Uluslararası tedirginlik

Türkiye’nin, aynı gerilikte Rusya, Azerbaycan, Tacikistan, Belarus, İran, belki Çin ve hattâ Macaristan’la biraraya gelmesi, müesses nizâmın destekçileri için “dünyâ liderliği” böbürlenmesine vesîle olsa da, çok ciddî bir tedirginlik kaynağıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin, geçen hafta bir buçuk saate yakın bir süre görüştüler. Son zamanlarda sık sık bir araya gelen iki devlet başkanının bu son temasında en dikkat çekici açıklama Putin’den geldi. Medyaya yansıdığı kadarıyla, Türkiye’ye tahıl krizinin aşılmasında oynadığı rol için teşekkür eden Putin, Türkiye’yi dünyanın en büyük gaz dağıtım merkezi yapmayı plânladıklarını da vurguladı.

Bu bağlamda yabana atılmayacak bir yorum, Ukrayna’ya saldırısı nedeniyle çeşitli müeyyidelere tâbi bir konumda bulunan Rusya’nın, Türkiye üzerinden bu müeyyideleri etkisizleştirmeye çalıştığı yönünde. Rusya’nın bu niyetine karşılık, Türkiye de bu işbirliğinden kazançlı çıkacağını düşünüyor olmalı, popüler tâbirle, bir “kazan-kazan”(win-win) durumu söz konusu diyebiliriz.

Tabiî bu işbirliğinin başka katılımcıları da var. Özellikle doğal gaz dağıtımında Türkiye’nin “en büyük dağıtım merkezi” olarak devreye girmesinde Azerbaycan’ın kritik önemi yadsınamaz. Bu bağlamda, ister istemez, Eylül ayında yapılan Şangay İşbirliği Örgütü zirve toplantısında Erdoğan’ın, Putin ve Aliyev’in yanı sıra, Tacikistan, Belarus ve İran devlet başkanlarıyla birarada göründüğü sohbet ânını yansıtan fotoğrafı da anımsıyoruz. Buna, son zamanlarda Putin’le yakınlaşmasıyla dikkatleri üzerine çeken Macaristan Cumhurbaşkanı Orban’ı da ekleyebiliriz.

Tablonun uluslararası ilişkilerin yanında, her devletin kendi içindeki siyâsî gelişmeleri de ilgilendiren boyutları var. Uluslararası ilişkiler boyutuyla ilgili olarak dikkat çekici bir açıklama, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan geldi. Kalın’ın açıklamasına göre Putin, daha eşitlikçi, daha adâletli bir dünyâ düzeni istiyor. İbrahim Kalın, Putin’in bu talebiyle Erdoğan’ın “dünyâ beşten büyüktür” söylemi arasında bir paralellik kuruyor mu, bilmiyorum ama iki liderin de uluslararası ilişkilen bağlamında geçerli olan statüleri âdil bulmadıkları açık.

Buna mukâbil, birbirleriyle olan ilişkilerinde samimî görüntüler veren, birbirlerine destek olduklarını îma etmenin de ötesinde açıkça belirten Rusya, Belarus, Azerbaycan, Tacikistan, Macaristan, İran ve Türkiye gibi ülkelerin kendi içlerinde pek çok sorunla yüz yüze oldukları da ortada.

Sorun, bu ülkelerin demokratik olmamaları. Macaristan, Avrupa Birliği üyesi ve Birlik değerlerine aykırı davranışları nedeniyle müeyyidelere mârûz kalmanın eşiğinde. Benzer bir görünüm Türkiye de, son on yıldır dünya demokrasi ve hukuk devleti endekslerinde, özgürlükten yoksun, demokratik olmayan ülkeler ligine hızla yuvarlanmış olduğunu gördüğümüz Türkiye’nin bu konumdan çıkabilip çıkamayacağı, 2023’teki seçimlere bağlı görünüyor.

Bu çerçevede, uluslararası ilişkileri ve devletlerin kendi iç sorunlarını nasıl ele almamız gerektiği üzerinde yeniden düşünebiliriz. Uluslararası ilişkilerden başlayalım. Öncelikle belirtmemiz gereken nokta şu: Türkçede bugün uluslararası veya milletlerarası terimiyle ifâde ettiğimiz ilişkiler, aslında öncelikle “devletler” arasındaki ilişkilerdir.

Târihi süreç içinde her devletin bir ulus olduğu kabûl edidiği için, Batı dillerinde bu anlama gelen “nation” sözcüğünden türeme “international” Türkçede, artık pek kullanılmayan “beynelmilel”den sonra, “milletlerarası” ve “uluslararası” terimleriyle karşılanıyor. Örneğin Anayasa’nın ünlü 90. maddesinde “milletlerarası andlaşmalar” terimi var ve anlaşılacağı gibi, uluslararası , devletin hukuk dili anlamında resmî dilde de pek kullanmıyoruz. Oysa, Osmanlı zamanındaki ilk kullanımlarda “beyneldüvel” yâni “devletlerarası terimi vardı ve daha doğruydu. Her ne ise, hangi terimi tercih edersek edelim, burada iki noktaya dikkat etmeliyiz. Birincisi, günümüzde uluslararası ilişkilerin klâsik anlamıyla, her biri “egemen” birer varlık olarak görülen devletler arasındaki ilişkiler olmaktan çıktığı. Buna bağlı olan ikinci nokta da, klâsik kavrayışa uygun olarak “çıkar ve güç” esâsına göre belirlendiği varsayılan uluslararası ilişkilerin daha etik ve hukuk temelli bir düzene kavuşturulması gerektiği fikrinin kabûl görmesi.

Uluslararası ilişkilerin klâsik anlamda temellerini on yedinci yüzyıl ortalarına kadar geri götürmek mümkün. 1648 Westphalia antlaşmasından sonra evre evre gelişen uluslararası ilişkilerin temelinde, her devletin kendi ülkesi üzerinde egemenlik yetkilerine sâhip bir varlık olarak görülmesi kabûl edilmiştir. Bu kabûlün bir sonucu, devletlerin egemenlik yetkilerine sâhip olmak bakımından “eşit” oldukları, diğeri ise devletlerin “içişlerine karışılamayacağı” kuralıydı. Bu iki kabûl, aslında uluslararası ilişkilerin kaba, çıplak güç ilişkilerinden çıkarılıp, bir hukukî çerçeveye oturtulması anlamına geliyordu.

Devletler, ülke büyüklüğü, ekonomik varlıklar veya zenginlik vb. gibi fizikî olarak ölçülebilir göstergeler bakımından eşit olmasalar da, birbirleriyle olan ilişkilerinde -barışta veya savaşta- eşit egemenlik sâhibi varlıklar olarak görülmelidirler. Bu “eşit egemenlik”, bir olgu değil, normdur. Zaman içindeki gelişmeler, egemenliğin uluslararası hukukta benimsenen “ius cogens” adı verilen kurallarla sınırlandırılması yönünde olmuştur.

Örneğin “köle ticâreti”, “reşit olmayan suçluların îdam edilemeyecekleri”, “işkence yasağı” gibi öyle uluslararası hukuk kuralları vardır ki, devletler egemenlik yetkilerini kullanarak bu kuralları çiğneyemezler. II. Dünyâ Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler (BM) ve bir bölgesel örgütlenme olarak Avrupa Konseyi (AK) ve Avrupa Birliği (AB), egemenlik kavramındaki değişmenin bâzı önemli zirvelerini meydana getirmektedirler. Bu zirvelerden biri BM sisteminde “saldırı savaşının yasaklanması” ise, diğeri insan hakları hukukunun ulusalüstü (supranational) bir niteliğidir.

Sonuç, devletlerin egemenliğinin çok eskiden olduğu gibi, “en üstün, mutlak ve sınırsız bir güç” olarak anlaşılmasının artık mümkün olmamasıdır. Bu, aynı zamanda, devletlerin içişlerine karışılamaz ilkesinin de geçerliğini yitirmesi demektir zîra devletler, uluslararası alanda olduğu gibi, kendi ülkelerinde de uluslararası hukukun yasakladığı şeyleri yapamazlar.

Egemenlik kavramındaki bu değişmelere koşut bir biçimde ortaya çıkan bir diğer değişim de, uluslararası ilişkilere artık devletlerin dışında, başka kurumların ve bireylerin de taraf olmalarıdır. Buna göre, devletlerden bağımsız olarak kurulmuş uluslararası “sivil toplum” örgütlerinin ve bireylerin uluslararası ilişkilerin insan hakları ve çevre sorunları gibi çeşitli alanlarında aktif katılımcılar hâline gelmeleri, son kırk yılın önemli gelişmelerindendir.

Bütün bu gelişmelere rağmen, özellikle bâzı devletlerin kendilerini uluslararası hukuk düzeninin üzerinde görerek, diledikleri gibi davrandıkları gözlenmektedir. Örneğin ABD, 11 Eylül 2001 sonrasında geliştirdiği “önleyici vuruş” (preemptive strike) yaklaşımıyla, 2003 Irak harekâtını yapabilmiştir. ABD’nin bu harekâtı ve sonrasında bölgeye yerleşmesini 1991’deki BM kararına dayandırmak istemesi iknâ edici değildir. Rusya’nın Ukrayna saldırısında da aynı durumun daha ağır bir versiyonu ile, saldırı savaşını yasaklayan kuralın ağır bir ihlâliyle karşı karşıyayız. Başka örnekler de bulunabilir, kuşkusuz.

Durum, iki hedef arasında bir çatışmanın devam ettiğini göstermektedir. Bir yanda, uluslararası ilişkileri bağlayıcı bir hukuk düzenine tâbi kılmak ve bu yolla kalıcı bir dünya barışını inşâ etmek, diğer yanda da devletlerin kendi çıkarlarından başka hiçbir bağlayıcı değer tanımadıklarını düşünen ve uluslararası ilişkilerin de bu çıkarlar doğrultusunda, devletlerin güçlerine göre belirlendiğini, kalıcı olanın barış değiş çatışma ve savaş olduğunu vurgulayan görüş.

Bu çatışmada, kalıcı bir dünya barışını inşâ etmekten yana olanlar târih içinde hayli mesâfe katettiler. Bu mesafenin kalıcı dünya barışı yönünde daha da ileri noktalara gidebilmesi için, geçmişte olduğu gibi bugün de, uluslararası alanda ve her bir devletin kendi içinde hukuk ve demokrasi mücâdelesine çok dikkat etmek gerekiyor. Özellikle demokratik olmayan Rusya, İran, Azerbaycan’ın yanı sıra Macaristan ve Türkiye’de de, demokrasi mücâdelesinin ortaya koyduğu bir gerçek var: Devletlerin monolitik olarak tanımlanabilecek bir çıkarı ve gücü yoktur. Her devlet, kendi içinde farklı çıkarları, farklı talepleri olan grupları, bireyleri barındırmaktadır. Devletler, kendi iç düzenlerinde bu farklılıkların politik kararlara yansıma imkânlarını genişletip demokratikleştikçe, uluslararası ilişkiler alanında da, varsayımsal bir “devlet çıkarı” (bizdeki yaygın deyişle “millî menfaatler”) temelinde istedikleri gibi davranamayacaklardır.

Onsekizinci yüzyıl ortalarında, kalıcı (“ebedî”) dünya barışının koşulları üzerinde düşünmüş olan Kant, böyle bir kalıcı barışın ön şartlarından biri olarak devletlerin “cumhuriyet” olmalarını gerekli görmekteydi. Bu düşüncenin bugün, kalıcı barışın demokratik devletlerle mümkün olacağı biçiminde ifâde edilmesi doğru olacaktır. Bu nedenle, demokrasi yolunda hayli gerilere düşmüş Türkiye’nin, aynı gerilikte Rusya, Azerbaycan, Tacikistan, Belarus, İran, belki Çin ve hattâ Macaristan’la biraraya gelmesi, müesses nizâmın destekçileri için “dünyâ liderliği” böbürlenmesine vesîle olsa da, çok ciddî bir tedirginlik kaynağıdır. Hem Türkiye’nin kendi geleceği için, hem de dünya barışı için.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi