Savaş yazıları -3- Savaş ne zaman başlar?

Silahlar patlamadan, sıcak savaştan önce başlar savaş; halkı hazırlamak ve savaşı yüceltmek için büyük çabalar harcanır.

Bazı savaşlar savaş sayılmaz, haber değeri olmadığından dolayı sanki yokturlar. Bazı savaşlar ise basında naklen yayınlanacak kadar önemlidir. Yani önemli savaşlar ve önemsiz savaşlar vardır. Savaş kirli bir eylem olduğundan, bazen taraflar bu savaşı gizlemeye ve böylece kirlerinin üstünü örtemeye çalışırlar. Mesela Kuzey Irak ve Suriye’de "Türk Devleti"nin yaptıklarını devletin izin verdiği bilgiler üzerinden öğreniyoruz ve birçok bilgi gizli kalıyor. Bize anlatılan sadece devletin kahramanca savaşı...

Yemen diye bir yer var... 2018’de yapılan araştırmalar, halkın %68’inin Birleşmiş Milletler’in insani yardımı olmadan yaşayamayacağını söylüyor. 2018’e kadar bu savaşta 70.000 kişi öldürüldü ve bunların 9.000’i çocuk (Georg Rammer, Schlafwandler oder Kriegstreiber, 2019, s. 96). Savaşlar başlamadan önce insanların kafasının içine yönelik bir savaş, bir propaganda savaşı başlıyor ve insanlar savaşa ikna ediliyor.

Bazı savaşlar ise insanın algılamasının dışına atılarak, söz edilmeyerek, savaşı sembolik olarak öldürerek o savaş yokmuş gibi davranarak sürdürülüyor. Yemen’deki savaş, bilincimizin ve bilgimizin dışındaki, haberdar olmadığımız ve bu anlamda da yok saydığımız bir savaş. Bazı savaşların yok sayılması, insanların sağır, dilsiz ve kör yapılması savaş endüstrisinin kendini halka temiz gösterme çabasıyla da ilgili. Mesela Almanya Suudi Arabistan’a Yemen’de kullanılmak üzere silah satarken burada demokrasi ve insan hakları tartışabiliyoruz.

ÖNCE İDEOLOJİK SAVAŞ BAŞLAR

Rammer, “Bir savaş ne zaman başlar?” sorusunu yönelterek, savaş öncesinde, savaş sürecinde ve sonrasında insanları aldatma savaşları verildiğini, bunun amacının ise savaş üzerinden yapılan sömürünün gizlenmesi olduğunu anlatır (2019, s. 95). Mark Galliker ise savaşın sadece cephede değil bilimde, ideolojide ve medyada verildiğini anlatır (Psychologische Kriegsvorbereitung. Ideologisch – wissenschaftlich – publizistisch, 2019, s. 230). Silahlar patlamadan, sıcak savaştan önce başlar savaş; halkı hazırlamak ve savaşı yüceltmek için büyük çabalar harcanır.

İdeolojik savaşın en önemli işlevi savaşan taraflardaki emperyal amaçları ve ekonomik ilgileri yok etmek, meseleyi bizde “vatan-millet”, Batı’da ise “demokrasi ve Batı değerleri” gibi güzel masallarla gizlemektir. Bunu yaparken fail ve mağdurun yer değiştirilmesi çok önemlidir. Saldırgan olan önce kendini mağdur olarak sunar ve böylece ahlaki değerleri yanına alarak zulüm yapma "hakkı" (!) kazanır.

Medyadaki savaş, haberleri gizlemek, yanlış haber vermek ve halkı manipüle etmekle kalmaz; bu "sistematik" halde yapılır, haberler duygusal yoğunlukla abartılır ve böylece düşünmeyi engellemek, eleştirel düşünceye olanak tanımamak hedeflenir. Böylelikle savaşı isteyenlerin arzuları halkın algısında realiteye eş olur. Artık kurgulanmış, sunulmuş ve inandırılmış bu anlatı gerçekliktir. İşte bu inanca dayalı "gerçek olmayan gerçekliğin" duygusal yoğunluktan ötürü değiştirilmesi ve dönüştürülmesi de çok zorlaşır. Cepheden güçlülerin askerlerinin de cesetleri ve yaralıları gelir. Savaştan ötürü yaşanan ekonomik, sosyal ve psikolojik fedakarlık düşmanın hanesine ‘kötü’ olarak yazıldığından ve tüm olanlardan düşman sorumlu tutulduğundan ötürü savaşı bitirmek ve barış yapmak çok zorlaşır.

Savaş öncesinde bilim de yer yer savaşın borazanını öttürür. Mesela psikolojiyi biz çoğu kez toplumdan, ekonomik durumdan, yaşanan savaştan, ülkedeki iktidar ve paylaşım ilişkilerinden soyut bir konstrükt gibi görmeye yatkınız. Yoksulluk ve savaştan çok “depresyondan en hızlı nasıl kurtuluruz”, “karı-koca ilişkileri nasıl iyileştirilir”, “özgüven nasıl düzeltilir”, “nasıl pozitif olunur” ve “başarı nasıl yakalanılır” gibi konuları konuşuyoruz.

Popüler psikoloji ve psikolojinin ezoterik renklere bürünmesi, arka planda insanı çok etkileyen sınıflar arası paylaşımı, ülkedeki savaşı, işkence ve zulümleri ıskalamaya ve bireyin her sorunu bireysel çözebileceğine inandırmaya hizmet ediyor... Psikoloji bu tutumu çoğu kez bağımsız ve tarafsız olma yalanıyla örtmeyi deniyor. Yoksulların hayatın dişlileri altında kaldığı, yoksulluğun ve zulmün insanı sonsuz çaresiz yaptığı ortamda biz Martin E. P. Seligman’ın geliştirdiği “öğrenilmiş çaresizlik”i (learned helplesness) araştırırken travmatik ve gerçek çaresizlikten de kaçıyoruz. Kuşkusuz çaresizlik öğrenilebiliyor. Bu, insanların gerçek çaresizliklerini ortadan kaldırmıyor. Bu ülkede bazı insanlar çocuğuna mama alamıyor. Bu ülkede insanlar terörize ediliyor. Ve bazen psikoloji “kendimizi ve çevremizi manipüle etme”ye ve sonunda “kapitalizmin ideolojik güvence altına alınması”na (Galliker, s. 234) yarıyor...

PRESTİJ KABEDENLER SAVAŞÇI OLUR

Önce bir durgunluk döneminin, sonra da grubun üstünlük ve yücelik fantezilerinin azalmaya başlamasının savaşlarda önemli rol oynadığı biliniyor. Lloyd de Mause, Reagan döneminde Amerika’da oluşan grup psikolojisinin ve buna Reagan’ın tepkisini inceler (Reagan’s Amerika, 1984). Grubun genel ruh halinde, basının dilinde ve karikatürlerde belirgin bir değişim ve depresif bir atmosfer vardır. Lloyd de Mause, liderin bir dönem iktidarda kaldıktan sonra yıprandığını, grubu heyecanlandıramadığını ve işte bu durumda grubun ruh haline etkisini sürdürebilmek için kavgacı ve savaşçı bir tutum benimsediğini yazar (Das emotionale Leben der Nationen [Ulusların Duygusal Yaşamı], 2006, s.122).

İktidara gelen lider önce yenilikçi ve değişimci bir dönem yaşar (innovative Phase, s. 123). Yenilikçi ve ilerici tutum bazı politik grupların bağımsızlaşmasını da (Emanzipation) geliştiriyor ve bu gruplar iktidarın denetimiyle değil, kendi hedefleri doğrultusunda ilerliyor ve isteklerini de iktidardan bağımsız formüle etmeye başlıyorlar. Bu grupların bağımsızlaşması büyük grupta, yani ulusta grup fantezilerinde depresif dönemi başlatır. Depresif dönemde yeni korkular, dağılma ve parçalanma tedirginlikleri oluşur. Depresif döneme tepki olarak manik dönem (s.125) oluşur: Büyük grup abartılı yücelik ve güçlülük fantezileri geliştirir. Sansasyonel askeri başarılardan söz eder. Yenilmezlik ve güçlülük söylemleriyle nizacı, kavgacı bir tutum benimsenir. Hem içeride hem dışarıda düşmanlar yaratılmaya başlanır.

Devasa yapılar bu manik durumun sembolik göstergeleridir. Bunlar tarih boyunca yüceliği ve güçlülüğü sembolize eder. Saraylar, büyük binalar, havaalanları vs. birer güç sergilemesidir, rasyonel açıklaması zordur. Yıpranmış liderler bu süreçlerin sonunda kavgacı, savaşçı ve diktatör eğilimleri sergilerler. "Muhteşem" yeni bir tarihin yazılması ve muhteşemliğe bir tarihsel süreklilik kazandırma eğilimi özellikle bu dönemlerde görülür. Resmi tarih, daha sonra da İslami resmi tarih, bu çabaların ürünü. Bu anlattıklarımı Cumhuriyet döneminden günümüze ve AKP’nin dönüşüm sürecine aktarabiliriz. Prestij kaybedenler sonunda nizacı, kavgacı ve savaşçı olurlar; garezden beslenirler. Bir führerin, bir reisin, bir başbuğun en önemli özelliği düşmanlar yaratması ve kendi kitlesini de buna inandırabilmesidir...

Savaş öncesinde, söz konusu manik durumdaki tedirginlik derin bir korkuya dönüşür: Kaybetme korkusu. Gücü kaybetme korkusu paranoyak bir korku haline gelir; rakipleri tarafından tutuklanıp yargılanmak gibi. Korkunun yoğunluğu mantıksal düşünmeyi engeller ve sadece ilkel tepkiler gösterilir. Biz bu ilkel tepkilere getirilen açıklamaları duyarız. Ortak mantık yürütüp düşünebilmenin yollarını geliştirmek ve böylece birbirini anlayabilmek mümkün olmaz. Yani bu konumdaki birini sadece patolojik analizlerle anlayabiliriz. Onların üst pozisyonda olmalarının ve ülkeyi yıllarca yönetmiş olmalarının getirdiği bir izlenim olan “düşünebiliyorlar” hali aslında artık yoktur. Bazen bu insanların ülkeyi ve kendilerini yok edeceklerini sanırız. Aslında paranoyak korkudan kurtulabilmek için, paranoyak korkunun hedefinin kendileri olduğunu sandıklarından, ülkeyi batağa sürükleyerek ve böylece ülkeyle birlikte batarak korkuyu da batırmaya ve yok etmeye çalışırlar.

SAVAŞTA ASLINDA NE ÖLÜR?

Chaim F. Shatan, askerliğin ve savaşın sembiyotik bir regresyon yarattığını söyler (Militarisierte Trauer und Rachezeremoniell, 1987, s. 221). İnsanlar kendi askeri birliklerinde birbirleriyle kaynaşarak var olmaya çalışırlar: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” Shatan erkekliğin askerileştirildiğini (militarisierte Männlichkeit) yazar: “Erkeklik, vatanı için savaşmaktır!” Mesela Ukrayna devlet başkanının militarist açıklamalarına güzellemeler yapanlar, nargile içen Suriyelilerin erkekliğiyle alay ediyor, onları “korkak ve kaçak” olmakla suçluyorlar. Böylece erkeklik yapay, askeri bir renge bürünüyor.

Erkekliğin militarize edilmesinde üç aşamadan söz eder Shatan. Askeri eğitimde insanlar birey olmaktan çıkarılırlar. Onlar Ahmet, Mehmet ya da Ali değil, askerdirler. Ayrıca kimlikleri kazınarak ortak bir kimliğe indirgenirler: “Mehmetçik.” Askerlik boyunca algılama manipüle edilir: biz ve düşmanlar. Dünya iyi ve kötüye bölünür. Düşman insandışılaştırılır ve böylece onu öldürmek mübah kılınır. Savaş esnasında yaşanan acı bloke edilir; orada acıya yer yoktur. Bütün bunlar askerlerin bir kişilik değişiminden geçtikleri anlamına da gelir. Acımasızlık, canilik ve zulüm savaş esnasında normalleştirilir ve kurumsal hale gelir. Aslolan insanlık, duygular ve mantık değil, amaca ulaşmak için körü körüne itaat etmek, yani verilen emri sorgulamadan yerine getirmektir. Zulmün üniformalı halidir savaş. Ve bu mantıksızlığın açıklanması bile gerekmez. Çünkü savaş kutsal bir amaç için yapılır.

Führerler, savaş önderleri birer makina gibidir, insani özellikleri yoktur. Mesela Putin yaptığı açıklamalarda korku, acıma, gülme gibi hiçbir insani tepki vermiyor. Bir robot gibi. Bilinen bir gerçek vardır, o da savaşta ilk olarak gerçeğin katledilmesi... Bu yüzden gözümüzün içine bakarak yalan söylerken de insani bir ifade yoktur yüzlerinde. Savaşta ilk önce katledilen başka bir şey daha vardır: İnsani olan katledilir; düşünme, duygular, mantık gibi. Savaşanlar bunları önce kendilerinde katlederler. Düşmanı katletmeden önce asker kendinde insani olanı katlederek başlar savaşa. Kendindeki insanı katledebilen asker başkalarını katletmekte sakınca görmez.

Savaş sadece askerlerde/savaşanlarda değil, katılan herkesin kişiliğinde kalıcı bir değişiklik yapar. Askeri savaş söylemi daha sonra yaşamın diğer alanlarına kayar: spor, ekonomi, komşuluk... Hatta aşk ilişkileri bile savaşan tarafların ilişkisine döner. Yaratılan paranoya ve şizofrenik durum (biz ve düşmanlar, iyi ve kötü, siyah ve beyaz), insanların bütün ilişkilerine yansır. Türkiye’deki iç savaşın birçok insanı serseri bir mayına dönüştürmesi ve en çok psikofarmaka tüketen ülke olmamız da bu durumla ilişkilidir. Öldürülen sadece PKK’lılar ya da FETÖ’cüler değildir bu ülkede; savaş varsa eğer, her insanda bir şeyler ölür... Sürekli savaş hali, savaşan tarafların sürekli gerilimde yaşaması, paranoyak tutum (dünyanın iyi ve kötü olarak algılanması) toplumu bir regresyona, geriliğe sürüklüyor. İnsanlar bir bebeğin dünyayı algılama biçimi olan paranoid şizoid bir regresyon yaşıyorlar. Yani soyutlamayı sembolize etme, olgular arasında bağlantılar kurma, refleksiyon ve analiz gibi yeteneklerini yitiriyorlar. İşte bu nedenle bu konumda olan bir kitleye rasyonel gerekçelerle ulaşmak imkansızlaşıyor.

Haberlerde duyarız; bir çocuğa tecavüz edilmiştir, binlerce, milyonlarca çocuk aç-susuzdur. Kadınlara şiddetin haber değeri bile yoktur. Yaşlıların sağlık hizmetlerinden yararlanamadığı yazılır. Barış olarak adlandırılan dönemlerde çocuklar, kadınlar ve yaşlılar çok önemsenmez. Sivillere savaş döneminde özel anlamlar yüklenir. Aynı ya da benzer durumlar savaşta yaşanınca şiddet olayları duygusallaştırılarak sunulur. Bunun amacı düşmanın kötülüğüne vurgu yapmaktır. Savaşı çıkaran ve bu kadar zulmün mimarı olanlar bu tür söylemleri sıkça kullanırlar. Patolojik bölünme bu konularda çok belirgindir. Savaşın sorumluları bu tür zulümleri öne çıkararak, bazı zalimleri teşhir ederek kendi zulümlerini gizlemeye çalışırlar. Savaş sonrasındaki zafer kutlamaları aslında bu zulme takılan birer maskedir; zulmün kahramanlığa dönüştürülmesi hikâyesidir.

Devam edecek.


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi