Süreyya Karacabey

Süreyya Karacabey

Cesaret bir parça cesaret!

Yeninin inşası için yıkım şarttır. Kişisel düzlemde de değişim ağrılı gerçekleşir, toplumsal düzlemde de. Bir yerden bir yere geçiş için birbirimize ihtiyacımız vardır, eleştiriye, kimi zaman da sert bir kendine getirme jestine.

“Işık, bir parça ışık” dediği söylenir Goethe'nin ölmeden önce, ben ölmek üzere olsaydım ve yine bir seçim arefesinde olsaydık, “cesaret, bir parça cesaret lütfen” derdim. Ortaya derdim, zihninde başka bir hayat modeli olduğunu kapalı odalarda söyleyip, meydana çıkınca “ey aziz milletim” diye bağıran siyasetçilere derdim. Siz ortalamanın ortalamasında ısrar ettikçe, hiçbir şey değişmeyecek derdim.

Taştan bir blok halini almış bu düşünce biçimi, ülke halkını önceden tarif edilmiş bir yere çiviliyor ve milim hareket etmeden hep aynı hedef kitleye sesleniyor. Bunu yaparken ilk kaygısı hedef kitlenin maneviyatını incitmemek, ezberlerini doğru kabul ederek onun suyuna gitmek. İyi de bu halkı bu olma biçimine ikna eden Tanrı değil ki, yüzyıldır uğraşılarak verilen biçim bu.

Yanlış anlıyorsam düzeltin, ilkin bir yığın alınıyor, ona bir şekil vermek için din, millet, muhtelif kutsallıklar bolca kullanılıp, eleştirel düşünce ise eser miktarda uzaktan azcık gösteriliyor. Biçim vermek için kullanılan malzemeler birbirine iyice geçsin ve hiç sızıntı yapmasın diye çekiçle, bazı durumlarda daha büyük aletlerle sayısız dövülüyor. Bu arada her çeşit ideolojik aygıtlarla sen ırkçısın, yabancı sevmezsin, senin dinin biricik, diğerleri cehennemlik, toprak kanla sulanır, ağaca ihtiyaç yok diye diye ortaya çıkarılan kitle, sanki bozkırda kendiliğinden yetişmiş gibi, sanki bir değişmezlik duasının içinde kalmış gibi, gelen giden alttan alarak bir siyaset yürütüyor.

İşin ilginci bu olma biçiminin değişmesi gerektiğini düşünenler bile, söz konusu kitlenin hassasiyetleri karşısında sessizce duruyor. Meselemiz onlarla zaten, ötekiler, zaten halk istedikleri gibi olmasa iki gün bir yeri yönetemezler. Halkla kurdukları bu iletişim biçimini hiç değiştirmeden, bu efendileri sözgelimi Finlandiya'ya yollayın, ne olacağını kendileri görsünler. Dolayısıyla mesele yöneticileri değiştirmek değil, bu biçimde yönetilmeye ikna edilmiş insanların değişimine katkıda bulunmak.

Siyasetçi değilim, bu yüzden örneğimi tiyatrodan vereyim. Oyuncu ile seyirci arasındaki ilişkinin diyalektiğinden. Burada teatral edim, seyirciyi ne kadar ciddiye alırsa ve onu daha rafine biçimlerle , derinlikli düşüncelerle karşılaştırırsa, seyirci de benzer biçimde derinleşir ve incelir. Bu tür bir tiyatro yaşantısına uzun süre tanık olduğunda, artık seyircinin beğenisi yükselmiş, önüne getirilen her şeyi alkışlamaktan uzaklaşmış, eleştirel bir bakışla izlediklerini değerlendirir hale gelmiştir. Sahne derinleştikçe seyirci de derinleşir ve karşılıklı olarak birbirini etkileyenlerin oluşturduğu bir mekanizma kurulmuş olur. Bu noktaya gelebilmek için sahne, seyircinin önyargılarına, kalıplaşmış algısına, fobilerine, düşmanlıklarına, zayıflıklarına, cinsiyetçiliğine vb saldırmak zorundadır, evet hem de cepheden. Sonra bir yerde buluşabilmeleri için saygısız ve aşağılayıcı olmayan saldırıyı gerçekleştirmek zorundadır, yeninin inşası için yıkım şarttır. Kişisel düzlemde de değişim ağrılı gerçekleşir, toplumsal düzlemde de. Bir yerden bir yere geçiş için birbirimize ihtiyacımız vardır, eleştiriye, kimi zaman da sert bir kendine getirme jestine.

Her şey öğrenilir, sadece oyunculuk değil seyircilik de öğrenilir. Annelik babalık, sevgililik hepsi öğrenilir. Bu durumda yurttaşlık da öğrenilir.

Ortada mikro düzlemler hariç- makro düzeyde, ciddiye alınabilecek maneviyat bırakılmayan bu ülkede sizinki neyin hassasiyetidir. Ya da başka bir deyişle atfedilen kutsallıkların yarattığı deformasyonun doğrudan teşhiri ve yarattığı yıkıcı sonuçlar hakkında eleştirel bir hamleye acil ihtiyaç vardır.

Her şey öğrenilir, daha önce öğretilmiş şeylerin sağlam bir materyalden yapılmadığı da öğrenilir, içinde herkesin rahat nefes alabileceği bir ülke için sağcılığın kader olmadığı da öğrenilir.

Her şey öğrenilir, asıl kutsallığın insanın ülkesinde adil, eşit ve özgür biçimde yaşaması demek olduğu da öğrenilir. Yurttaşlığın temel ilkesinin sadece kendi çıkarı ve hassasiyetleri için değil, başkasının varolma hakkı için de mücadele etmek olduğu da öğrenilebilir.

Bir toprak parçasına tesadüfen doğmuşluğumuzun bize verdiği yükümlülüğün orası için ölmek ve öldürmek değil, hep birlikte huzurla yaşamak ve yaşatmak olduğu da öğrenilebilir.

Her şey öğrenilir, eğer cesaret edilmezse, topluluğun içine kapana kapana kararmış siyasi benliği tam ortasından delinmezse hiçbir şey değişmeyecektir, bu da öğrenilebilir.

Kimse sizin milletiniz ya da yurttaşınız olmasın, sahiplikten vazgeçin önce, kendini padişah sanan siyasileri eşit yurttaşlık düzeyine getirebilmek de öğrenilebilir. Sorumluluğun yetkiden daha önemli olduğunu kavramaları için başa dönelim. Belki yurttaş olamayan yurttaşlar da bezmiştir bu halde yaşamaktan, sürekli iki seçeneği varmış gibi, sürekli kırk katır mı kırk satır mı sorusuyla sınanmaktan bunalmıştır belki. Ezberinizi boca etmeyin üstümüz oldu mu sevgili muhalif siyasiler, önce kötüye kötü diyerek başlamak gerekiyor, kötünün hoşuna gitmese de, yurttaşın hoşuna gitmese de, kimsenin hoşuna gitmese de. Her şey öğrenilebilir, ama bir yerden başlamak koşuluyla.

EPİLOG

Kendini gerçekleştirmiş bir özne özgür bir toplum için zorunluluktur, bir fazla değil, paradoks, içine gömüldüğümüz ve bizi üreten, belirleyen sisteme itiraz etmeyi içselleştirme noktasında başlar. Sonucu olduğumuz şeye itiraz edebilme farkındalığı; ama bu başarıldığında alınıp satılamayan, hiçbir ihtiyacını değerlerinin önüne koymayan dolayısıyla ne hayatla ne baskıyla korkutulamayan insanlar çoğalacaktır, onlarla da bir yolu düzgünce yürümek mümkün olacaktır.öncelik diye bir şey yok yani, mücadele kendini yıkmanın ve yeniden inşa etmenin tam kalbindedir.

Size Ionesco'nun bir sözünü hediye ediyorum, bir de dallarına kar yağmış bahçedeki çam ağacını.

“Bir çember tasavvur et, arkasına vur, fasit dönsün.”


Süreyya Karacabey: Adana'da doğdu. 1992'de Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve doktorasını aynı bölümde yaptı. Dramatik Yazarlık, Epik Tiyatro, Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ortaçağ Tiyatrosu, Radyo Oyunu Yazarlığı derslerini yürüttü. 2010 yılında doçent ünvanını aldı.2017 yılına kadar çalıştığı bölümden 6 Ocak 2017 KHK'sıyla atıldı. Modern Sonrası Tiyatro ve Heiner Müller, Brecht'ten Sonra ve Gündelik Hayata Direnmek kitapları ve çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar