Ali Duran Topuz

Ali Duran Topuz

Ötanazi tasarısı: Çöpçü Mehmet mi olacağız, Zehirci mi?

Sait Faik’in 'Fındık' öyküsünün üç kahramanı var: Köpek Fındık, Fındık’ı öldürme emri alan kravatlı Zehirci, işsizlik pahasına cellatlığı reddeden yoksul Çöpçü Mehmet. Köpek kıyımına ilişkin kanun herkesi 'zehirci' yapmayı hedefliyor.

İktidar niye kedi köpeğe taktı? Gerçek sebebi bilmek zor, farklı gördüğü yaşam biçimlerine müdahaleyi artırarak destekçilerini motive edecek bir mesele bulmak, muhalefet belediyelerini zora sokmak, yokluk-yoksulluk meselelerinin tartışılmasını önlemek gibi sebepler sıralanıyor, muhtemelen bunların hepsi birden geçerli sebepler. Yine de insanın aklına tam oturmuyor.

Bu yazıda sebepler araştırmasına girmeyeceğim, onun yerine İstanbul’un büyük yazarı Sait Faik’e başvurarak insan-köpek, şehir-köpek, ekoloji-köpek bağları hakkında kelam etmeye çalışacağım, tabii 2. Mahmut döneminde başlayan “köpekten kurtulma” girişimlerinin politik, ekolojik, kentsel ve yaşamsal anlamlarına ilişkin ipuçlarını ele almaya gayret ederek.

HAYVAN KENTİ İSTANBUL

İstanbul bir kedi köpek şehridir. İstanbul halkının kedi sevdası dilleri destandır, köpek sevgisi de ondan aşağı kalmaz. Bir de kuşlar var, “kuşevleri” mimari/estetik zirvelerdir. İstanbul’un çarşı-pazar, sokak, cadde ve meydanlardaki günlük hayatında kedi-köpek varlığı ile insan varlığı daima iç içedir, çok uzun zamandır üstelik. Kente 18’inci yüzyıldan başlayarak gelen gezginler içinde eli kalem tutanların hemen dikkatini çeken bir iç içeliktir bu.

Sait Faik için şehir (ki İstanbul demektir bu) balık, kuşlar/martı ve köpekle iç içedir. Balıkçılarla arası iyidir ustanın ama kuşbazları hiç sevmez, köpek sevmeyeni hiç mi hiç sevmez; Köy Hocası İle Sığırtmaç öyküsünden: “Bazı hasta ve sıtmalı köpeklerin mektep kapısına sığındıklarını görüyordum. Sabahları çocuklarım onları seviyorlardı. Muhtarın oğlu bu hasta köpeklere düşman olduğu günden beri bütün zekâsı ve temizliğine rağmen gözümden düştü.”

Sait Faik’in köpek sevgisi kişisel bir duygu değildir, kente ve kentin gömülü olduğu ekolojik evrene kayıtlı, kronotopik bir sevgidir, İstanbullu olmanın, İstanbul yazarı olmanın sevgisidir; Beyaz Altın öyküsünden:

“İstanbul bir alemdi. Burada aç köpekler insanlaşmıştı.”

Gerçekten de birlikte yaşama insanın da hayvanın da dönüşmesini, birbirine yaklaşmasını sağlar, İstanbul köpekleri “insanlaşmış”tır, trafik lambalarını kullanmayı bilecek kadar.

Köpeğin ölüsüne bile şefkatlidir Sait Faik, Söylendim Durdum’dan:

“Köpek Ieşi gibi uyuyor şehir: Yok, değil, öyle değil… Köpek leşi, kokusu yönünden iğrenç yoksa ölmüş bir köpekte kırılmış bir çocuk oyuncağının hüznünden başka, tatsız ne vardır?”

Leşin kokusunun iticiliğinin örtüsü altında ölen bir cana sevginin hüznü belli eder kendisini.

AHALİNİN SEVGİSİ, YÖNETİMLERİN KIYICILIĞI

İstanbulluların günlük hayatın içindeki ortalama insanından büyük yazarına kadar köpek sevgisi ne kadar büyükse kenti yönetenlerin köpek düşmanlığı da o kadar büyüktür. Özellikle “Batılılaşma” denilen siyasal serüvenin başlangıç zamanlarından bugüne kadar “köpek nüfusunu denetleme” teraneleri eşliğinde birçok kıyım yapılmıştır, İkinci Mahmut bu tarihin başlatıcı isimlerinden biridir, yani hem “Batılılaşma” serüveninin hem köpek öldürme gayretinin.

Batı Avrupalı kapitalist yöneticilerin (hem insan hem hayvan için) popülasyon denetim takıntısı ve tıbbi argümanlarla süslenen burjuva kent tahayyülü iktibas edilince iş gaddar kırımlara kadar vardı. İkinci Mahmut’un “köpekleri Marmara adalarına sürme” uygulaması, yirminci yüzyılın başında iki defa daha (1910 Suphi Bey ve 1912 Cemil Topuzlu belediye başkanlıklarında) görüldü, tabii ikisinde de İstanbulluların protestoları, bedduaları eksik olmadı.

SAİT FAİK’TEN BİR ZEHİRLEME HİKAYESİ

İdarecilerin köpek öldürme gayretkeşliği, Sait Faik’in “Fındık” öyküsünün konusudur. Fındık, köyün sevimli çirkin köpeğidir: “Büyük, kalın kuyruğunu oynatarak, kahverengi gözlerini kırparcasına yanınıza yaklaştığı zaman ka­fasını okşamazsanız şayanı hayret bir adamsınız, demektir. Bu kadar sevilmek ihtiyacıyla kendine yaklaşan bir hayvanı reddedebilmek için, insanın ömründe hiç aşık olmaması, hiç sıkıntı çekme­mesi, hiç kalp yumuşaklığı nedir bilmemesi lazım gelir.”

Heyhat, bir mikrop (kuduz) yayıldığı lafı yayılır ve “O zaman şehir baştanbaşa köpek it­lafı işiyle uğraşır. Halk köpekleri saklar. Beledi­ye köpek başına bir buçuk papel verir. Birtakım köpek öldürücüler yollara düşerler.”

KİM ÖLÜMDEN KİM YAŞAMDAN YANA?

Hikayenin geçtiği köydeki köpek öldürücünün adı “Zehirci”dir. Sait Faik, çok az kahramanına bu kadar kötü davranır: Onu Düsseldorf Canisi’ne benzetir. Kravatıyla, giysileriyle alay eder. Cellatlarla bir tutar, onun kendisini savunması ise bir tür dinsel akıl yürütmeyle belirir: Öbür dünyaya gidildiğinde, onun durumu ile cellatların durumu aynı görülecektir. Kararı veren hakimdir suçlu olan, cellat değil. Öykü itibarıyla hakimin yerini ölüm emrini veren kaymakam alacaktır.

Zehirci ne yaparsa yapsın, Fındık onun verdiği zehirli eti yemez. Zehirci çareyi, hemşerisi fakir çöpçü Mehmet’e başvurmakta görür. Çünkü Fındık Mehmet’i çok sever. Zehirci, Mehmet’i tehdit eder: Zehiri yedirmezsen, işinden olur, memlekete dönersin. Oysa Mehmet çalışmak zorundadır. Aç kalma ile sevdiği ve onu seven Fındık’ı öldürme arasında sıkışır kalır. Çaresiz tamam der. Zehirli köfteyi alır. Fındık’ı bulur. Köfteyi verecekken vazgeçer, fırlatıp atar ve köye dönmek üzere eşyalarını toplar. Zehirci’den bir de tekme yer üstelik.

HERKESİ “ZEHİRCİ” YAPMA ARZUSU

Çöpçü fakir Mehmet’in seçimi yaşamdan yanadır, kravatlı, amiri kaymakama yaranma peşindeki zehirci cellatlığa razı gelmiş, bunu meşrulaştırmanın yollarını üretmiştir, ilerde “Bekçi Murtaza”da billurlaşacak görev fikrini her türlü ahlaki, insani, toplumsal ve yaşamsal değerin üstünde tutan figürün öncülerinden biridir Zehirci; ne ki görev aşkını Murtaza gibi içselleştirmemiştir, içten pazarlıklı ve korkak bir karakterdir.

Bugün “ötanazi yasası” adıyla da anılan ve halen parlamentoda görüşülmekte olan kanun teklifi, “Zehirci”yi üreten aklın metnidir, herkesi “Murtaza”laştırmayı hedefler. Birlikte yaşama arzusuna, birlikte yaşama kültürüne karşıdır teklif, belki de iktidarın meseleyi “asla taviz verilmeyecek” kadar önemli görmesi, birlikte yaşama arzusuna karşı temel bir anlayışın tezahüründen ibarettir.

NOTLAR

1

“KÖPEK SOYKIRIMI”

Köpeklerden kurtulmak Osmanlı’dan beri siyasi/idari bir arzu olarak hep günceldir ve bazı dönemlerde ağır kıyıcılıklara yol açmıştır.

O kadar ki Murat Bardakçı, köpek kıyımlarını “soykırım” diye tanımladı bir yazısında. Bütün dönemlerde halkın “uğursuzluk getireceği” inancına vurgu yaptığı yazıda, İkinci Mahmut’un “sürgün”ünün peşinden Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ordusuyla Kütahya’ya kadar gelmesini, uğursuzluk kehanetinin gerçekleşmesi olarak zikreder. 1910’da Suphi Bey’in kıyımı ise çok uzun süre İstanbulluların aklından çıkmamıştır. Hayırsızada’ya atılan köpekler birbirini yiyerek yok olmuştur. Murat Bardakçı, Balkan Harbi’nin de İstanbulluların Hayırsızada Vakası'nın yol açtığı uğursuzluk olarak gördüğünü yazar.

1912 Mürefte depremi de (7.3 şiddetinde) aynı uğursuzluğun bir tezahürü sayılmıştır.

2

FRANSIZLAR MISIR’I ALINCA

Kavalalı Mehmet Ali Paşa demişken, Mısır Fransızların denetimine geçtikten sonra sömürge idaresinin ilk işlerinden biri başta Kahire olmak üzere köpek temizliğine girişmektir. Fransızların gaddar müdahalesinden önce Kahire, İstanbul gibi köpeklerle insanların birlikte yaşamayı bildiği şehirlerden biridir. Kent yaşamında insan-hayvan ilişkisini tehdit/tehlike varsayımlarıyla gerekçelendirilmiş, tıbbi ve şehircilik terimleriyle süslenmiş söylemler eşliğinde, hayvanları yok edecek biçimde ele almanın hem sömürgecilikle hem de burjuva hayat tasavvuruyla yakın bağı olduğunu gösterir bize Mısır örneği. II. Mahmud’un “modernleşme” girişiminin bir parçası olarak köpek temizliğine çok erken girişmesi, bu Batı Avrupa anlayışını benimsemesindedir. Her köpek kıyımını büyük insan kıyımlarının izlemesi de söz konusu yönetim ve toplum kavrayışının kıyıcı bir yanı olduğunu gösteriyor gibidir.

3

GEZGİNLERİN HAYRETİ

Avrupalı diplomat, asker, yazar çizer taifesi İstanbul’da müşahade ettikleri insanlarla hayvanların iç içeliğini, özellikle ahalinin kuşlar, kediler ve köpeklerle iç içeliğini daima şaşkınlık, bazen kınama ama çoğu zaman övgü ile anarlar.

Baron de Busbeck, kuş, kedi ve köpek sevgisini uzun uzun anlatır.

Lamartine: “Türkler bütün varlıklarla barış içinde yaşıyorlar; kediler, köpekler, kuşlar ve ağaçlara, Tanrının yarattığı her şeye saygı duyuyorlar.”

Rene du Parquet: “Ne sokakları istila eden köpeklerden bir tanesine ayağınızın ucuyla dokunmanızı ne de güvercinlere taş atmanızı tavsiye ederim, zira Müslümanlardan çok sert tepki alırsınız.”

Mark Twain, “Konstaninopol’ün ünlü köpeklerinin yanlış tanıtıldığında, onlara iftira edildiğine inanmış gibiyim” diye yazar gezi günlüğünde; hayvanlara bazı muhitlerde kötü davranıldığı notunu da ekleyerek.

Köpeklere kötü davranışın tanıklarından biri de Edmondo de Amicis’tir, fakat de Amicis mesela kentlinin kuş sevgisine hayran kalmış, kedi sevgisine şaşırmıştır, Müslümanların bu konuda Hıristiyan komşularına göre daha ilerde olduğunu yazar.

Pierre Loti, Hayırsızada’ya köpek sürgününü hem kendisinin hem de kent ahalisinin üzüntüsünü ve kızgınlığını aktararak anlatır, “Sokaklarında köpeklerin olmadığı bir İstanbul’u düşünemiyorum” der.

4

“KÖPEKLER KONUŞUYOR, İNSANLAR HAVLIYORDU”

Sait Faik’te köpekler sadece anlatılmaz, öykülerinin kahramanıdır da onlar. Dahası, köpeklere insani, insanlara köpeksel özellikler yükler. “Kalinikhta”nın girişi müthiştir: “Yanıma baktım kimseler yok. Az önce çev­rem insanla doluydu. Köpekler havlıyor, ağaçlar hışırdıyordu. Bir ırmak akıyordu kulağımın dibin­den. Ağaçlar suları yıkıyordu. Hayvanlar insanla­rı öpüyordu. Köpekler konuşuyor, insanlar havlı­yordu.”

5

HERKESE GÜZEL ÖLÜMLER O ZAMAN!

Güzel ölüm, iyi ölüm, hayırlı ölüm, “ötanazi” bu demek. Dayanılmaz acılar çeken, ızdırabına tedavi bulunamayan kişilerin mümkün olan en az acıyı çektirecek şekilde öldürülmesine deniliyor, elbette kendi istekleriyle. Bazı ülkelerde yasal bir uygulama, ama yasal olabilmesi için ölenin bunu talep etmesi şart. Köpeğe “ötanazi” uygulayamazsınız, çünkü onun bunu talep etmesi mümkün değil. Ötanazi uç bir durum, çok özellikli bir istisna, ne tuhaf ki Türk hukukunda bu kelime hayvanlar için bu tasarıdan önce de kullanıldı.

Tartışılan kanun teklifinde, köpek kıyımına yol açacak maddelerden birinde bu kelimeyi doğrudan kullandılar, tepkileri bir nebze yatıştırmak için olsa gerek, “ötanazi” kelimesi son anda çıkarıldı.

Çıkarıldı çıkarılmasına ama öldürme arzusunu ifşa eden bu kelimenin gölgesi bütün kanunun üstünde olduğu gibi duruyor, zaten teklifin atıf yaptığı Veterinerlik Kanunu da aynı kelimeyi kullanıyor, “Hayvanlara ötanazi yapmak yasaktır, ancak…” diye başlayan bir düzenlemeyle. “Ancak” demenin ne demek olduğunu iyi biliyoruz, soran olursa yasak dersin, uygulamada emrettiğimi yaparsın demek bu, buyrunuz:

“Hayvanlara ötanazi yapmak yasaktır. Ancak, hayvanlara acı ve ıstırap çektiren veya iyileşme durumu bulunmayan hastalık durumlarında, akut bulaşıcı bir hayvan hastalığının önlenmesi ya da eradikasyonu amacıyla veya insan sağlığı için risk oluşturan durumlarda, davranışları insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen durumlarda…” veteriner hekim tarafından ötanazi yapılmasına karar verilebilecek.

Bu kanun yazma tekniği Türkiye tarihini boydan boya kat eder, teknik basittir: Ana normu (yasaktır) zikret, peşinden anlamı daima yorum gerektiren muğlak cümleleri sırala, oldu bitti maşallah. İnsan sağlığı için risk, ama nasıl risk, kim belirleyecek, nasıl kararlaştırılacak boşver gitsin. “İnsan ve hayvan hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen durumlar” ne demek? Nasıl bir tehlike, peki “olumsuz davranış” ne demek, hırlamak mı, yere yatıp patileri havaya dikmek mi, çok havlamak mı, ulumak mı?

Son anda yapılan bir müdahaleyle kediler “kapsam dışı”na çıkarıldı, anlaşılan “köpek işi” çözüldükten sonra sıra kedilere gelecek.

6

Hayır, her kötülük Batı’dan gelir, hayvan katliamı da onların eseri diyecek değilim elbette, sadece kapitalizmin insan için de, hayvan için de, ortak yaşam dünyası için de facialar üretmeye meyyal bir sistem olduğunu söylüyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ali Duran Topuz Arşivi