Merkez Bankası ocaktan sonra şubatta da pas geçip, politika faizini yüzde14’te sabit bıraktı. “Nas”ın yerini “pas” aldı. Demek ki yüzde14’lük faiz “Nas”a uygunmuş. Peki, öyleyse örneğin yüzde15’lik veya yüzde16’lık bir faiz neden “Nas’a aykırı” sayılıyor?

Daha da önemli bir soru ise: Madem “faiz sebep, enflasyon neticedir”, öyleyse enflasyonun rekor kırdığı bir ortamda Merkez Bankası neden faiz indirmeyi bırakıyor? Faizi daha da indirip, enflasyonu düşürmüyor?

Aslında herkes gerçeğin farkında. Eylülden aralıka, Merkez Bankası faizi yüzde19’dan yüzde14’e çektiği halde (ya da çektiği için) enflasyonun yüzde18’lerden yüzde 49’a fırlamış olması, Erdoğan’ın faiz “tezini” sosyal pratikte çürütmüş oldu. Demek ki aşırı düşük faizler (hele de daralan küresel likidite ortamında) TL’ye değer kaybettirip döviz kurlarını tırmandırıyor, bunlar da enflasyonun fırlamasına neden oluyormuş. Oysa o tezinde ısrarcı. Bilimsel ispata gerek duymuyor, sadece tezine inanılmasını istiyor. İnanmayanı da ekonomi yönetiminde barındırmıyor.

ABD Federal Merkez Bankası Fed’in mart ayında başlaması beklenen faiz artırımları, küresel likiditeyi daha da daraltacak. O yüzden AKP iktidarının tüm dikkati bu aralar dolar kurunu (13,50 dolayında) sabit tutmaya kilitlenmiş durumda. Oysa eylülden aralık sonuna kadar döviz kurlarıyla ilgilenmiyorlardı. “Rekabetçi kurla” ihracatı büyüterek, cari açığı kapatacaklarını öne sürüyorlardı.

TÜİK’in yayımladığı “Dış Ticaret İstatistikleri” bu savın da çöktüğünü gösteriyor. Doların 18 TL olduğu aralık ayında, son 16 ayın cari açığı rekoru kırılmış. Yine aralık ayında ithalat patlama yapmış. Yıl geneline baktığımızda ise 2021’de ihracatın miktar olarak yüzde17 arttığını, ithalatın ise sadece yüzde 3,3 arttığını görüyoruz. Ama döviz kurundaki fırlamadan dolayı ithalatın birim değeri yüzde 25.7 artınca, ihracattan gelen ithalata gitmiş! Dış ticaret haddi 97,6’dan 82,8’e düşmüş. (Aktaran; Hayri Kozanoğlu, BirGün 02.02.22)

Buna “yoksullaştıran büyüme” diyoruz. Aradaki kur makası nedeniyle, Türkiye işçi sınıfından elde edilen artı-değer, yabancı sermayeye akmış. Üstelik yabancı sermaye bu kârı, Türkiye’ye yatırım dahi yapmadan, sırf eşitsiz ticaretle elde etmiş. (Yine TÜİK’e göre, 2021’de Türkiye’ye yapılan “doğrudan yabancı yatırımların” yüzde 75’i gayrimenkul alımlarından oluşuyor!)

Eylül/aralık döneminde döviz kurunu hiç önemsemeyen iktidar, 20 Aralık’tan bu yana ise bütün ağırlığını kuru sabit tutmak üzerine koydu. “Kur Korumalı Mevduatın” (KKM) alanı sürekli genişletiliyor. Sürekli yeni kesimlere Hazine garantileri veriliyor. Böylece toplumun sırtına yıkılan kur riski sürekli büyüyor. KKM’nin hacmi ne denli büyürse döviz kurundaki birim artışın topluma maliyeti de o denli yıkıcı olma potansiyelini taşıyor.

Eylül-ekimde “Çin modeli” diyorlardı, şimdi çareyi Londra bankalarının “gözlerindeki parıltıda” arıyorlar. Dün “rekabetçi kur” diyorlardı, bugün “sabit kur” için devleti seferber ediyorlar. Dün kredi dağıtmaya can atıyorlardı, şimdi gider de o parayla döviz alır diye şirketlere kredi vermeye korkuyorlar. Eylül-ekimde “amaç cari açığı düşürmek” idi, şimdi amaç herhalde bu değil (zira kasımdan bu yana cari açık büyüyor), ne pahasına olursa olsun, nakit dövizi elde etmek.

Aralık ayında mali krizin yükü, belli oranda burjuvazinin omuzlarına binmişti; toptan sanayi- ticaret yürütülemiyor, şirketler fiyat veremiyor, fiyat alamıyor, bütçe yapamıyordu. AKP iktidarı 20 Aralık kararlarıyla mali krizin yükünü burjuvazinin sırtından alıp, halk kitlelerinin sırtına yükledi. Burjuvazi kur garantileriyle rahatlatıldı, emekçi halk ise zam yağmuruna şemsiyesiz yakalandı. Dövizi sabitlemek adına, mali krizi sosyal krize çevirdiler. Elektrik faturaları, krizin yeni sembolü oldu.

Erken seçimden kaçınmanın faturası Türkiye ekonomisi için her geçen gün ağırlaşırken iktidar bloku sorunları çözemiyor, sadece ancak zamana yayıyor. Şimdilerde AKP’nin yeni umudu, turizm! Turizmden gelecek döviz ekonomiyi rahatlatacak sanıyorlar. Oysa Rusya-Ukrayna savaşı bu hayalleri söndürecek, bir kez daha yanıldıklarını görmemiz ise uzun sürmeyecek.