Siyaset üstü vizyona karşı 62. madde

CHP’nin “ikinci yüzyıl vizyonu” Cumartesi günü açıklandı. Vizyonun sunumunda benim en çok “siyaset üstü” terimi dikkat çekti.

İlk bakışta biraz yadırgatıcı bir tâbir. Bir siyâsî parti, iktidarı ele geçirmeyi amaçlıyor ve bu yolla Türkiye Cumhuriyeti’nin takvim olarak 2023 Ekim’inden sonra başlayacak olan ikinci yüzyılını şekillendirmek için bir vizyon ortaya koyduğunu ileri sürüyor. Fakat, siyâsî partinin bu vizyonu, “siyâset üstü” bir vizyon olarak sunuluyor. “Böyle bir şey olabilir mi?” diyorsunuz ister istemez.

Her biri kendi başına çok değerli bilim insanlarının ve bürokratların sunumlarını dinlediğinizde, “siyâset üstü” vurgusunun neden öne çıkarıldığını anlar gibi oluyoruz. Herhâlde bu bilim insanları, parti üyesi olmadıklarından, görüşlerinin de partinin görüşü, kendilerinin de partili gibi anlaşılmalarını istememiş olmalılar.

Bu, hiç kuşkusuz, normal bir şey. Bununla birlikte, özellikle Kılıçdaroğlu’nun açılış ve kapanış konuşmalarında, bilim insanlarının “siyâset üstü uzmanlar” olarak ortaya koydukları görüşlerle “siyâset”in birlikte yön vereceği bir çalışma tarzı dile getiriliyordu. Kısaca, “siyâset üstü vizyon”, siyâset sâyesinde hayata geçirilecekti. Bu da anlaşılabilir bir şey, hattâ olumlu tarafından da bakarak diyebilirsiniz ki bir siyâsî parti, doğrudan siyâsî kaygıların yön vermediği, nesnel bilimsel gerçeklere göre ortaya konulan analizler ışığında Türkiye’yi yönetmeye tâlip olduğunu açıklıyor, istediğimiz de bu değil mi zâten?

KURUMLARIN ÖNEMİ, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE DEVLET-TOPLUM BİRLİKTELİĞİ

Örneğin bugün, dünyanın önde gelen ekonomistleri arasında gösterilen Daron Acemoğlu’nun sunumunda kurumların gücü ve özellikle de hukukun düzgün, öngörülebilirliği sağlayacak biçimde işlemesinin önemi vurgulandı. Buna katılmamak mümkün değil, tabiî. Bununla birlikte, bu sunumda da belirtildiği üzere, Türkiye’de kurumların ne kadar güçsüz olduğu da son dönemde iyice ortaya çıktı. Örnek olarak hemen yargıyı, Merkez Bankası başta olmak üzere sivil ve askerî bürokrasiyi, üniversiteleri, yerel yönetimleri, bağımsız denetim kurumlarını da ekleyebiliriz.

Devletin kurumsal yapısı ve işleyişi bu kadar kolayca biçim değiştirebiliyor, öngörülemez kararlar alabilen bir çalışma tarzını ortaya koyabiliyorsa, sorun, son dönemle sınırlı olmamalıdır. Son dönemde yaşananlar, aslında Cumhuriyet’in yüz yıllık geçmişinde güçlü bir kurumsal yapı üretemediğini göstermektedir.

Dolayısıyla, Acemoğlu’nun kurumsal yapı ve özellikle hukukun üstünlüğü ile öngörülebilirlik üzerindeki vurgusunu, ikinci yüzyıl vizyonunda yeni ve güçlü bir kurumsal yapı inşâ etme ihtiyâcına dâir bir uyarı olarak anlamak da mümkündür.

Yine Acemoğlu, ünlü “dar koridor” yaklaşımını da sunuşunda tekrar vurgularken, devlet ile toplumun birlikte güçlü olduğu bir berâberlik biçiminin sağlanması gerektiğini ileri sürmekteydi. Bunun bir başka ifâdesi, demokrasiyi ve ekonomik gelişmeyi birlikte yürütmenin gerektiği ve bunun Türkiye için pekâlâ mümkün olduğunun vurgulanmasıydı. Devlet ile toplumun birlikte çalışabilmesi olarak ortaya konulan bu vizyon, kuşkusuz Türkiye’de hukuk devletinin eksikliklerinin giderilmesini, temel hak ve özgürlüklere saygılı bir demokratik düzenin inşâ edilmesini gerektirmektedir.

Şimdi, şu soruya dönelim: Bu, siyâset üstü bir vizyon mudur, yoksa düpedüz bir siyâsî hedefler beyânnamesi midir? Acemoğlu’nun açıklamaları, dünyanın en önde gelen birkaç ekonomistinden biri olarak, saygın bir bilim insanının açıklamalarıdır. Bu açıklamaların “bilimsel doğrular” olarak kabûl edilmesi gerektiği de kuşkusuz ileri sürülebilir. Ancak, böyle olsa bile, bu “bilimsel doğrular”ın pratikte işletilebilmesi için bunların bir siyâsî program hâline gelmesi gerekmektedir. Acemoğlu’nun da, “Türkiye’de durum çok negatif ama bunları yapabilmek çok mümkün” anlamında bir söylem üretirken, çok da “siyâset üstü” bir vizyon ortaya koymadığı açık.

Bu ve benzeri yaklaşımların siyâset üstü diye lânse edilmeleri, kanımca, CHP dışındaki partilerin de bu görüşleri kabûl etmeleri gerektiğine işâret etmek içindir. Kabaca, “bakın bunlar sâdece CHP’nin görüşleri değil, bunlar herkesin kabûl etmesi gereken objektif doğrular, gelin hep berâber bunları gerçekleştirelim” diye özetlenebilecek bir tavır. Sanırım, hem konuşmaların yazılı hallerinde hem de sözlü olarak dile getirilen, “siyâset üstü vizyon”un siyasetle birleştirilmesinden kastedilen de böyle bir şey olmalı: “bilimsel doğruları” siyâsetin temeline yerleştirmek.

ANLAŞILMAZ BİR ÖNERİ

Eğer böyleyse, o zaman Acemoğlu’nun analizinden hareketle, Türkiye’de devlet ve toplumun birlikte çalışabileceği bir kurumsal yapıyı tasarlamak, böylece devletin güçlü, toplumun ise güçsüz konumda bulunduğu yapıya bir son vermek gerekir. Bu ise, târihî olarak Cumhuriyet’in temel kuruluşu ile, hattâ Cumhuriyet’in de öncesine, Osmanlı modernitesine dek uzanan ciddî ve eleştirel bir muhasebeyi gerektirir. En azından, böylesi bir kurumsal yeniden inşâ için mevcut anayasal mimarinin temelden yenilenmesi elzem değil midir?

Kanımca, devlet gücünün vazgeçilmez şartı olan meşrûluğun toplumun rızâsına doğrudan bağlandığı bir cumhuriyette, devlet ile toplum arasındaki ilişki, devletin topluma “tekçi” bir siyâsî kimlik dayatması ve bu dayatmanın gerçekle uyuşmaması durumda da toplumla kavga etmesi, Acemoğlu’nun sözünü ettiği devlet-toplum birlikteliğinin önündeki en büyük engel ve kurumsal zaafiyetin de en temel sebeblerinden biri.

Türkiye’de devlet, târihî olarak tevârüs ettiği toplum nezdindeki güçlü konumunu, kurucu milliyetçi ideoloji doğrultusunda yeni bir toplum inşâ etmek için seferber etmiş ve yüz yıllık süreye yayılan muhtelif anayasal kurumsal tercihlerle bu gücünü realize etmeye yönelmiş, bunu yaparken de her zaman kendisine “hukukun dışında” hareket edebileceği bir “mahfuz alan” ayırmayı başarmıştır. Bu hukuk dışı mahfuz alanın sınırları net değildir ama temel belirleyici unsuru bellidir: Öncesi olmakla birlikte, 1971’den îtibâren tüm anayasalarda tekrarlanan kalıpla söyleyecek olursam, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nün muhafazası, bu hukuk dışı mahfuz alanın da, “milliyetçilik” ideolojisinin de tanımıdır.

Şimdi, dikkat çekmek istediğim husus şu: Eğer sağlıklı bir ekonomik ve toplumsal gelişme için devlet ile toplumun birlikte çalışmasını mümkün kılan güçlü, hukuk devletine saygılı öngörülebilir bir kurumsal düzen inşâ etmek gerekiyorsa, bunun sâdece son yirmi veyâ son beş yılın gelişmelerini tersine çevirmekle olamayacağı, Cumhuriyet’in devlet-toplum ilişkilerini toplumu güçsüzleştirme yönünde bozan tek yanlı yapılanmasını temelden değiştirmekle gerçekleşebileceği ortadadır. Böyle bir yeniden yapılanmanın ise, milliyetçiliğin bir devlet ideolojisi olarak terk edilmesini gerektirdiği açıktır. Buna karşılık, CHP’nin de içinde bulunduğu Altılı Masa, “siyâset üstü vizyon” toplantısından birkaç güç önce açıkladığı anayasa değişikliği önerisinde, yukarıda değinmeye çalıştığım temel sorunu yaratan anayasal-kurumsal unsurlara hiç temas etmediği gibi, mevcut milliyetçiliği daha da ileri bir seviyeye taşıyan bir madde önermektedir.

VATANDAŞLAR MI, TÜRKLER Mİ?

Altılı Masa’nın anayasa değişikliği önerisinde, mevcut Anayasa’nın 62. maddesinin değiştirilmesi istenmektedir. Mevcut 62. maddeye göre, “Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.” Madde, bu hâliyle, belki de 1982 Anayasası’nın en garipsenmeyecek maddelerinden biridir. Altılı Masa ise, bu maddeyi değiştirmeyi önermektedir. Öneriye göre maddenin başlığı “Yurt dışındaki Türkler” olmalıdır. Önerilen metne göre, “Devlet, yurt dışındaki Türklerin hak ve menfaatlerini korur, dil ve kültürel kimliğin muhafazası ve anavatanla bağların geliştirilmesi için çalışmalar yapar. Devlet, tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğu ülke ve topluluklarla ilişkilerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapar.”

Altılı Masa’nın 1982 Anayasası’nda, devlet-toplum ilişkisinin demokratik hukuk devletine uygun bir biçimde kurulabilmesi bakımından sorun yaratan temel konulara girmediğini belirtmiştim. Bu temel konulardan birinin vatandaşlık olduğuna kuşku yok. 1982 Anayasası’nın kabûlünden bu yana geçen kırk yıla yakın süre içindeki anayasa tartışmalarına bakılacak olursa, bu durumu görmek mümkündür.

Altılı Masa mensubu partiler, hiç değilse, 2007-2014 arasındaki tartışmaları yakından biliyor olmalıdırlar. Tartışmanın en önemli kaynağı da, devlet ile birey arasında hukukî bir bağ olan vatandaşlığın, Anayasa’da, böyle bir bağın ötesinde, vatandaş olan bireye belirli bir kimlik empoze edecek biçimde formüle edilmiş olmasıdır: “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Toplumsal gerçeklik buna uymamaktaysa da devlet, Anayasası eliyle herkesin vatandaş olarak Türk olmasını buyurmaktadır. Bu nedenle de, mevcut 62. maddede “Türkiye vatandaşları” yerine “Türk vatandaşları” terimi kullanılmaktadır.

Bunu tartışmak ve toplumsal gerçeklikte vâr olan çok kimlikli gerçeklikle uyumlu bir vatandaşlık anlayışına yönelmek yerine, Altılı Masa, işi bir başka boyuta taşımakta ve devletin ülkesi dışındaki ilgisini sâdece vatandaşlıkla sınırlı tutmanın ötesine geçerek, “Türkler” olarak târif edilen çok daha geniş bir insan kitlesine yöneltmek istemekte, bunu da, “târihî ve kültürel bağlara sâhip olduğu ülke ve topluluklar” terimiyle de ifâde etmektedir.

Özetle, Altılı Masa, devlet toplum ilişkilerinin sorunlu alanlarına girmekten bir yandan özenle kaçınırken, diğer yandan devletin “Türk milliyetçiliği” temelini tahkim edici öneriler formüle etmekten de geri kalmamaktadır. Bu durum, kanımca, “siyâset üstü vizyonun” bilimsel doğrular olarak îlân edilen içeriği ile uyuşmamakta, devlet-toplum ilişkilerini toplum ve dolayısıyla demokratik hukuk devleti aleyhine bozan temel niteliklerini dönüştürme gereğine karşı bir direnci ortaya koymaktadır. Bu direnci, CHP’nin “siyâset-üstü vizyonu”na karşı Altılı Masa’nın “62. madde önerisi” diye sembolik bir ifâdeye kavuşturabiliriz. Ancak, belki de CHP, törenle açıkladığı “siyâset üstü vizyonu” ile “anayasa önerisi” arasında bir çelişki görmüyordur. Öyle mi, acaba? …


Levent Köker, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu (1980). Yine Ankara'da, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyaset Bilimi doktorası yaptı (1987). Gazi Üniversitesi'nde, Siyasal Teoriler doçenti (1990) ve Genel Kamu Hukuku profesörü (1996) oldu. ODTÜ, Bilkent, Atılım ve Yakın Doğu üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. 1997'de Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin Kurucu Dekanlığını üstlendi. Oxford , Princeton, New School for Social Research ve Northwestern (2017-18) üniversitelerinde konuk araştırmacı olarak çalıştı. Barış İçin Akademisyenler'le birlikte "Bu Suça Ortak Olmayacağız" beyanında bulunduğu için, Yakın Doğu Üniversitesi'ndeki görevinden uzaklaştırıldı (2016). Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İki Farklı Siyaset, Demokrasi, Eleştiri ve Türkiye adlı kitapların yazarıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar