Bıraktığım noktaya tekrar döneceğim, ama önce basit bir soru: Eşitsizliğin baskın olduğu toplum nasıl şekillenir? Bu zor bir soru değildir, cevap basittir eşitsiz biçimde şekillenir. 

Bugünkü Türkiye’de Alevi meselesi etrafındaki eşitsizliğin iki önemli görünümü ve kaynağı vardır: Biri, cumhuriyetin kuruluş kodlarında yer alan toplum tasarımıdır diğeri ise (o kodlarda yer bulsun bulamasın) tarihten kalan, yani miras olarak alınan ve toplumun her yanına sinmiş eşitsizliktir. Esasen, cumhuriyetin eşitsizlik kodları, bu tarihsel eşitsizlik anlayış ve işleyişlerini kökten değiştirmez, ancak revize eder; yani devamlılık ilişkisi içindedir, kopuş anlamına gelecek yönleri olsa bile. Tarihsel açıdan, cumhuriyetin revize ederek aldığı bu eşitsizlik, esasen yasalarda ne yazarsa yazsın devletin ve toplumun işleyişinde kendisini gösteren, üstelik seyrek olmayan biçimde düşmanlık olarak gösteren hiyerarşik toplum anlayışında yankı bulur.

Osmanlı, inanç meselesini toplumsal hiyerarşinin asal belirleyenlerinden biri olarak kullanmaya yönelmiş bir yönetimdi, özellikle imparatorluğun son yüzyılı içinde nispeten belirgin bir halde gözlenen “millet sistemi” içinde hiyerarşinin en tepesinde Sünni-Müslüman “milleti hâkime” yer alıyordu. Açıkça telaffuz edilmese de bu diğer milletlerin milleti mahkûme, yani hâkim olana mahkûm olan, ona tabi olan bir statü veriyordu. Bugün bu sisteme (ki aslında öyle tanımlanmış bir sistem de değildir) yönelik duyduğumuz övgüler, başarılı bir sisteme özlemden değil, zalim bir eşitsizlik inşasına haklılık kazandırma çabalarından kaynaklanır. 

Yahudi-Hıristiyan toplumlarının artık önemsiz sayılacak kadar az olması, aynı mekanizmanın “millet”i oluşturduğu düşünülebilecek bütün unsurlar aleyhine işlemesini durdurmadı. Aynı şey Kürt meselesinde de geçerlidir; Avrupalıların gözünde bütün Müslüman Osmanlılar “Türk” idi, Osmanlı “millet” derken Türk veya değil bütün Müslümanları düşünüyordu. Cumhuriyet, millet terimi yerini ulus terimini ikame ettiğinde ilginç bir görünüm ortaya çıktı: Avrupalıların kabul ettiği gibi bütün Müslümanlara Türk dedi ve fakat onların etnik olarak da Türklüğü kabulünü esas aldı. Böylece “Türk” olmayanların, Türk olmayarak kalma imkanını siyaseten kapattı.

Laiklik prensibinin kabulü, etnik meseledekine benzeyen bir eritme, asimilasyon kapısının açık kalmasına engel olmadığı gibi, aslında başka bir biçimde o kapıyı temel norm haline getirdi. Diyanet’in kuruluşu, (nasıl etno-kültürel planda bütün yurttaşlar yasal olarak da Türk olarak tanımlanıyorsa) dinsel planda aynı yurttaşların devletin onayladığı bir Sünnilik anlayışına katılması gereğinin ilanıydı esasen. Üstelik, Osmanlı’dan canlı biçimde miras kalan ve günlük hayat içinde Sünni olmayanların, en başta da Kızılbaşların dışlanmasına yönelik toplumsal eğilimlerin ve bu eğilimleri taşıyan güçlerin ortadan kaldırılması şöyle dursun, tahkim edildi.

Alevi kurumlarının kendilerini yeniden üretmesi engellendi, suç sayıldı; Alevi literatürü tahrip edildi, onun yerine devlet onaylı bir Sünni literatür kanon olarak sunuldu. Bugün meseleyi Sünni bir jargonla konuşuyorsak, örneğin İmam Ali yerine Hazreti Ali ifadesini otomatik olarak kullanıyorsak, bu tahribatın neticesidir. Alevi ayinleri, cenaze töreninden ceme varana değin uygunsuz olarak tanımlandı. Söz konusu fotoğrafta Alevilere kalan, iyi bir cumhuriyet yurttaşı olarak onay alma çabalarıyla sınırlı olmak zorundaydı; bu da pratikte Aleviliğin dinsel bir inanış olmaktan çok folklorik bir öğe, kültürel bir eğilim gibi kamusal alanda belirmesine yol açtı. 

Burada, eşitsizliğin sadece Sünni dinsel akımların hâkim olduğu toplum kesimlerinden değil, laiklik ilkesinin kabulüne rağmen bizzat o ilkeyi kabul eden devletin kendi anlayış ve işleyişinden geldiğini görmek önemli. Bu haliyle cumhuriyet dönemi, laiklik ilkesiyle evet Alevilerin can güvenliğini sağlamaya dönük görünen, hukuki eşitlik imkanının kapısını açan bir ilke olarak çok önemlidir ancak o ilkenin pratikte yurttaş eşitliğini tanıma anlamına gelmediğini, Alevilere Aleviliklerini yeniden üretecek imkanlar eşliğinde bir eşit yurttaşlık teklifi içermediğini, belli bir Sünni yorumu onaylama davetinden ötesini kapsamadığını da görmek zorundayız.

Sünni inanış öbeklerini denetim altında tutma amacıyla oluşturulan Diyanet, pratikte ve zaman içinde o denetimi imkansızlaştıran baskın bir Sünnilik örgütlenmesine dönüştü, başka türlü olması da zordu.

YARIN: Şiddetle yanıtlanan iki çıkış