Süreyya Karacabey

Süreyya Karacabey

Meclis yine açıldı

Meclis yine açıldı, biz yeni bir tiyatro sezonunun açılışını selamlarken gürültülü biçimde araya girdi ve bütün haber kanallarında baş köşeye oturdu; meclise giden yollara yakın oturanlar hareket etmelerini imkansızlaştıran bir trafiğin ortasında anladılar neyin açıldığını. Tiyatrocuların yeni sezonu kutlayacak hali zaten yoktu da yine de meclisin bu kadar rol çalması sinir bozucuydu. Yeni yasama yılı diyorlardı; yeni tek bir şey yoktu. Aynı milletvekilleri, aynı başkan, aynı kişilerin vurgularını bile ezberlediğimiz konuşmaları. Gerçekten çok sıkıcıydı. Yeni bir anayasa -eğer yapılırsa can sıkmaya karşı bir yaptırım konulmasını pek çok maddeden daha çok önemsemeliyiz.

Tiyatronun yeni sezonuna gösterilen ölümcül kayıtsızlıkla, bu sıkıcı personaların ne etik ne estetik bir boyut taşıyan "söz cesetleri"ne duyulan aşırı ilgi arasında muhakkak bir bağlantı olmalıydı; çünkü bir tiyatro seyircisi kurmacayı gerçeklikten, sahteyi sahicilikten ayırabildiği gibi, ironinin ölümcül hamlesinden edindiği beğeniyle, bu kendilerini gerçekten yönetici sanan yöneticilerin eleştirel mesafeyi tanımayan özdeşliklerine asla katlanamazdı. İyi bir tiyatro seyircisi, insan türünün başkalaşımları ve zekası hakkında yeterince örneklere sahip olduğu için, arkaik bir korkunun çeşitli biçimlerle korunduğu rejimlerin kolektif bir "esneme" jestiyle aşınabileceği bilgisini de çoktan edinmiştir. Kendini fazla ciddiye almanın gülünçlüğünü, tesadüfen bir zamanda ve mekanda doğmaktan çıkarılan aşırı sonuçların eğretiliğini, dünyanın sonunu getiren korkunç adamların sürekli başkalarını suçlayarak varolabildiklerini, kişisel çıkarlar envanterinin hep bayraklar üzerine yazıldığını, aldanışın yüzlerce yıldır nasıl örgütlendiğini ve her "biz" çığlığından iyi bir kolektif üretilmediğini oyun metinlerinden öğrenmiştir. Okuduğu metinler, izlediği oyunlar ona defalarca esaslı bir çatışmayla yapay çatışma arasındaki farkı göstermiş, ama her şeyden önemlisi bu akıp giden zamanda herkesin ömrünün biricik olduğunu ve ömürleri sürekli bir ucundan kemiren ve çürüten siyasetlerin geride bıraktığı yıkımları çok içeriden öğretmiştir.

İyi tiyatro seyircilerinin çoğaldığı bir ortamda-yani neye ne kadar değer vereceğini, neleri ciddiye alacağını, anlamın bulunacak değil de inşa edilebilecek bir şey olduğunu bilen yurttaşların sayısı da çoğalacak ve dünya aniden değişmese bile, değişim arzusu yükselecek ve belki de şimdi bize değişmeyecek gibi görünen pek çok şey bir karahindibanın tüysü yaprakları gibi havaya savrulacaktır. "Belki" kurgunun ecesidir ve imkan, gerçekliğimizin kurucu ilkesidir. Bunu bilenler çoğaldığında der bir oyun, varoluşumuz sahip çıkmamız gereken bir anlama kavuşacaktır, şimdi üzerinden tomalarıyla geçtikleri bedenlerimiz, yerlerde sürüklenen cesetlerimiz, beden-oluşun kırılganlığına/incinebilirliğine daha fazla çarptıkça şenlikli bir eylem alanına dönüşecektir. Bir zamanlar birilerinin kurduğu düşleri bilir tiyatro seyircisi, iyi başlangıçları, ümitli anları, onurlu bir inadı, bir doğru için yılmadan savaşanları ve zalimin evinin bir boşluk olduğunu çok iyi bilir. Estetik adaletin oyunun sonunda vuku bulacağını, işlenen bütün gizli suçların etrafa saçılacağını bilir.

Meclis yine açıldı, evrensel bir cumhuriyet düşü kuran eski kardeşlerimiz, bize komünarların şarkısını bırakmışken ve biz tiyatro seyircileri, bütün kuşatmaları, savaşları, direnişleri çok iyi öğrenmişken, önümüze koydukları bu yarım, örselenmiş, yerel bir kapanmanın boğucu formuna dönüşmüş bir rejimin hiçbir ikna ediciliği kalmayan -üstelik eğlendirmeyen- söz-buyruklarını dinlememiz bekleniyor. Arkalarında araç ordusu olmadan, tek başına seyahat bile edemeyen adamlar bize yürümek ve yol hakkında hikayeler anlatıyorlar. Bütün bu anlatılanların ne kadar önemli olduğunun altını çizmek için yığınlarca başka disiplinlerden insanlar-akademisyenler, bilim insanları, gazeteciler- anlatılanları tekrarlıyorlar. Bir koro, tekillikleri ıskalayıp, bütünlük adı altında gri taşlar örüyor hayatla aramıza. Bir koro, Antigone'ninkinden bile geri, kahramanını bile uyarmıyor, sadece söyleneni tekrarlayıp her şeyi bir yankıya çeviriyor. Üstelik müzik bilgisi de yok, tek bir notayla senfoni besteliyor, dinlemek istemeyeni de salonun dışına atıyor. Bir koro, hayat diye önümüze kendi korkak, derinlik yoksunu, şefkatten uzak karton figürlerinin örgütlediği bir felaketi koyuyor. Arkanızı döndüğünüzde varlıkları yokluğa dönüşecek olanlar, bir arkanın olmadığına ikna etmek için geçmişin hatıralarını saklayan bütün mekanları yola, bir yok-yere çeviriyorlar, kurgusal zekanın en incelikli formlarına aşina seyircilerin dönüp bakmayacağı bir uzun eşek oyununu süsleyip püsleyip önümüze koyuyorlar.

Tiyatronun yeni hayal yılı başladı, betonlara karşı ağaçların direnişi, uzaydaki millet bahçelerine karşı şenlikli bir ormanda görülen ortak düş, kalıcılık iddiasına karşı her şeyin başkalaştığı bir döngünün çevirdiği su değirmenlerinin şarkısı, hepimize yeniden tutkuyla bir şeyi istemenin ne olduğunu hatırlatacak sözlerin zamanı başladı. Bu sinik zamanların kayıtsızlaştırdığı ruhlardan sıyrılmanın büyülü anların zamanı. Seyretmekten vazgeçmek için öğrenmeliyiz seyretmeyi. Gelsenize.

Önceki ve Sonraki Yazılar