Kör olası korona pandemisi patlayınca ülkenin bir sağlık bakanı olduğunu, hatta bu bakanın bir adı olduğunu, hatta sorulara cevap verebildiğini öğrendiğimiz gibi ekonomik kriz tavanları filan patlatarak ayyuka çıkınca bir ekonomi (hazine ve maliye) bakanı olduğunu da öğrendik. Aniden yüz yüze geldik ve kriz an be an büyüdüğü için kısa zamanda yüz göz olduk. 

Yüzü daima gülüyor, az önce aşırı komik bir fıkra dinlemiş (ya da anlatmış) gibi, biraz muzip, biraz mahcup, biraz da yapay bir gülüş, yöneticilik derslerinde karşısındakilerde pozitif duygular uyandırmak için öğrenilip ayna karşısında talim ede ede ustalaştığı bir gülüş. 

Gülerek başladı, gülerek devam ediyor. Güleriz ağlanacak halimize mi demek istiyor, görev emrinde gülme şartı mı var bilmek kolay değil. Ama şunu iyi biliyoruz: Yüzü gülerek doğanlardan zaten, doğuştan patron, daha doğrusu doğuştan ağa ve doğal patron. Patron doğaçlamalarına çok hakim o yüzden. Ekonomi gözlerdeki ışıltıdır, gözlerime bakın derken bireysel tarihini ve talihini görmemizi istiyordu muhtemelen.

ESKİ TİP OTORİTER ÇİZGİDEN NEOLİBERAL KOROYA GEÇİŞ

Aniden sahneye çıktı ama iktidar heyetindeki yükselişi pek öyle aniden değil. Ailecek Milli Görüşçü. Erdoğan ve arkadaşlarının Erbakan ve şürekâsından ayrılık günlerinde biraz havayı koklayıp çok geçmeden iktidar partisine yöneliyor. Ağa çocuğu olarak doğan on kardeşten dokuzuncusu olarak, aile çıkarının nereye doğru gideceğini görmemeleri tuhaf olurdu; o günlerde patron-ağa taifesinden olup da Erdoğan’ın arkasına dizilmeyen yoktu zaten ve bunun için hiç de “Milli Görüş”çü filan olmak gerekmiyordu, yeterince sermaye sahibi olmak yetiyor da artıyordu. 

AK Parti'nin kurulduğu günlerde, 2002’de bitirdiği yüksek lisans tezinde de 2014’te yazdığı doktora tezinde de Türkiye’de siyasal İslamcılığın yükselişini ve dönüşümlerini yazmış. Ama iki tez arasında temel bir fark var, ilk tezi yazarken Refah-Fazilet-Saadet çizgisine daha yakın, ikinciyi yazarken AK Parti üyesi. Dönüşümü yazdıklarından izlenebiliyor: Refah Partisi’ni (ve Erbakan’ı) otoriter ve oligarşik olmakla suçlamış, o dönem Erdoğan ve arkadaşlarının görülmemiş bir demokrasi getireceğine inanmamızı isteyen neoliberal koronun çığırdığı “muhafazar demokrasi” türküsüne kendince güfteler dizmiş o da. Bugün anlaşıldığı gibi “otoriterliğe ve oligarşik örgütlenme”ye temelden karşı değil de dozunu eksik bulanlardanmış o da. 

KRİZLE BÜYÜMEYİ İYİ BİLİYOR

Son tezi “Milli Görüş’ten Muhafazakar Demokrasiye” adıyla kitap da oldu. Kitaplı bakanlardan yani. Kitap yazabilmesi babasının öngörüsüne bağlıymış. Babası Urfalı ağalardan. Büyükçe bir Arap aşireti. “Gidin okuyun, ağalık yapmayın” demiş onlar da okumuş. Öyle böyle ağa değiller ama, “binlerce dönüm arazileri” var. Başka işler de var. Akaryakıt, tekstil filan, işte ne bulmuşlarsa. 

Biz onu yeni ve krizle beraber tanıdık ama onun krizle tanışıklığı hayli eski. Mesela 2001 (nankör kedi) krizinde baştan çok zarar etmişler ama kriz sayesinde aile işlerini büyütmüş de büyütmüş. Büyümeyi Yeni Şafak gazetesine 2006 tarihinde zevkle anlatıyor kardeşi ile beraber: “2001 krizinde çok büyük şekilde zarar ettik ama krizde büyüyen ender firmalardan biri olduk. Belki de o kriz olmasaydı, bizim mağazacılığa girme şansımız olmayacaktı.”

ÇİN MODELİ DERKEN NE DEDİ? 

Bakan olduktan sonra “Çin modeli”nden bahsetmesi de hiç boşuna değil, Çin’in işçi çalışma koşullarına ailecek gıpta ettikleri sır değil. Kardeşi Seyid Nebati 2006 yılında Çin’le ilgili bir soruya şöyle yanıt vermiş mesela: “Çin'le rekabet mümkün değil. İşçi fabrikada yatıp kalkıyor, maliyeti toplam 60 dolar civarında.” 

Çin modeli derken ne dediği çok açık: Pandemiyle artan yokluk ve yoksulluğa bir de ekonomik kriz eklenince, işçi maliyetleri her şeyden hızlı düşecek, “fabrikada yatıp kalkacak” işçi yani, söylenmiyor ama sokak da olur tabii. 12 Eylül’den beri ağlamaya mahkum edilmiş işçinin kaderi, patronun rekabet gücünü artırmak değil mi zaten?  

KRİTİK KONGRE İLE PARTİ HEYETİNE GİRDİ

Doğum tarihi 1 Ocak 1966. Muhtemelen devletin atadığı gün bu, çünkü 1960’larda 1 Ocak diye kaydedilenlerin çok ama çok azı gerçekte o gün doğmuş. Gerçeğin ne olduğu değil devletin ne dediği önemli. Doğuşundan AK Parti’nin kuruluşuna kadarki dönemde siyasette düşük, ticarette yüksek profil çalışıyor. Zaten partinin kurucu heyetinin 2010’a kadar firesi az, yani yeni insan ihtiyacı az, eksik kadroları da Gülen cemaatiyle kurulan ortaklık sayesinde dolunca, siyasete heveslilerin sabırla beklemekten fazla yapacak işi kalmamıştı. Nurettin Nebati de bekliyor, ticaretini tıkır tıkır yürütürken ve akademik kariyerini ufak ufak kurarken.

Sabrın ilk meyvesi 2011’de alındı, 24. Dönem milletvekili olarak parlamentoya girdi fakat henüz dikkat çeken bir yanı yoktu. Hemen ardından iktidar partisinin 2012 sonbaharındaki dördüncü olağan kongresinde Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. Kritik bir kongreydi. Bir dönüşüm kongresi. İktidar partisi ile parti olmayan ama partilerden daha siyasi görünen gayrı resmi ortağı Gülen Cemaati arasında kara kedilerin dolaştığı günlerin kongresi. 

Nurettin Nebati siyasal İslamcı tüccar bir ailenin akademik kariyeri de olan evladı olarak elbette Fetullah Gülen ile de fotoğrafı çektirmiş olacaktı. Sonradan o fotoğraf, Erdoğan Türkiyesinin gerçek ana akım medyasını oluşturan Akit gazetesinden bir kişiyi kovdurmasına yol açacaktı. 

Çok konuşulan bir fotoğrafı da, “At izi it izine karıştı. Allah sonumuzu hayretsin” diye ekonomi bakanlığı görevini bırakan siyasal İslamcı geleneğin altın çocuklarından Berat Albayrak ile olanıydı. Hani şu döviz artacak filan diyenleri “Anadolulu gariban” ağzı yaparak aşağılayan bakan. 

En kritik, önemli ve açıklayıcı fotoğrafı ise Ekonomi bakanı olduktan hemen sonra Anadolu Ajansı yöneticisinin kendisine hediye ettiği bizzat kendisinin fotoğrafıydı. Değerini bilmek lazım, bize bakanın doğum tarihi gibi suretini bile devletin verdiğini haber vermiş meğer ajansın başındaki şahıs. 

BUGÜNKÜ REJİMİ HABER VEREN KONGRE

Dördüncü kongreyi hemen geçmeyelim, çünkü Türkiye’de şu anda inşa edilen rejimin temelleri, ilkeleri ve aurası o kongrede belirlenmişti: Türkiye tarihinin her türden sağcılığının harmanlandığı bir nutuk irad etmişti Erdoğan. 

O konuşma, Türkiye tarihinin tüm sağ ideolojilerinin bir harmanlanmasıydı, ‘hiper sağcılık’ denilebilecek bir harman. Bugünlerin ideolojik temeli atılırken, kadro temeli de atılıyordu yavaş yavaş, eski “Milli Görüş”ün özgül ağırlık sahipleri o MKYK’dan başlayarak hızla tasfiye olacak, bugünkü rejim kadrolarının tarımı başlayacaktı. Nebati de onlardan biriydi. 

O günden sonra Erdoğan, o ana kadar beraber yürüdüğü Milli Görüşçüleri birer birer değiştirdi, yerlerine ikinci kuşak siyasi yoldaşlarını seçmeye koyuldu. İkinci kuşak siyasetçilerin temel özelliği, varlıklarını Erdoğan’a borçlu olmalarıydı. Özel sektör ya da kamu sektörü bürokrasisinden bir heyet oluşturmaya koyulan Erdoğan kendisinin borçlu olduğu, ağabey demek zorunda olduğu kişilerden kurtulup her şeyi kendisine borçlu bir heyet kuruyordu.

Nebati ama ikinci de değil üçüncü kuşak sayılır: Üçüncülerin temel özelliği ikinci kuşakla aynı, her şeylerini Erdoğan’a borçlular ama ikinci kuşaktan farkları bürokrat olmaktan çok tüccar olmaları. İşte bugün okulu olan milli eğitim bakanı, oteli olan turizm bakanı, hastanesi olan sağlık bakanı, tarlaları olan ya da gübre satan tarım bakanı, şirketi olan ekonomi bakanı, herhangi bir diploması olan dekan, master tezi olan rektör oluyor ya, üçüncü kuşak bu. Böylece bakanlıklarıyla, üst yöneticilikleriyle çok içerden bir bağ kuruyorlar, bal satanın kendisini arı, meyve satanın kendisini ağaç zannetmesi kadar içten. Ekonomi bakanı da kendisini ekonomi zannediyor.

KRİZ-ADAM OLARAK GEÇİCİ BAKAN VE GERÇEK BAKAN

Bu tüccar kuşağın en önemli siyasi özelliği de, izleyerek gördüğümüz gibi, hiçbir özelliklerinin olmaması, dahası kendileri var mı yok mu bundan bile emin olmak kolay değil, AA yöneticisinin hediye ettiği fotoğrafın bir anlamı da bu belki de. Fakat hakkını teslim etmek gerekir, bu kuşaktan bakan olanların adını sanını kimse pek bilmezken, ancak göreve gelince ya da gidince bakan olarak adları gündeme düşerken Nebati atandığından beri bakan olarak biliniyor. Bu bilinirliğini krize borçlu, tıpkı sağlık bakanının sağlık bakanı olduğunu bilmemizin pandemiye borçlu olması gibi. Kriz bakanı, fakat kriz çözecek bakan değil, kimsenin bir şey çözmek istediği yok zaten. Krizin bir unsuru olarak ortada o da, çünkü yurttaşların yaşadığı bir kriz bu, yöneticilerin değil. 

Hasılı, Nebati kriz bakanı değil, kriz olarak bakan. Şu anda adı iyi bilinen üç bakandan biri. Biri malum, pandemi bakanı Fahrettin Koca ve diğeri ise her şeyin bakanı. Hiper sağcı rejimin hiper bakanı Süleyman Soylu. Aslında gerçek tek bakan Soylu, hiper sağ saltanatın veziri azamı o, aynı zamanda büyük reis Erdoğan ile küçük reis Bahçeli’nin bir arada durmasını sağlayan tutkal. Nebati ve Koca filan gibiler ancak kamuoyu için bir gölge oyunu perdesi kurulması gerektiği zaman öne çıkarılan figürler.

Bu gölgelerin yaptıkları, söyledikleri ve söylemedikleri, asıl bakanın söyledikleriyle beraber asıl anlamlarına kavuşuyor: Örneğin Süleyman Soylu’nun Mahmut Övür’e verdiği söyleşide “Çin modeli” lafından ne anlamamız gerektiği çok daha iyi anlaşılıyor: “Çin'deki durum da kritikleşince (Batılı ülkelerin) üreten, çalışan insana ihtiyaçları var.” Bakan ve kardeşinin 2006’daki hayalleri, yeni rejimin tek bakanı Soylu’nun bugün ifşa ettiği tasarıyla aynı temele yaslanıyor: Daha yoksul olduğu için daha az paraya çalışmaya mecbur nüfusu büyütmek. 

TERS DÜŞEN GİDER

Soylu’nun söyleşisi NATO’dan Ukrayna meselesine, küreselleşmeden Avrupa kurumlarına kadar her şeyi kapsıyorsa sadece İçişleri Bakanı değil her şeyin bakanı olmasından. O kadar ki onunla yolu ters düşen, omzu omzuna değen kim varsa gider, saraya damat bile olsa. En son Adalet Bakanı gitti mesela. Onunla sözleri, eylemleri ve gözlerdeki ışıltısı tutan ise bir müddet daha sahnede kalır. Soylu gururla “Bu Erdoğan modeli” derken, modelin işlemesi için başrolün kendisinde olmanın gururunu ifşa ediyor esasen. 

İşte ekonomi bakanı bugün gözlerdeki ışıltıyı söylerken, işverene akıl almaz görünen taahhütlerde bulunurken ne yalan söylüyor, ne saçmalıyor, sadece yeni rejimin özüne uygun hareket ediyor. Yoksulluk bir dert, sıkıntı ya da kriz değil, rejimin olağan sonucudur. “Hukuk olmadan sermaye gelmez” nakaratı, hukuksuz sermaye çeken birçok büyük ekonomi gerçeğine karşı sayıklamadan ibaret kalır.

Nurettin Nebati göz kırparak, “Bürokrasiyi alaşağı ederiz” derken yeni rejimin Soylu’nun da söyleşisinde “Erdoğan modeli” diyerek vurguladığı bir temel özelliğini daha ilan ediyor o kadar: Kurumlar yoktur, kurumsallık yoktur, yerel ve küresel güçlerin çıkarlarını kendi çıkarları ile eşitlemiş yarı aristokratik yarı oligarşik bir heyetin denetimsiz arzuları vardır. Bu yeni rejimde anayasa, cumhurbaşkanın aklından ya da kalbinden geçenlerdir. Hukuk demek yönetim heyetinin ülkedeki ve evrendeki egemenlerinin çıkarlarının temini demektir. Küreselleşme denilen şeyin varıp varacağı devir, “en ziyade müsaadeye mazhar faşizmlerin inşa devri” zaten. 

NOTLAR

1

Gerçi daha önce adıyla, sanıyla, endamıyla, şive taklitleriyle bir başka bakanı vardı ekonominin ve o sadece bir bakan değil bir veliaht gibi de görünüyordu; ama o bir gece sosyal medyayı sallayan (bu yeni medyanın temel özelliği durmadan sallanması) mesajıyla inzivaya çekilince koltuk boş mu kaldı dolduruldu mu sadece özel meraklıları haberdardı. 

2

Nurettin Nebati’nin Refah Partisi’ne bakışı, iktidar partisine bakışı zaman içinde değişmiş, peki ne olmuş? Bir karşılaştırma için. 

3

Nebati kardeşler, 2006’da Yeni Şafak’ta büyümelerini zevkle anlatırken, aynı söyleşide “Çin modeli”nden ne anladığının ilanı da yer alıyor.  

4

Vaktiyle Gülen ile ilişki kurmak fazlasıyla serbest, sonradan Gülen ile fotoğrafı olduğunu söylemek ise fazlasıyla yasaktı ne de olsa. Gülen olduğu söylenemez, çünkü sadece iktidarın Gülenci dedikleri Gülenci olabilir, nerede nasıl bir fotoğrafı olursa olsun.

5

Erdoğan’ın o kongre konuşması, hem İslamcı hem de milliyetçi sağ söylemlerin şehir efsaneleriyle süslü ideolojik kurgularına atıflarla doluydu. Cumhuriyetin suçladığı Batıcı yanının bütün günahlarını İsmet İnönü’nün şahsına yıkarak, geri kalan her şeyi zimmetine geçirmişti iktidar partisi o kongrede. Böylece Mustafa Kemal’e laf söyletmeyen Perinçekgillerle ittifakın formülünü de bulmuştu. Yani servet transferinin yanı sıra ideoloji ve söylem transferi de tamam olmuştu o kongrede. 

6

Süleyman Soylu ile Mahmut Övür söyleşisi, birçok bakımdan ilgi çekici. Örneğin küreselleşme denilen sürecin bütün felaketini ve şimdi de iyice görünür hale gelen sefaletini tecrübe eden Türkiye’nin “küreselleşmeye teslim olmadı”ğını dile getirebiliyor Soylu ve ekliyor: “Küreselleşme iflas etti.” Elbette ortada bir iflas olduğu kesin, aynı söyleşide vurgulanan göç ve pandemi facialarının küreselleşmenin görünümleri olduğu kesin, yoksulluğun genişlemesinin ve derinleşmesinin bizzat küreselleşen neoliberal politikaların sonucu olduğu da kesin.

Söyleşide başladığını söylediği “milli devlet”ler devrine hakim olan “güvenlik sorunu” da yine bizzat küreselleşme politikalarının bir parçasıydı. Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Sudan… facialarına eşlik eden ve en berrak örneğini baba-oğul Bush’larda gördüğümüz dil ile Soylu’nun söyleşideki dili tamamen aynı. Demokrasi, hukuk ve adalet terimleri de bu dilde tamamen kendi özelliklerine zıt anlamda kullanılıyor; örneğin ağır bir hukuksuzlukla hapiste tutulan Kavala’nın tahliyesini istemeyi “hukuku iğfal” olarak görüyor. 

Fakat Soylu sadece basitçe hakikat sonrası döneme uygun bir ters çevirme nutku atmıyor, bu durumun mevcut rejim için bir fırsat olarak görüldüğünü de ilan ediyor, tek bir şeye bakmak yeterli bunun için: Türkiye’deki yokluk-yoksulluk patlamasını sorun olarak değil umut olarak görüyor, millet günlük hayatı içinde kaygıyla kıvranırken bütün söyleşiye taşkın bir neşe hakim bu yüzden.