Korona günlerinde aşk



Artı Gerçek

Bu dönemleri yansıtan edebi ürünleri okumanın vakti. Örneğin Chauser’in 'Canterbury Hikâyeleri' ya da Giovanni Boccacio’nun 'Decameron'u iyi bir başlangıç olabilir.


Sanıyorum, artık bir insan
Sesi duyulmaz burada,
Yalnızca bir rüzgâr taş çağdan
Vuruyor kara çıkrıklara.
Ve anlaşılan, kaldım ben
Bir başıma bu göğün altında

Anna Akhmatova

Demir Küçükaydın, “Triyaj Nedir? Niçin Yaşlıların ve Hastaların Soykırımı Sonucunu Verecektir?” adlı yazısında her zamanki gibi, gözden kaçan önemli olgulara dikkat çekiyor.

Felaket dönemleri, kriz dönemleri otoriter, faşizan yönelimlerin, yurttaşların itaatkâr kullara dönüşmesinin önünü açmıştır çoğu kez insanlık tarihinde.

Ama yeni yönelimlerin, alternatif çözümlerin de.

Bu dönemleri yansıtan edebi ürünleri okumanın vakti. Örneğin Chauser’in “Centerbury Hikâyeleri” (Çev. Nazmi Ağıl, YKY, 1994) ya da Giovanni Boccacio’nun “Decameron”u (Çev: Rekin Teksoy, Oğlak Y. 1996) iyi bir başlangıç olabilir, insanların veba salgınları sırasında kendi kendilerini tecride koydukları sıra fışkırıveren anlatıları ile.

Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk”ı okumadan olmaz. (Çev: Şadan Karadeniz, Can Y. 1985) Marquez’i Türkiye okuruna tanıtan, “Yüz Yıllık Yalnızlık”ı 1974 yılında Sander Yayınları’dır. Dido Sotiriyu gibi. Ya da İsmail Kadare gibi. Kitabı 1971 Şadi Alkılıç davasında bizlere yataklık yapmaktan yargılanan cürmüm Seçkin Cılızoğlu (Selvi) tercüme etmişti. Ama onun Türkçede 1973’de yayımlanan ilk kitabı “Yaprak Fırtınası” olmuştur. Melih Cevdet Anday’ın eşi, Sinan doğduğunda ev sahibimiz olan Yaşar Anday tercüme etmişti ilk kez Marquez’i, Nobel almadan 9 yıl önce. Tam Alan yayınlarında 2. baskıyı yaptıktan sonra Nobel almaz mı? Hiç memnun olmadım doğrusu. Can yayınlarını yeni kurmuş olan Erdal Öz bize, “örgüt yayınevi” diye hırlamaz mı? Meğer onu basmaya niyetleniyormuş ve cürmüm Seçkin’e vermiş tercüme etsin diye. Çoğu yayıncımız, kimi yazarları ancak Nobel aldıktan sonra fark eder!

Salgının sadece biyolojik olması gerekmiyor, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, antisemitizmin patlak verdiği, kitlesel boyut kazandığı hatta soykırıma dönüştüğü dönemler de var.

Elias Canetti’nin “Körleşme”sini (Çev: Ahmet Cemal, Payel Y. 1993) ve Jose Saramago’nun “Körlük”ünü (Çev: Işık Ergüden, Kırmızıkedi Y. ) de okuma listenize alabilirsiniz gönüllü ev hapsine girilen şu günlerde.

Ve elbette Albert Camus’nun “Veba”sını yeniden okumadan olmaz. Madem okumaya veba klasikleri ile başladık. Oktay Akbal, daha 1955 yılında kazandırmıştı Türkçeye. 60’lı yıllarda Ayşe Nur’un, Meral Çelen (Nesin) ve Sennur Sezer’in birlikte çalıştıkları Varlık’da Yaşar Nabi Nayır yayımlamıştı.

Okumaya, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç”ı (Hazl. Fatih Altuğ, İletişim Y. 2019) ile devam edebilirsiniz. Kuyruklu yıldız çarpması ile dünyanın sonuna gelineceğine inanılan 1912 İstanbul’unu bulacaksınız orada.

Tabii, distopya okumanın da zamanı. Elbette ilkin Orwell’in ünlü “1984”ü. Daha ilkokulda okumuştum onu, Amerikanvari ilk cep kitap basımı ile Doğan Kardeş Yayınlarının ABD destekli Işık Yayınları branşından 1958 yılında çıkmıştı. Prof. Dr. Vahit Turhan’ın tercümesi ile. Üstelik ertesi yıl, MEB de Modern Klasikler dizisinde yayımlamış aynı kitabı. Bugün her türlü totaliter sistemin eleştirisi olarak algılanan kitap, anti komünist propagandanın malzemesi olmuştu o zamanlar.

Ama bir yandan da Sebahattin Eyüboğlu, MEB’in Tercüme Dergisinde, Arthur Miller’in Amerika’da makkartizmi eleştiren “Cadı Avı”nı yayımlıyordu.

İÜ İngiliz Filolojisi bölümünde Halide Edip’in talebesi idi Vahit Turhan… O da aynı bölümde Murat Belge’nin hocası olmuştu. Murat Belge Marksist olduğuna göre bir yararı olmamış! Halide Edip de 1954 yılında yine Orwell’in eleştirel “Hayvan Çifliği”ni tercüme etmişti MEB Modern Klasikler dizisi için.

Koestler’in “Gün Ortasında Karanlık”ı da ilkin 1952 yılında Varlık Yayınlarından çıkmıştı. Hem de Yaşar Nabi’nin (Takma adı Muzaffer Şerif) tercümesi ile. Demek özetleyerek Fransızcadan tercüme etmiş.

O sıralarda Türkiye’de anti komünizm, tevfikatlar ile zirve yapmıştı. Solun her türüne “korona virüsü” gözüyle bakılıyordu Celal Bayar/Adnan Menderes Türkiye’sinde.

Bizim 68 kuşağı bu kitapları okudu, ama “K” harfini komünizm yerine “kemalizm” olarak yorumladı! Sovyetlere de eleştirel bir gözle baktı ilk başta.

Sartre ve Beauvoir’den 1984’e ilham veren kitabın, Zamyatin’in “Biz” kitabından etkilendiğini okumuştum. Zamyatin Menşevik’ti. 1917 devriminin otoriterleşmesinin tehlikelerine erken bir dönemde işaret etti. 30’ların başında ülkeyi terk edebildi. Paris’te taksi şoförlüğü yaptı. İzak Babel, “ben Rus dilinin yazarıyım, ülkeyi terk edip de taksi şoförü mü olayım” dedi. 1. temizlikten kurtuldu ama 2. temizlikte artık onu kurtaracak kimse yoktu.

Gündüz Vassaf sağolsun bana “Biz”i buldu Boston’da. Tercüme ettirdim. Daha sonra yeni kurulan Ayrıntı yayınlarına verdim başka hazır tercümeler ile kurulurken destek amaçlı. Haklı da çıktım 5 baskı yaptı! Onu da yeniden okumanın zamanı…

Alan Yayınlarını kurduğumuzda Macar yazarı György Dalos’un ilk kitabı “1985” dikkatimi çekti, Alman arkadaşlarım sayesinde. O sıralarda Ankara’da Alman Filolojisinde okuyan Ender Ateşman çok iyi bir tercüme yaptı ve tam 1984 yılında yayımladım bir nazire olarak. György Dalos’un kitabında İngiltere’de işçi sınıfı Müslüman olmuştur. Ve Şimdi Londra’nın Müslüman bir belediye başkanı var. Ve paşaların linç ettirdiği Ali Kemal’in torununun oğlu İngiliz başbakanı yaşlıların kurtarılmasının öncelikleri arasında olmadığından söz edebiliyor.

György Dalos, 1968 yılında bizim gibi, “devlete karşı faaliyet gösterme” gerekçesi ile hapsedilmiş ve 19 yıl kitaplarını yayımlama olanağı olmamıştı. Zaten halen Almanya’da yaşıyor.

Ne yazık ki, hak ettiği ilgiyi görmedi Türkiye yayıncılığında. Hatıralarını, “Komünizm için, Komünizme Karşı ve Komünizm Olmadan” başlığı altında yayımladı. Mesela, Stalin döneminde Macaristan Yahudilerinin yaşamını alan “Sünnet” kitabı da çok hoştur. Bana İsaac Babel’den hapiste tercüme ettiğim, “Odesa Masalları”ndaki sünnet hikâyesini hatırlatmıştı.(*) Sovyet yönetimi, sünneti yasaklamıştı. “Gelecekten Misafir: Anna Akhmatova ve İsaiah Berlin” adlı kitabı da harikadır. Keşke çevrilse.


Nathan Altman’ın Akhmotova portresi

“Demokrat” gazetesinin kurumuna bizimle birlikte omuz veren Gülten ablanın (Akın) Mamak temerküz kampındaki açlık grevi dramını yansıtan “42 Gün”ü baskıya hazırlarken, Gülten Akın, Türkiye’nin Anna Akhmatova’sı diye düşünmüştüm.

Evet, Gülten Akın ve Anna Akhmatova’yı birlikte okumanın zamanı. (**)

(*) İzak Babel, Odesa Öyküleri, Belge Yayınları 2006.

(**) Gülten Akın, 42 Gün, Alan Y. 1983. YKY, Gülten Akın biyografisinde “42 Günü düzyazı olarak tanımlıyor! YKY, Gülten Akın’ın şiirlerini 3 cilt olarak yayımladı. İyi ki Azer Yaran var ve Adam Yayınları vardı. Anna Akhmatova’nın “Seçilmiş Şiirler”ini 1984 yılında yayımladılar. Azer Yaran’ın “Biliyorsun İnliyorum Tutsaklığımda”sını geçen yıl (2019) Edebi Şeyler Y. çıkarttı. “Ardından” Varlık Yayınlarından çıktı Mustafa Ziyalan’ın tercümesi ile. (2002) “Yaban Balı Özgürlük Kokar” Can Yayınlarından 2008 yılında çıktı. İyi Şeyler Yayıncılık, 1999 yılında “Şiirler” i Mazlum Beyhan tercümesi ile yayımladı. Yine onun tercümesi ile Gölge Yayınları “Uzanıp Öldü Hüzün”ü yayımladı. Can Yayınları “Yaban Balı Özgürlük Kokar”ı 2008 yılında Güneş Acar tercümesi ile yayımladı. “Son Buluşmanın Şarkısı” 2009 yılında Edebiyat Koop Y.’dan çıktı.

YAZARIN TÜM YAZILARI