Azınlık hakları ve hukuku, birinci dünya savaşı sonrasında çok uluslu imparatorluklardan yeni ulus devletlerin oluştuğu süreçte gündeme geldi. Milletler Cemiyeti bunun takipçisi oldu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra BM yapısı altında uluslararası sözleşmelere dönüştü.

Bugün yaşadığım İsveç’te yasal olarak tanınmış 5 azınlık grubu var: Yahudiler, Romanlar, Samiler, İsveç-Finlileri ve Meänkieli dili konuşan Tornadienler. Onların dilleri ve kültürleri yasama altında. Norveç ve Finlandiya’da da Sami, Roman ve Fin kökenli azınlıkların hakları koruma altında. Finlandiya’da ise Finlandiyalı İsveçlilerin.

Almanya’da ise hakları yasal koruma altında olan 4 ulusal azınlık var: Danlar, Frizler, Sorblar ve Roma/Sintiler.


İskandinav ülkelerinde ve Rusya’da azınlık haklarına sahip kendi deyişleri ile Saami/Sapmi halkının yayıldığı coğrafya.Bölge devletleri ise onları Laplar ve yaşadıkları yöreyi Laponya/Lapland olarak adlandırdı.

Danimarka’ya bağlı olan Faroe Adalarında ve Grönland’da Faroece ve Grönlandca resmi dil statüsünde, Danca “idari” dil olarak kullanılıyor. Peru’da Keçua ve Aymara yerli dilleri İspanyolca yanında resmi dil. Paraguay’da İspanyolca ve Guarini resmi dil.

Fransa ise azınlık hakları kavramını kabul etmeyen ülkelerden biridir… Buna ilişkin uluslararası sözleşmeleri de imzalamadı ve hayata geçirme konusunda oyalandı. Hatta Anayasa Mahkemesi, Korsika halkına dil ve kültür hakları tanıyan bir yasayı anayasaya aykırı buldu ve iptal etti. Azınlık dilleri yerine bölgesel diller kavramı Mitterand döneminde kabul edilmişse de, devlet bunların öğrenilmesinde bir sorumluluk üstlenmemiştir. Bunu özel kurumlara bırakmıştır. TC’nin yeni politikası bunu örnek almıştır diyebiliriz. Bu “bölgesel” dilleri ise, Oksidanca, Baskça, Bretonca,  Katalanca, Korsikaca, Franco-Provençal, Alsasça vd. olarak sıralayabiliriz.  

Kürt tabusunu deştiği için 17 yılını hapiste geçiren Türk akademisyen Dr. İsmail Beşikçi, Kürdistan’ı “devletlerarası koloni” olarak tanımladı. Latin Amerika kolonyalistleri yerli dillerini resmi dil olarak tanıdı, ama ama Kürtçe hala resmi dil değil!

Türkiye Cumhuriyeti, 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğunun, Avusturya- Macaristan gibi çökmesinden sonra bir ulus devlet olarak yükseldi, Arap ülkelerinin manda altında da olsa yükselmesi gibi. Yalnız Osmanlı ile Avusturya İmparatorluğu arasında önemli bir fark vardı:  Osmanlının resmi dili Türkçe iken, Avusturya Mac.  İmparatorluğu 14 dile resmi dil statüsü tanımıştı ve bunlardan biri de Türkçeydi.

Balkan ülkeleri ulusal kurtuluş mücadelesi sonrası ve nihai olarak Balkan Savaşları’ndan sonra şekillendi. 
Sonuç olarak, Osmanlı mirası üzerinde ulus devlet olmayı başaramayan Pontoslular, Ermeniler, Süryaniler ve Kürtler oldu. 

İsmet Paşa Lozan Anlaşması’nın imzacıları ile. http://www.circassiancenter.com/tr/cagdas-azinlik-haklari-ve-lozan/

Etnik arındırma, zorunlu göç ve soykırım ile yüz yüze kalarak tasfiye edildiler. Kürdistan ise İran, Türkiye, Suriye ve Irak arasında dört parçaya bölündüğü için bir ulus devlet oluşturma şansına sahip olmadı. Farklı zamanlarda Türk, Arap ve Fars milliyetçiliğinin kıyımlarına uğradı.

Bu arada Türk milliyetçiliğinin, Ermeni ve Süryanilere yönelik kıyımlarda kimi Kürt aşiretleri işbirliği yaptığı hatırlanmalı. Irak ve İran’da da Asurilere yönelik kıyımlarda da zaman zaman bazı Kürt aşiretlerinin kullanıldığı eklenebilir.

Bunun bedeli ise, Kürtlerin 100 yıldır, gerçek tam bir özgürlüğe kavuşamaması oldu. Türk milliyetçiliği dini kullanarak, komşu yerel halklar olan Ermeniler, Süryani/Asuriler ve Kürtler arasında birlikte özgürlük mücadelesi vermelerini engelledi. Dini asimilasyona ve kıyıma tabi tutulan Mezapotamya’nın en kadim toplumlarından Ezidilerin adı ise, 2014 yılında ISIS’in yükselişine kadar anılmadı bile.

100 yıldır Ermeniler, Süryani/Asuriler ve Pontoslular katledildiklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Kürtler ise 100 yıldır var olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Ezidiler, Kürt Aleviler, Türk Aleviler, Arap Alevi/Nusayriler ise, ayrı özgün bir inanç kimliğine sahip olduklarını.

Osmanlı İmparatorluğu sırasında ve sonrasında, Hıristiyan azınlıklar ve Kürtler yanında, dönem dönem kıyıma uğrayan en kalabalık diğer bir grup ise Aleviler. 

Türkçede Azınlık Haklarına ilişkin en kapsamlı akademik çalışma

Aleviler ve Kürtlerin “azınlık” kavramı altına sokulmasında zorlandığımızı da eklemek isterim. On milyonu aşan sayıları ile. Bugün Türkiye’deki Kürtlerin sayısının 20 milyonu aştığı tahmin ediliyor.

Alevilerin sayısının ise 10 milyonu aştığı belirtiliyor. Alevi toplumu ise Osmanlı toprağında çok erken, Rum ve Ermenilerden çok önce kırıma uğramış.

15. yüzyılda Aleviler Balkanlara zorunlu göçe tabi tutuldu. I Selim döneminde Alevi kıyımına ilişkin ilk fetva çıktı. Alevi toplumu sürekli bir ayrımcılığa tabi tutuldu. Arap/Kürt/Türk Alevi fark etmez! Şiddetle karşı karşıya kaldı ve bu cumhuriyet döneminde de devam etti: 1937-38 Dersim Alevi/Kürt kıyımı, 1968 Muğla-Ortaca Tahtacı kıyımı, 1968 Malatya kıyım girişimi, 1968 Hekimhan kıyım girişimi, 1971 Kırıkhan kıyımı, 1975 Hekimhan Şubat kıyımı, 1975 Akçadağ kıyım girişimi, 1978 Malatya ve Maraş kıyımları, 1980 Çorum kıyımı, 1993 Sivas kıyımı, 1995 Gazi Mahallesi kıyım girişimi.

Bütün kıyımlar sonucu büyük kentlere ve Türkiye dışına büyük bir Alevi göçü yaşandı. Hıristiyan azınlıklar gibi, Alevi toplumu da göçe zorlandı. RTE hükümeti Alevi toplumunun hala yaşadığı yerlere ve çevresine Suriyeli, Afganlı ve Kafkasyalı mültecileri yerleştirmektedir.

Türk ulus devleti, sosyolog Ziya Gökalp’in İslam (Sünni) /Türk sentezi görüşüne bağlı olarak kuruldu. Alevi toplum cumhuriyetin kuruluşundan itibaren dışlanırken Hıristiyan olmayan göçmen toplumların da dilsel ve kültürel hakları yok sayıldı ve hep birlikte bir eritme kazanına sokuldular. İster Balkan, ister Kafkasya ister Anadolu, Mezopotamya kökenli olsunlar.

Türkiye’de azınlık haklarını sözde güvence altına alan, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetini uluslararası düzeyde meşrulaştıran tek belge, Lozan Barış Antlaşmasıdır. Bu anlaşmanın 37-45. Maddesi azınlık haklarını güvence altına almaktadır. Yani TC, azınlık hakları konusunda daha 1924 yılında uluslararası topluma söz vermiştir. Ama 1945 sonrası BM ve Avrupa Konseyi bağlamında azınlık haklarına, kültürel haklarına ilişkin birçok sözleşmeye TC imza atmamıştır.

Ve Lozan’daki taahhütleri yerine getirmemiş, tam tersi uygulamalar yapmıştır. Bu konuda sadece TC’nin değil, uluslararası toplumun da sorumluluklarını yerine getirmediğini, kayıtsız kaldığını belirtmek durumundayız. 

Lozan anlaşması azınlık haklarını isim saymadan güvence altına alırken, Türkiye bu azınlıkları sadece Ermeni ve Rumlara ilişkin olarak sınırlandırmış, Yahudi toplumu üçüncü grup olarak kendini kabul ettirene kadar göbeği çatlamıştır. Süryani/Asurilerin adı bile anılmamış; Aleviler, Kürtler Müslüman/Türk kimliği altına sıkıştırılmıştır. Diğerlerini saymayalım.

Lozan isim saymadan bütün etnik ve dinsel azınlıklarının, toplumların haklarına saygı gösterileceğini kayda geçiyordu. (*)

Lozan Anlaşması, TC’nin yutturmaya çalıştığı gibi Yunan ve Türk devletleri arasında imzalanan bir anlaşma değil, Sevr Anlaşması’nın çöpe atılmasından sonra, 1. Dünya Savaşını sonlandıran uluslararası anlaşmadır. Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (Yugoslavya) temsilcileri tarafından imzalanmıştır. İmzalamayan tek ülke ABD’dir. Bu durum yeni kurulan TC’yi her zaman endişelendiren bir durum olmuştur.

TC, bunu Türk-Yunan anlaşması olarak pazarlamaktadır ama, bu dar alana ilişkin hükümlerini bile yerine getirmemiştir. İki ülke arasında Türk ve Yunan devleti yurttaşlarının kendisine sormadan, Müslüman-Hristiyan ayrımı temelinde nüfus mübadelesi yapılmıştır. Yunanca konuşan Müslümanlar “Türk”, Elence konuşan Müslümanlar “Elen” kabul edilmiştir.

Batı Trakya Türkleri ile İstanbul, İmvros (Gökçeada) ve Tenedos (Bozcaada) Rumlarının yerlerinde kalmaları karşılıklı olarak güvence altına alınmıştır, Türk ve Yunan ulus devletleri tarafından

Yunanistan’daki Batı Trakya Türkleri bugün hala varlığını sürdürürken, İstanbul’daki Rumların sayısı 3 bine, Gökçeada’dakiler 300’e, Bozcada’dakilerin sayısı ise 30’a.

1930’lu yıllarda Doğu Trakya’da Yahudilere yönelik pogromlar, onu izleyen, 1944 Varlık Vergisi, 1955 Eylül pogromu, Kıbrıs Savaşı sırasındaki şövenist saldırılar binlerce yıllık İstanbul Rum toplumunu sonlandırırken, özellikle AKP iktidarı sırasında yükselen antisemitizm ile Yahudi toplumunun sayısı bugün 15 bine inmiştir.

Ermeni toplumunun sayısı 50 bindir. TC’de nüfus sayımı da “ulusal güvenlik” meselesi haline getirilmiştir. Yurttaşların hangi dili konuştuğu, en son 67 yıl önce 1965 yılında sorulmuştur.

Neden sorulmadığı anlaşılıyor. Çünkü 1965’e kadarki bu resmi sayımda bile, nüfusun %50 çoğunluğunun Kürtçe ve Zazaca konuştuğu net bir Kürdistan haritası çıkmıştır. Bu resmi sayımlarda bile, Hakkari, Şırnak, Van, Iğdır, Diyarbakır; Muş, Ağrı, Siirt, Muş, Mardin, Tunceli, Bingöl’de onca kıyım ve baskılara, zorunlu ya da gönüllü göçe karşın bölgenin Kürt karakterini değiştirmeyi TC’nin başaramadığı ortaya çıkmıştır.

Zorunlu ve gönüllü göç nedeniyle HDP oyları Kürdistan dışında da artmış, 2015 Haziran seçimlerinde partinin 80 mebus çıkararak, Meclis’te Erdoğan’ın partisi AKP’nin mutlak çoğunluğu yitirmesine neden olmuştur.TC ise, buna karşılık eski kıyım, hapsetme, siyasal hakları gasp etme yoluna geri dönmüştür.

HDP bünyesi içinde Kürt siyasetçilerin siyasal bir soykırıma uğradığından bahsedebiliriz.

1992 yılında ilk çıkan Kürt günlük gazetesinde, niye başkent Ankara’da sokak isimleri, Brüksel’de Flamanca/Fransızca olduğu gibi Kürtçe/Türkçe iki dilli olmasın diye yazmıştım.

Kürtler çok ağır bedeller ödeyerek Kürt dilini yasaklayan cunta yasasını kaldırtmayı başardı, mahkemelerde artık Kürtçe savunmada yapılıyor. Ama Kürtler artık anadillerinde da olsun, savunmalarına gerek kalmasın istiyoruz.

Bugün TC hapishanelerinde 30 yılı dolduran siyasal tutsaklar var. Salt 20’li yaşlarında Kürt siyasal hareketine katıldıkları için müebbet hapse mahkûm kalmışlar artık hukuk dışı kabul edilen ve kaldırılan DGM’ler vermiş bu haksız, zalimce kararlar. Ama hükümleri hala geçerli.

Cezaevinde başarılı yazar kimliği kazanan 30 yıldır hapiste tutulanlara örnek olarak, Murat Çetinkaya (26 yıldır hapis), Edip Yalçınkaya (29 yıldır), Tonguç Ok (24 yıldır), poet İlhan Çomak (27 yıldır), Dilek Öz ( 27 yıldır), Nibel Genç 25 yıldır hapis. Başarılı yazar Murat Genç ise 21 yıl hapislikten sonra 2017 yılında hastaneye zamanında götürülmediği için öldü.

Türkiye Guinness Dünya Rekorları kitabında 30 yılı deviren siyasal tutuklular konusunda Çin Halk Cumhuriyeti ile yarışıyor.

Çin’in acımasız asimilasyon politikalarının benzeri TC’de uygulanıyor. Lozan Anlaşması ile üç azınlığın yani Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin anadil ve kültürel haklarını tanıdı ama, onları kullanacak yurttaş bırakmadı.

Bir de adları bile anılmayan diğer azınlıklar var: Arnavutlar, Boşnaklar, Kırım Tatarları, Çerkesler, Lazlar, Gürcüler, Pomaklar, Hemşinliler…

Bunların bir bölümü yerli halk konumunda, bir bölümü ise 150 yıllık savaşlar sarmalında gelen muhacirlerin çocukları. Yeni kurulan TC’nin ilk uygulamalarından biri örneğin Çerkes okullarını kapatmak olmuştu.

1971 yılında tutuklandığımda, Arnavut kültürü için çalışma başlatan bir mühendis ile birlikte kalmıştım Selimiye Kışlasında. Arnavut casusu olarak MIT tarafından suçlanmış, bu suçu kabul etmesi için ağır işkencelerden geçirilmişti. Suçlama ise “Yunanistan ve Türkiye’ye karşı faaliyet!” idi. Sonunda beraat etti ama, şanslıydı, zira ailesi dahi kimseye haber verilmediği için 2 yıl “kayıp” statüsünde idi.

Hepsine tanınan tek şans ise, “gönüllü asimilasyon” ve “Türk” olduğunu kabul etmek oldu. Belki ABD gibi coğrafi “Amerikalılık” kimliği pazarlansaydı, coğrafi deyim olarak “Anadoluluk” ortak kimliği, bu muhacirleri gönüllü eritmekte daha başarılı olurdu.

Sonuç olarak Türkiye gurur duyması gereken bir etnik kimlik ve kültür zenginliğine karşın, kuruluşundan beri bunu bir tehdit olarak kabul etmiştir.

Türkiye, Rus oblastı olan Kars ve Ardahan’ı 1921 Ankara Antlaşması ile ilhak etmiş, 1939 yılında ise, bir Suriye sancağı olan İskenderun’u ilhak etmiş, Hatay adını vermiştir. Bu ilhaklar nedeniyle etnik zenginliği daha da büyümüştür. Örneğin, Kars/Ardahan’da, Gürcü, Volga Almanı, Litvanyalı, Rus yuttaşlara sahip olmuştur. Antakya’da ise Nusayri denen Arap Alevileri, Rum/Arap Ortodoksları, Katolik Melkitler Türkiye’nin etnik zenginliğine duhul olmuştur. Erdoğan, bugün Suriye savaşının mülteci akınından yararlanarak Antakya’nın bu zenginliğini saf dışı etmeye çalışmaktadır.

Türk-İslam sentezi ideoloji bugün ifadesini RTE/Devlet Bahçeli bloğunda bulmaktadır. Bir çeşit pan-islamizm ve pan-türkizm koalisyonudur bu. Bu blok, bölgesel bir tehdit oluşturmaktadır. TC’nin Azerbaycan’daki Aliyev klanı ile kurduğu ittifakın Ermenistan ve kendi kaderini tayin hakkını kullanmış olan Nagorna Karabagh’a/Arstagh’a yönelik saldırısı bu tehdidin ciddi boyutlarını yansıtmaktadır. 


 

(*) 8-11 Kasım 2011 tarihinde Arjantin’de Rosario Ulusal Üniversitesi’nde düzenlenen “La Democracia en tiempos de desconfianza e incertidumbreglobal” / Bir Güvenliksizlik ve Belirsizlik Döneminde Demokrasi” Konferansına sunulan tebliğ.