklı yazısına dikkat çekti.

Bu katkılar kaçınılmaz olarak beni teşvik etti: Arendt/Heidegger arasındaki özel ve akademik ilişkiye bir daha baktım. Sinema filminin fragmanlarını izledim.‘’Gerçek ve Politika’’ başlıklı yazıyı bulup okudum. Bu yazıyı ararken yine Arendt’in ‘’What is Authority?’’(Otorite nedir?) ve ‘’İmpérialisme’’(FR) başlıklı yazılarını indirip kağıda da bastım, okuyacağım.

Okuyup görüş belirtenlerin katkısı bunlarla sınırlı olmadı. Duvar yazarı, Artı Tv programcısı Aydın Selcen, sağolsun, bu sefer Fransa’da çıkan yeni ve farklı bir ‘’Hitler’’ biyografisi konusundaki bir söyleşiyi okuduktan sonra sordu: ’Eric Vuillard’ın ‘L’Ordre du Jour’ kitabını okudun mu?’’.

Okumamıştım, notumu aldım, okunacak kitaplar listeme ekledim. Aydın bununla da yetinmeyip İnrock dergisinde yayınlanan söyleşiden Türkiye’ye neredeyse eldiven gibi uyan pasajları de alıntılayıp göndermiş.

Az buz değil, 3-4 tweet mesajı ile meraklı bir insan, bir sürü makale ya da kitaba yönlendiriliyor.

Söylemesi ayıptır, daha doğrusu herkese nasip olmaz ve tabi ki övünç kaynağıdır, insanın böyle dostları, yazar arkadaşları ya da okurları varsa bir yandan memnundur ama bir yandan da omuzlarındaki sorumluluk ağırdır. Klavyenden çıkan her sözcüğü, her satırı eczacı terazisinde tarttıktan sonra ekrana vereceksin: Bu sözcük böyle mi yazılır? Bu kelimenin Türkçe tam karşılığı ne olabilir? Bu cümle bir öncekiyle çelişiyor mu? İyi de işin biraz geçmişini aktarmak lazım değil mi? Bu ibare biraz ağır olmuş, kimseye haksızlık etmeyeyim, aptal’ı çıkar yerine‘’akli melekeleri öyle her zaman tam kapasiteyle çalışmayabilirdi’’ filan gibi bir şey yaz. Bu alıntının referansını vermek lazım.

Bir de, kendi yazdığını, başkasının yani eleştirmenin gözüyle en az 2-3 kez okumak çok önemli. Kolay bir şey değil. Ekran karşısında ego şapkanı çıkartacaksın. Hatta elinde silgi ya da makas, acımasız harici bir münekkit olacaksın. Metin nasılsa senin, kes biç, ekle çıkar, uzat kısalt, düzenle. Arkadaşlarına yemek hazırlayan aşçının titizliği ve özeniyle çalış. Afiyetle yesinler.

Ahlak ve vicdan insani değerler ya, İnsan ise düşünen bir hayvan. Düşünmek için okumak şart. Okudukça, düşündükçe, eleştirdiğimiz sürece insani sıfatları hak edebiliyoruz. Bu kadar az okuyan, az düşünen, az eleştiren bir toplumda ahlak ve vicdan nasıl var olabilir ki?