25 Ocak 1921'de Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilen ‘Teşkilat-ı Esasiye’ Kanunu modern Türkiye'nin en demokratik anayasasını oluşturur. 100. yıl dönümünü andığımız bu günlerde Türkiye devlet sistemi pek çok bakımdan 1921 Anayasası'nda öngörülenin tam zıttı yöndedir.

1921 Anayasası kuvvetler birliğine dayanır. Yasama-yürütme-yargı yetkilerini seçilmiş Meclis'te birleştirir. Oysa bugün kağıt üzerinde kuvvetler ayrılığı olsa da pratikte bütün güç Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda birleşmiş, Meclis’in yetkileri neredeyse sıfırlanmıştır.

1921 Anayasası, ‘Meclis hükümeti’ modeline dayanıyor. Meclis başkanı, devlet başkanı (yürütme) yetkilerine sahip olsa da hükümeti atayamıyor, tek tek her bakan için Meclis'te seçim yapılıyordu. 1924 Anayasası ile Meclis Hükümeti modeli terk edildi. Cumhurbaşkanı’nın Meclis içinden bir kişiye hükümeti kurma görevi vermesi, onun da hükümeti belirleyerek Meclis'te güvenoyuna sunması modeline geçildi. Bugün gelinen noktada hükümetten artık bahsedemiyoruz. Yürütme gücü tümüyle Cumhurbaşkanı’nın elinde ve istediğini bakan yapıyor. Meclis, bakanları düşüremiyor. Hatta icraatlarını sorgulayamıyor bile. Bakanların hiçbiri seçilmiş değil, tümü atanmış ve sadece Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlular. Bu hükümetin Meclis’in içinden çıkmaması için getirildi de denebilir.

1921 Anayasası sadece Ankara'daki ‘Büyük’ Meclis'e değil yerellerdeki meclislere de dayanıyordu. Bir tür meclisler sistemiyle yönetimi öngörüyordu. Her bir ilin yerel meclisleri özel yönetsel yetkilere sahipti. Bu meclisler, sisteminin farklı yörelerde yoğunlaşan farklı halklara da demokratik bir ortak yaşam olanağı sunacağı öngörülüyordu. Oysa bugün gelinen noktada yerel meclisleri bırakın, belediyelerin bile tepesine kayyumlara atanıyor ya da muhalefetin elindeki belediyelere iş yaptırmamak için belediye yetkileri sürekli kırpılıyor. Tıpkı TBMM'nin yetkisiz-etkisiz kılınması gibi, yerel yönetimler de etkisizleştiriliyor. Yerel demokrasi yerlerde sürünüyor.

1921 Anayasası ‘hakimiyetin kayıtsız şartsız millete’ ait olduğunu kaydederek sultanlığın fiilen sonunu ilan eder. Ancak 'millet' tanımını esnek bırakır. Devletin 'dinini' ya da etnik kimliğini ilan etmez. Çok etnili, çok uluslu bir halklar mozaiği olan bir coğrafyada demokratik bir ulus tanımına kapıları açık bırakır. 1924 Anayasası devletin dinini ‘İslam’ bütün vatandaşlarını ise ‘Türk’ ilan eder. Devletin dini ibaresi sonradan çıkarılsa da mevcut anayasada halen Türkiye'nin tüm yurttaşlarını Türk sayarak bu topraklarda birlikte yaşayan bütün diğer hakları yok saymaktadır.

Meclis sistemine dayanan devlet yapısı ile demokratik bir ulus tanımına açık kapı bırakmasıyla 1921 Anayasası günümüzde hala çok önemli bir referans belgesidir.

İktidarın ''Başkanlık Sistemi'ni güçlendirmeyi'' hedefleyen 'yeni anayasa' çalışmalarında referans alınmayacağı kesindir. Ancak umalım ki 'Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem' üzerine çalışan muhalefet partilerine ilham kaynağı olsun.