Anayasa önerisine Diyarbakır'dan bir bakış

Güçlendirilmiş parlâmenter sisteme geçiş amacıyla, altı siyâsî partinin hazırlamakta olduğu anayasa değişikliği önerisi dün yapılan bir toplantı ile kamuoyuna tanıtıldı.

Her ne kadar “Türkiye için yeni bir başlangıç” ve “ikinci yüzyılında Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandırmak” gibi ifâdelerle takdim edilse de, bu bir anayasa değişikliği önerisi. Yeni bir anayasa düzeni öngörmeyen bir değişiklik önerisinin bu terimlerle sunulması, aslında Türkiye’de eskiden beri sürekli olarak dile getirilmekte olan, “yeni, demokratik anayasa” ihtiyacının hâlâ güncelliğini koruduğunun gündelik dile basitçe yansıması olarak yorumlanabilir. Son zamanlarda, çeşitli medya plâtformlarında sık sık dile getirilen, Türkiye’de bir yeniden inşâ, bu anlamda bir yeni başlangıç gerektiği ifâdelerinin de bu sunuş diline etki yaptığını söyleyebiliriz.

Yanlış teşhis, yanlış terminoloji

Bununla birlikte, bu önerilerden edindiğim ilk izlenim, daha önce açıklanmış olan güçlendirilmiş parlâmenter sistem önerisinin ana hatları belgesinde de gözlemlediğim hususun bir te’yidinden ibâret. Altı siyâsî partinin bu çalışması Türkiye’deki sorunların temel sebebi olarak bugünkü “başkancı sistem”i görüyorlar, bu sistem değişirse sorunların da çözüm yoluna gireceğini kabûl ediyorlar. Kendi payıma ben bu teşhisin çok yanlış olduğunu düşünmekteyim.

Önce bir ara not düşeyim: Anayasal sistemler arasında “cumurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem olmadığı, bu adlandırmanın siyâsetçiler tarafından uydurulduğu, akademik olarak böyle bir terimi kullanmanın doğru olmayacağını düşündüğümden, bu terimi kullanmaktan özenle kaçınmak gerektiği kanısındayım. Buna “başkancı sistem” veya “hiper-başkanlık sistemi” gibi adlar verilebilir, benim tercihim daha çok “başkancı sistem” teriminden yana.

Başkancı sistem, Cumhuriyet’in ilânından önceye giden târihi süreçte Türkiye’nin sâhip olduğu parlâmentonun üstünlüğüne dayalı siyâsî geleneğin tümüyle dışında bir sistem. Bu açıdan sorunlu olduğu açık. Yine bu sistem, Türkiye’de zâten çok kusurlu olarak kurulmuş olan yargı bağımsızlığını neredeyse bütünüyle tahrip etmiş, bu yönüyle hukuk devletini tahammül edilmez derecede aşındırarak vahim temel hak ve özgürlük ihlâllerine yol açmıştır. Bunlar da doğru. Ancak, cevaplandırılması gereken teme soru, 1990’ların başından îtibâren, otoriter bir öze sâhip bulunan 1982 Anayasası’nı demokratikleştirmek, hattâ bunun yerine tümüyle yeni, demokratik ve yurttaşlar tarafından katılımcı bir süreçle yapılmış bir yeni anayasa arayışını gündemin en üst sıralarına taşımış bulunan Türkiye toplumunda, neden böyle bir otoriter sisteme mâruz kalındığıdır.

Bu soruya cevap vermeye çalıştığımızda görülecektir ki, başkancı sistem sorunların temel sebebi değil, temel ve çözülemeyen sorunların yarattığı bir sonuçtur. Dolayısıyla, sorunun kendisi değil de sorunların çözülemeyeşinin sonucu olan sistemi değiştirmek sûretiyle sorunların da çözüleceğini düşünmek yanlıştır.

Doğru teşhis nedir?

O halde, şu soruyu cevaplandırmalıyız: Bugün, “güçlendirilmiş parlâmenter sistem”e geçişle ortadan kaldırılması düşünülen başkancı sistem, hangi sorunların çözümsüzlüğünden kaynaklanan bir sonuçtur?

Genel olarak, Türkiye’nin de içinde yer aldığı küresel konjonktür, ilk akla gelen birinci sebeb olarak vurgulanmalıdır. Bu konjonktürün adı, krizi ve krizin ürettiği “istisnâ hâli”ni bir yönetim paradigması hâline getirmiş olan “neoliberal kapitalizm”in hâkimiyeti olarak ifâde edilirse yanlış olmaz. Küresel yaygınlık kazanan neoliberalizm, serbest piyasa-demokrasi özdeşliğini ortaya attığı elli yıl öncesinden farklı olarak bugün, toplumların târihî koşullarına göre değişen ölçülerde, otoriter yapıları teşvik eden, bunun için de hukukun üstünlüğü mekanizmalarını aşındıran veyâ bütünüyle tasfiye etmeye yönelen sonuçlar üretmektedir. Bunun pek çok toplumdaki ifâdesi, genel olarak “popülizm” ve “otoriterlik” kavramlarının birlikte kullanıldığı siyâsî rejimlerin ortaya çıkmasıdır.

Bununla birlikte, biraz daha toplumsal çelişkilere duyarlı analistler, olguyu faşizmin özel bir varyantı olarak görmektedirler. Bu varyantın tipik özelliği, faşizme özgü ırkçılık, yabancı düşmanlığı, kadın düşmanlığı, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelik karşıtlığı, gerçek ulus ile ulusun düşmanları arasındaki bir çatışma olarak siyâset, bu siyâsetin gereği olarak güçlü liderlik ve savaşçı bir iklim gibi unsurları muhafaza etmesi ama, bunun yanında iktidarın seçimle belirlenmesini kabûl etmesidir.

Küresel konjonktürün bu post-faşist varyant altındaki durumuna ek olarak, Türkiye özelinde bu varyantın en etkili unsuru olarak Kürt sorununun çözümsüzlüğe hapsedilmiş olmasını görmek gerekmektedir. Bir diğer deyişle, bugün otoriterliğinden yakınılan başkancı sistem, küresel post-faşizmin bir yansıması olduğu kadar, Kürt sorununun demokratik ilkeler doğrultusunda barışçı çözümünün imkânsızlaştırılması ile de doğrudan bağlantılıdır. Türkiye’nin başkancı sisteme geçiş sürecinin ilk evresi, Kürt sorunun demokratik barışçı çözümü sürecinin sona erdirilmesidir. Bugünlerde sözü edilen “Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandırmak” ifâdesi, dönemin Başbakan’ı, bugünkü Cumhurbaşkanı tarafından yırtılıp atılan Dolmabahçe Mutabakatı’nın son maddesine tıpatıp uymaktadır. Buna göre, Kürt sorununun çözümü, Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandıracak bir yeni anayasa ile mümkündü, hâlâ de öyledir.

Ülke içinde Kürt sorununu demokratik bir barış ortamı ile çözmeyi reddedenler, ülke dışında cereyan eden gelişmelerin Irak’tan sonra Suriye’de de Kürt varlığının siyâsî ve hukukî bir statüye kavuşmasından duydukları büyük endişeyle hareket etmişler ve bugün de güçlenerek devam etmekte olan savaş iklimini beslemişlerdir. Başkancı rejim, bu yönüyle, Kürt sorununun ülke içi ve uluslararası dinamiklerinin ürettiği bir sonuçtur.

Diyarbakır’dan bakınca

Geçtiğimiz Cuma-Cumartesi, Türk Tabipleri Birliği ile Diyarbakır Tabip Odası’nın ev sâhipliğinde, “İlhan Diken Mezopotamya Halk Sağlığı Günleri”nin ikincisi gerçekleştirildi. Konu, “Şiddetin Toplumsal Kökeni ve Sağlıkta Şiddet” idi. Burada bu zengin konferansı özetlemeye kalkmayacağım ama bir iki noktayı belirteyim. İlk gün, şiddetin toplumsal kökeni bağlamında, sosyopsikolojik faktörlerden devlet-toplum ilişkisine, bu arada devletin hukuk devleti olma niteliğinden uzaklaşması ile şiddetin yaygınlaşması arasındaki ilişkilere kadar pek çok alt konu ele alındı. İkinci gün oturumlarında ise, sağlıkta şiddetin nasıl deneyimlendiği üzerinde duruldu, özellikle sağlık emekçilerinin katledilmelerine kadar varan trajik olayların hangi etkenlerin belirleyiciliği altında yaşandığı üzerine vurucu çözümlemeler dikkat çekiciydi.

Bu bağlamda dile getirilen çok önemli bir sorun ise, “anadilinde sağlık hizmeti” olarak bildiğimiz ve Türk Tabipleri Birliği’nin uzun onyıllardır tâkipçisi olduğu bir taleple karşımıza çıkmaktaydı. Sağlık hizmeti alanlarla bu hizmeti veren hekimler ve diğer sağlık emekçileri arasında, özellikle de hekim ile hastası arasında düzgün bir diyalog, bireysel beden ve ruh sağlığının ön koşuludur. Bunu, aklı başında bir insanın reddetmesine imkân yoktur. Buna karşılık, Türkiye’de Türkçe dışındaki anadilleri, bu arada tabiî en yaygın olan Kürtçe üzerindeki kısıtlamalar, bu koşulun gerçekleşmesine imkân vermemektedir. Konu, bir diğer yanıyla ve doğrudan Anayasa’daki “anadilinde eğitim yasağı” ile de bağlantılıdır.

Dikkat edilecek olursa, “anadilinde sağlık hizmeti” talebi ile ülkenin anayasa düzeni ve bu düzen içinde kurulan devlet-toplum ilişkinin düzgün, hukuka saygılı, demokratik bir ilişki olarak te’sis edilmiş olması birbirinden ayrılmayacak ölçüde içiçe geçmiş durumdadır. Bilmeliyiz ki, farklı anadilleri üzerindeki yasaklar ve baskılar da bir şiddet türüdür. Şiddet, sâdece fizikî zor kullanma veyâ fizikî zor kullanma tehdidi olarak karşımıza çıkmak. Bir insanın anadili üzerinde kurulan baskı ve yasaklamalar da şiddettir ve diğer fizikî zor kullanma veya tendit gibi şiddet türlerinden çok daha sinsi ve yaygındır çünkü, bilinçsizce hareket edildiğinde burada bir şiddetin vâr olduğu gerçeği görünmez.

Diyarbakır’da, hekimlik mesleğinin gereklerini yerine getirdiği için devletin haksız şiddetine mâruz kalmış ve genç yaşında vefat etmiş olan Dr. İlhan Diken’in saygın anısını yaşatan Mezopotamya Halk Sağlığı Günleri’nden bir ses, Türkiye’nin bugün -ne tesâdüf! Türk tabipleri Birliği’ni de hedefe koyarak-yaygınlaştırılmak istenen savaşçı ortamında, demokratik bir toplum olmanın önündeki engelleri duyurmaya çalıştı.

Bu sesin “anadilinde sağlık hizmeti talebi” olarak yankılanışında, “insan haysiyeti”ne uygun bir kamu hizmeti talebini duymamak mümkün müdür? Değilse, buradan, “güçlendirilmiş parlâmenter sistem” üzerine çalışanlara seslenmek isterim: İşittik ki, önerdiğiniz anayasa değişikliklerinde, “insan onuru” temel hak ve özgürlüklerin vazgeçilmez temelini oluşturacakmış. Acaba, insan haysiyetinin olmazsa olmazı olan anadili farklılıklarını bir yasak ve baskı konusu olarak gören câri devlet düzenini de değiştirmek istemez misiniz?


Levent Köker, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu (1980). Yine Ankara'da, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyaset Bilimi doktorası yaptı (1987). Gazi Üniversitesi'nde, Siyasal Teoriler doçenti (1990) ve Genel Kamu Hukuku profesörü (1996) oldu. ODTÜ, Bilkent, Atılım ve Yakın Doğu üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. 1997'de Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin Kurucu Dekanlığını üstlendi. Oxford , Princeton, New School for Social Research ve Northwestern (2017-18) üniversitelerinde konuk araştırmacı olarak çalıştı. Barış İçin Akademisyenler'le birlikte "Bu Suça Ortak Olmayacağız" beyanında bulunduğu için, Yakın Doğu Üniversitesi'ndeki görevinden uzaklaştırıldı (2016). Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İki Farklı Siyaset, Demokrasi, Eleştiri ve Türkiye adlı kitapların yazarıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar