Alevilerin bu adaletsiz eşitsizlik döngüsünü kırmaya yönelik iki hamlesi, yani iki açılması söz konusu oldu yakın tarihte. İlk hamle, 1960 sonrasında Alevi toplumunun üniversite imkânı bulan gençlerinin kendilerini deklare etmesi, yani Osmanlı’dan beri süre giden saklanma/takiye anlayışını kırmaları idi. Bu deklarasyon aynı zamanda Alevilerin kamusal alanda hak talep etmeye başlaması anlamına geliyordu, yani dışlayıcı, yaralayıcı, sembolik şiddet içeren, fizik şiddeti hazır tutan eşitsizliğe itirazdı. Eşit yurttaşlık talebinin ilk görünür adımıydı. İki cevap verildi: Biri, lafla söylenenler, hepimiz eşitiz, ayrımız gayrımız yok, Alevileri çok severiz, Hacı Bektaş’ı müze yapabiliriz gerekirse filan. Fakat ikinci cevap, asıl cevaptı: Ortaca ve Elbistan ile başlayıp Maraş katliamına kadar giden süreçte olan bitenler, Alevilerin bu eşitsizliğe itiraz eksenindeki siyasallaşma mücadelelerine verilmiş birer cevaptır. Hem devlet mekanizmasının hem de toplumsal yapının bu eşitlikten hoşlanmadığının açık ifadeleridir o saldırılar.

İkinci hamle, 1980 sonrası meydana gelen ve güçlü bir toplumsal hareket niteliği almaya yönelen hamleydi; hepiniz iyi biliyorsunuz, büyük nüfuslar halinde büyükşehirlere göç eden Aleviler, dernek ve vakıflar etrafında örgütlenmeye ve takiyeyi günlük hayat içinde kırmaya yani açılmaya başlamıştı. Madımak saldırısı, hem ilk dönem gördüğümüz mekanizmaların hem de toplumda miras olarak duran nefretin birleşmesiyle bu döneme bir cevaptır. Burada daima hatırda tutulması gereken şey, özellikle bu ikinci açılma döneminde eşit yurttaşlık talebinin açık ve güçlü biçimde dile getirilmiş olmasıdır. 

BÜYÜK TEHDİT: KİMLİKÇİ KİMLİK MÜCADELESİ

Şimdi son olarak, eşitlik talebine eşlik etmesi gereken ve asla olmaması gereken hususlara değinelim biraz da; önce, asla olmaması gereken: Türkiye’de eşitlik tartışmaları ister etnik, ister dinsel, ister mezhepsel bağlamlarda dile getirilsin, bir “asli yurttaş” lafı devreye sokulur.

İşte, Aleviler bu ülkenin asli yurttaşlarıdır, Kürtler bu ülkenin asli yurttaşlarıdır filan. Hatta, Alevilerin ve Kürtlerin azınlık olmadığı bu ifadeyle dile getirilir. Bu ifade, esasen daha kendiliğinden asli ve asli olmayan yurttaşlar bulunduğu ön kabulünü ortaya koyar. Yani kimlikler arasında hiyerarşi gerektiğini kabul eden, özünde kimlikçi bir bakıştır. Yasalar önünde eşitliğin (ki hem Kürtler hem de Aleviler için örneğin böyle bir eşitlik esasen yoktur) gizlediği eşitsizlikler bu ifadeyle örtülür. Biz, birçok Alevi örgütünün ve Kürt siyasal mücadelesinde birçok aktörün bu ifadeyi kullandığını da görürüz. Bu ifade ister devlet yetkilileri tarafından dile getirilsin, ister eşitsizlikle mücadele ettiğini söyleyenler tarafından dile getirilsin, aslında gerçek bir eşitlik talebini değil, konuşanın ait olduğu ya da temsil ettiği yahut da adına konuştuğu toplumu, egemen eşitler arasında görmeye, yani makbul vatandaş statüsüne yükseltemeye yönelik bir ifadedir.

Yani, kimliğinin dezavantajlı kimlikler arasından çıkarılıp avantajlı kimlikler arasında konumlandırılmasını ister. Bugünlerde “kimlik siyaseti” denilen anlayışın hareket etme biçimidir bu esasen; üstelik yakından bakılırsa “kimlik siyaseti”ne karşı olduğunu söyleyen devletin kendisi bizzat o kimlikçi anlayış içinden, hatta onun üreticisi hareket eder. Bugün “biz” diye konuşan hiçbir devlet yetkilisi, Alevileri ya da Kürtleri kast etmez. Hoş, bugün sadece iki iktidar partisinden başkası da kast edilmiyor ya… 

 

YARIN: Aşırı sağ iktidarına karşı mücadele